< Şehir/3/Dildeşlik! - Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu





"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

10/5/2009

Şehir/3/Dildeşlik!


Minik parmaklarını annesinin yüz kıvrımlarında gezdiren bir çocuk gibi dolanıyor insan -bu- şehirde. Pek çok defa samimi bir tebessümle karşılaşmak içindir bunca tırmanış. Ve küçük bir mefaat uğrunadır bunca yuvarlanış. Kimileri bir hırsız gibi şehrin çekmecelerini kurcalayıp, yağmalamak derdinde; gecenin ve gündüzün saçlarını çekiştirip, göğsünü kemirir. Kimileriyse gündüzün eşyadan esen rüzgarına rağmen şehrin ve insanın ıhtırılamamış ıtırlarını koklamak derdindedir. Pek çoklarına göre şehrin en çorak yerleri, ürkütmeden bakmasını bileni dizine yatırıp, sırrını söyler. Sedefinde saklı kalmışlarını verir bu kuytular talibine. Oysa sabırsız davranıp gürültünün ardındaki sesi duyamayan, sokaktaki yarı saydam insanların yüzündeki anlamı çözemez. Bunları düşünüp çıktım yola bu ün. Tek istediğim birilerinin yüzünde küçük de olsa bir tebessüm olmak ve kendim için de birkaç tebessüm dermekti sokaklardan. Öyle de oldu. Az daha arşınlasaydım yolları tebessüm komasına girebildirdim. Şikayetçi de olmazdım gerçi bu durumdan.

Pencerelerine perde niyetine battaniye gerilmiş mülteci dairelerinin yanından geçiyorum önce. Tekerlekli sandaliyesiyle o adam her zamanki yerinde duruyor. Köşede bir çocuk bisikletini ters çevirmiş, oturduğu merdivenden uzanarak tekerlekleri döndürüyor, bir ileri bir geri. Bir sinek pencereye tosluyor. Ve bir örümcek ağını örüyor rüzgara karşı. Ve bir bulut gölgesini kıskanıyor yerinde durup soluklanmak bilmeyen insanlardan. Bir tellak zamanın kirini ovuyor. Zaman direnip soğuk sular döküyor başından aşağı. Saatlerini geriye alan insan yine de pek çok şeye yetişemiyor.

Yürüyorum. Önünden geçtiğim pek çok evde yaşamaya çalışan Meksikalı ,bu şehrin restorantlarında bulaşıkçı olarak çalışıyor. En şa'şalı mekanların perde arkasında 3-4 dolara çalıştırılıyorlar gece gündüz, sigortasız. Bir de tüm bunlar yetmiyormuş gibi memleketlerine para gönderiyorlar. Yetkililer bundan haberdar olsa da kaçak statülerini değiştirmeye dair hiç bir adım atmıyorlar, böylelikle kendilerini sürekli korku ile yaşatıp haklarını aramalarına mani oluyorlar. Bir yılda sınırdan geçerken yüzlercesinin ölmesi de cabası. Bazılarıysa birkaç bin dolar verip her nasılsa uçakla geçebiliyor sınırı. Hükümet 2 yıl askerlik yapan bu tür göçmenlere vatandaşlık hakkı tanıyor. Pek çokları sefalet içinde sürünürken bu pazarlık miğdemi bulandırıyor. Yine de işleri yaver giderse, sahte belge ve greencard bastırmak suretiyle ufak çaplı mekanlara kapağı atmayı başarabiliyorlar. Bunları yazarken kendi kendime gülümsüyorum. Onlardan bahsediyorsun, güzel de dilsizmütercim, sen de kaçak çalışıyorsun, diye.

