http://www.fileden.com/files/2007/2/25/821027/sadik%20g%C3%BCrb%C3%BCz_pencere.mp3< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu - Sayfa 2





"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Kalbimizin Kaderi Süreli ve Sürekli Bir Hamillik

// YORUMunuz için ::



Hasankeyf

Konuşmak ve susmanın dışında bir üçüncü alternatif hal var mıdır diyorum kendi kendime nicedir? Üçüncü bir fiil; bu iki halden de yorgun düşmüşlere münasip bir fiil. Uyku ile uyanıklık dışında var kılınan yakaza hali gibi... Gecenin düşünsel yoğunluğundan ve gündüzün kısır döngüsünden yorgun düşmüş metropol bedevileri için bir kaylule vakti... Şimdilerde geceden ve gündüzden arakladığım ufak zaman dilimlerini kendime kaylule kılmaya çalışıyorum ben de. Genelde başarısız, üçüncü bir hal denemesi... Belki de bir Araf...

Kalbimizin kaderi süreli ve sürekli bir hamillikten yana yazılmış bizim... Bu yüzden sancı varlığımızın tekamül mayası gibi bir şey aslında. Derinlik kazanmak için sancı kaçınılmaz. Hele ki bu modern çağın çelişki patikalarında erdemlice ilermeye çalışan, kötü olmamanın iyi olmaya tekabül etmediğine inananlar için kefir gibi mayalanarak çoğalıyor sanki bu insancıl sızı.

Bir çıban başı gibi toplanıp büyüyor günlerin tortusu. Tonları değişip duran bir kara deliğe, içimin renklerini kaptırmamaya gayret edip, uzanmış öylece askıda yaşıyorum bazı bazı. Yaşamla aramda slikon bir perde kabardıkça kabarıyor böylesi zamanlarda. Burnumun sürtünmesine bile refleks veremeyeceğim kadar kibarca canımı yakıyor bu hal. Neler değişti diye merakla bakıyorum içimin aynalarında çoğalıp, eksilen çehreme. Aslında insanda çoğalıp, eksilen hiç bir şey yok sanırım diye mırıldanıyorum. El yordamıyla dokunduğum, içimin kuytularında evvelden biliyorum sandığım, karşıma bir tepecik gibi çıkan, iç akışımı bozan bazı tümseklerin yok olduğunu görüyorum. Derken kazdığım yahut hazırlıksızca içine düştüğüm düşünsel bir derinliğin sevinci kursağımda, buradan kotardığım, bazen bilincimin tırnaklarıyla kopardığım toprağımın başka bir yerde çıban başı gibi bir tümseğe dönüştüğünü görüyorum yeniden. Anlıyorum ki insanda hiç bir şey eksilmiyor sadece yer değiştiriyor, sonlu içinde bir sonsuzluk sarmalında olumlu ve olumsuzdan yana...

Sürekli resim ve şekil değiştiren bir pazzıl gibi insan. Parçaları denkleştirmeye güç yetirdiğimizi düşündüğümüz demde, bakıyoruz ki biz bu halin üstesinden gelinceye kadar resim kendinden vazgeçmiş yahut, iyi ya da kötü bir başkalaşım geçirmiş. Elimizde yine uyumsuz fani, parçacıklarınızla kalakalıyoruz.



Diyarbakir/Eski Jitem Yakini

Aşksızlıktan yarılmış, zaman fakiri insanlar yarıklarını çamura ve güneşe tutup, kabuğa durmayı yeğliyorlar bu hale kafa yormak yerine. Damarlarımıza dışardan suni enjeksiyonlarla döşenmiş modern mayınları patlatmak gerek. Belki de her şeyi göze alıp kalbimize yeniden akabilmek için... Hırstan avuçları terleyen ve kararmış gözlerle ellerini karınca yuvalarında ufalayan, kamçısı kendinden menkul hayat haltercileri bu trajediye nasıl anlam giydirsin. Bu sızıyı okunaklıca nasıl görsün kırışmış alnımızın baş köşesinde?!.

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek

 



Eski Bir Kapkaççı ile Has Bi Hal:)

// YORUMunuz için ::


…/yaşayacak yer açın onlara

ve düşünmeyin onlar adına

hep aynı kitapları okutmayın!

keşfetsinler şafağı, bırakın!

ve kendi öpüşerini tadımlasınlar

barış içinde aşk ve özgürlük adına/...


Pablo Neruda


Ona bir mahalle bakkalı önünde sokak lambasının altında oturuken rastladım. Kırmızı gıda boyasına boyalı haşlanmış yumurta satan bakkallardan birinin önünde... Mahallenin delisi elindeki oyuncak silahla çocuklara ateş edip kahkahalarla gülerken, ikisini birden kadraja almıştım. Sonrasında bu semtte en çok hangi vakit ve nerede çocukları bulabileceğimi sormuştum kendisine. Birazdan okul çıkış vaktinin geleceğini, o vakit buraların çocuk cennetine döndüğünü söylemiş ama bu dar, labirentvari mahallelerde tek başıma dolaşmamın güvenli olmayacağını, istersem bana biraz eşlik edebileceğini eklemişti. Plansız şekilde ilerlediğimden ve de bazen bir yerde çokça oyalandığımdan, yerine göre evlere girdiğimden teşekkür edip uzaklaşmıştım oradan.

Sokaklarda dolaşırken aklıma sürekli bir cümle gelip, bilincimi gıdıklayıp durdu. Orhan Pamuk’un edebi yönüne pek aşina olmasam da Amed için söylediği, hayli sevdiğim bir cümlesiydi bu... Evlerinde kaldığım abla, kendisinin Diyarbakır’a geldiğinde vardığı bir kanaati paylaştı benimle. Şöyle demiş yazar; “Tanrı sanki bütün çocukları bir tuzluğa doldurmuş ve sonra da Diyarbakır’ın tepesinden aşağı dökmüş!” Diyarbakır’ın çehresine yakışabilecek en güzel tanımlardan biri, belki de ilki bu olsa gerek. Uzun zamandır yerinde ve edebi bir tanımlamaya dair bu kadar imrenmemiştim.

İşte ben de gökten bereketlice serpilmiş, varoşların rengarenk ara sokaklarının tadı, tuzu mesabesindeki çocukların izini sürdüm de durdum bütün gün. Pek çok güzel muhabbet ve tefekkürden sonra soluklandığım Hasan Paşa Han’ının üst