Herneyse, yüzümü yemyeşil bir parktan yana çeviriyorum. Niyetim patikadan, dün kıyısından dostlara ve İstanbul'a selam ve dualarımı taşıyan kağıttan bir gemiyi saldığım nehrin kıyısına inmek. Fakat salıncakların olduğu kısımda sallanan Meksikalı bir bayan görüp, yolumu ondan yana değiştiriyorum. Aheste aheste yanına doğru ilerliyorum. Büyük bir ihtimalle İngilizce bilmediğini düşünsem de; tebessüm edip, kıskandım ben de sallanmaya geldim, diyorum. Gülüyor. Kafasını göğe doğru çevirip, hafif arkaya kaykılıp gözlerini yumarak biraz sallanıyor. Ben de eşlik ediyorum. Biraz yorulunca yavaşlayıp, zincirleri yana büküp, yüz yüze oturur bir vaziyette konuşuyoruz. Daha doğrusu konuşmaya çalışıyoruz. Aynı dili bilmesek de anlaştığımız muhakkak. Ben bir umut kurduğum cümlelerde tanıdık kelimeler bulur diye bir şeyler söylüyorum. O da akıcı bir şekilde İspanyolca cevap veriyor. Gülüşüyoruz, uzun uzun... İsmimi ve memleketimi söylüyorum. Yine gülüp, hızlı hızlı konuşuyor. Yüzümü işaret edip, Maria Teressa, diyor. Başörtümün ve örtüş şeklimin biraz eski zamanları anımsatmasından ve dış kıyafetimden dolayı daha önce de benzer birkaç latife yapıldığını anımsıyorum. Tam anlamasam da hayra yoruyorum. Makinamı gösterip fotoğraf çekmek için izin alıyorum. Bir iki çekimden sonra pillerin azizliğine uğruyorum. Sallanmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hep çocuklar mı sallanacak, diyorum. Bu sefer sanki anlıyor, ''Si! Si!'' diye gülüyor. Ben ''biraz'' hızlanınca elleriyle taklı atacaksın diye işaret ediyor, yavaşlıyorum. Karşımızda bankta bir çift, efkarlı efkarlı sigaralarını tüttürüp, ellerini yüzlerinde gezdirerek fatura olması kuvvetle muhtemel kağıtlara bakıp duruyorl Biz eğlenirken başlarını kaldırıp bir defa dahi çiçeklerden yahut kuşlardan yana bakmıyorlar. Üzülüyorum. Buarada onlar da kalkıp gidiyorlar. Bizim yanımıza da bir grup genç Meksikalı geliyor. Kendilerinden bir cümlemi tercüme etmeleri için ricada bulunuyorum. Başta oralı bile olmuyorlar. Çok garip bir duyguya kapılıyorum. Yanımda yarım saattir dilini bilmeden muhabbet ettiğim bayan ve karşımda aynı dili bildiğimiz halde iletişim kuramadağımız gençler. Dildeşlik dedikleri bu olsa gerek diyorum.

Parktan ayılmaya meylettiğimi görünce Meksikalı ablamız da salıncaktan iniyor ve birlikte biraz daha yürüyoruz. Bana kendi evini gösteriyor. Evimin 2 apartman yanı. Çay içebiliriz benim evimde diyorum. Çay kelimesini anlıyor ama, hayır, diyor. İki avucumuzla birbirimizin ellerini tutup, yüzümüzde kocaman bir tebessümle ayrılıyoruz. Kendisini geçirip gerisin geriye patikaya doğru yöneliyorum. Patikada yavrularıyla dolanan yaban ördeklerini görüyorum.  Çirkin ördek çizgi film kahramanıyla kurduğum duygusal bağ ayrı bir sempati beslememe vesile olmuştur ördeklere karşı... Kendilerine yaklaşınca ağızlarını açıp, kısık ama ürkütücü sesler çıkartarak şantajvari tepkiler veriyorlar yavrucaklarını korumak için. Tamam tamam, annelik hassasiyetinize hörmetle selam eder giderim, benden size zarar gelmez diyorum. Sudan yana paytak paytak seyiriyorlar.

Rotamda, epey sevdiğim bir cadde var. Geceleri efkarlanıp volta atmaya gittiğim bu caddenin kendine ait bir soluğu, bir kişiliği var. İkinci el kitap dükkanı, ufak bir kitap kafe, ikinci el ev eşyası satan otantik mağazalar, mütevazi avrupa stili ufak dükkanlar... Şimdilik bu kısımları paylaşmayı tehir ediyorum. Yolda hem bir şeyler dinleyip hem de düşünerek dolanırken bir teyze gözüme ilişiyor. Bursa'da karşıdan karşıya geçerken tanışıp ahbap olduğumuz, ara ara çaya ve Bayramlarda kahvaltıya gittiğim Zeynep teyzeye benzetiyorum. Bu benzerlik bir yana, bu şehirde üzerinde bizim oralara dair bir renk ve koku taşıyor olması bile dikkatimi celbetmeye yetiyor. Ellerindeki poşetlere yardım etmek istiyorum. Ama kendisine yetişirken farkediyorum ki; her çöp kutusu yanında duruyor ve yeni bir şeyler ekliyor elindeki poşetlere. Selam veriyorum, yine kocaman bir tebessümle karşılaşıyorum. Bu yorgun çehreyi böylesi taze bir gülüş yeniden inşa ediyor sanki. Hızla ilerlediği için, aceleyle ama çekinerek fotoğraf çekmek için müsade istiyorum. Reddediyor. Peki, diyorum. O sormadan ismimi söylüyorum. Meryem? Diye duraksıyor. Benim ismim de Meryem, diyor sonra. Gülümsüyoruz. Memleketimi soruyor. Söyleyince, ben de Rusyalıyım ama burada sizin televizyon kanallarını izliyorum, bilisen? diyor. Kaç yıldır burdasınız, diyorum. 30 yıl, diyor. Yanlış anlamış olmak istediğimden midir, yoksa teyzenin kaybettiği dişlerinden midir tekrar soruyorum. Elleriyle de vurgulayarak 10, 10, 10; 30, diyor. İçim burkuluyor. Önce Bağdat'a gittim, sonra Suriye'ye, ordan da buraya geldim, diyor. Sonra ben muhabbetin yan etkilerini sınamak adına çekinerek tekrar izin istiyorum fotoğraf çekmek için. Müsade ediyor. Benim çekimimden sonra acele yoluna devam etme meylinde olduğu için elim ayağıma dolanıyor. Birkaç defa alelacele basıyıyorum deklanşöre. İsterse çantalarına yardım edebileceğini söylüyorum. Hayır, deyip, teşekkür ediyor, selamlaşıyoruz. Ben bir müddet arkasından bakıyorum. O bir çöp kutusunun başında duruyor biraz. Sonra gözden kayboluyor, hafızamda ve yüreğimde bıraktığı sıcacık bir izle...


Ben de akşam serininde yeniden dışarı çıkma düşüncesiyle evin yolunu tutuyorum. Evimin bulunduğu ara caddeye dönmeden evvel, kucağında kırmızı güllerle orta yaşlı bir kadın görüyorum. Biraz daha yakınlaşınca gülleri, solmasınlar diye ufak kahverengi su dolu bir kavanozun içine koymuş bir vaziyette kucağında gezdirdiğini anlıyorum. Kim vermişse kıymetlisi olmalı güllerden de öte, diye düşünüp yüzümde açan güllerle ilerliyorum. Az ilerde bir bahçe kapısını açıyor bembeyaz saçlarıyla 60lı yaşlarlada bir adam. Siyahın tonlarında giyinmiş, kafasında spor şapka ve belinden bir zincir sallanıyor. Böyle bir metropolün sokaklarında tek tipleşmemiş insanlara şahit olmak insanın içini gıdıklıyor. Az ilerinde bir Meksikalı çift aynalarına balonlar bağlanmış bir minübüsün arka kısmında oyuncak ayıcıklar ve yapma çiçekler satıyor. Meksikalıları pek çok sebeple seviyorum. Bu şehre iğreti de olsa bir ruh ve sıcak bir kişilik kazandırıyorlar. Bulunduğum muhitte ağırlıklı olmak üzere, pek çok yerde işporta onlardan soruluyor. Pamuk şeker, bisiklet yahut çıngıraklı el arabalarıyla mahalle aralarında satılan el yapımı dondurma, uçan balon, meyve sebze, haşlanmış mısır satıcılarını, sayelerinde köşe başlarında görmek mümkün... Son olarak; dolaşmaya çıkarken kullandığım yolun karşı şeridini kullanarak geri döndüğüm için, bir duvarda daha evvel orda bulunmayan, alttaki resimle karşılaşıyorum. İnsan kendine bile farklı noktalardan bakmalı ara sıra. Hep yerinde duruyor zannettiğimiz pek çok şeyi bıraktığımızdan farklı bulabiliyoruz zira.

Minik parmaklarını annesinin yüz kıvrımlarında gezdiren bir çocuk gibi dolanıyor insan -bu- şehirde. Pek çoklarına göre şehrin en çorak yerleri, ürkütmeden bakmasını bileni dizine yatırıp, sırrını söylüyor. Sedefinde saklı kalmışlarını veriyor talibine. Oysa gürültünün ardındaki sesi duyamayan, sokaktaki yarı saydam insanların yüzündeki anlamı çözemiyor. Bunları düşünüp çıkmıştım yola bugün. Tek istediğim birilerinin yüzünde küçük de olsa bir tebessüm açtırmak ve kendim için de birkaç tebessüm dermekti sokaklardan. Öyle de oldu. Yine de içindeyken dahi özlediğim şehir, İstanbul bir kısrak gibi tepiniyor içimde...

Şikago-Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek

free page hit counter
''Dildeşinden ayrı düşen yüz türlü nağmesi de olsa; dilsizdir!'' Yol Düşleri
YORUMunuz için :: Paylaşmak için

5 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: isimsiz | Tarih: 2009-05-16 22:04:06
    Konu: merhaba..
    sormak istedim,sen mi yazdın bunları
    ***
    size de merhaba,
    evet, diyorum, sorunuzu cevapsız bırakmamak için.
    lakin ismim yazının altında bulunuyor.
    bir yerde çok da önemli değil benim yazıp yazmamış olmam.
    bunun yerine yazıya yahut içeriğindeki konuya dair
    fikirlerinizi beklerim, selamlar.
    kardeşlikle...

    Düzenleyen dilsizmutercim gün: 16/5/2009 saat: 22:31

    Bağlantı »

  2. Yazan: isimsiz | Tarih: 2009-05-15 16:46:45
    Konu: ...
    ...

    Bağlantı »

  3. Yazan: isimsiz | Tarih: 2009-05-15 16:46:05
    Konu: h/içim...
    bilmeyişimi bilmeyişine karıştırmak isteyen birileri var mı bilmiyorum ama bunu isterdim sanırım...

    d.leyla...

    teşekkür ederim...
    ...
    aldım mektubunu dost,
    derinime sakladım,
    eğer sorun olmazsa sadece bir cümlesini bıraktım,
    şimdilik sana kendi cümlenle mukabelede bulunayım istedim,
    sağolasın...


    Düzenleyen dilsizmutercim gün: 15/5/2009 saat: 17:29

    Bağlantı »

  4. Yazan: deruni | Tarih: 2009-05-11 13:30:49
    Konu: dildeşim:)
    Sayende o rengarenk kelebekler zayıf çevremi mekan edindiler.O küçük kıymetli gemi dün gece ruyamdan geçti:)Nehir sınır tanımıyor herhalde.Korsanlara geçit vermedim merak etme:)Deruni dilden can-ı gönülden selam eder,yüreciğinden müsadenle öperim.

    Bağlantı »

  5. Yazan: chamdali | Tarih: 2009-05-11 08:19:37
    Konu: selam:)

    Selam Bedevi kardeşim,

    Şehrin sokaklarında yaptığın tebessümle karşılaşma / tebessüm oluşturma girişiminin hikayesi çok hoştu. Aradığın tebessümlere ulaştığın için ne mutlu. Zaten bulanlar, arayanlardır:

    "Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır."
    der eski ama eskimeyen bir söz.

    İçinde tepinen kısrak sanma ki burda sakin!..

    Bağlantı »

« Önceki :: Sonraki »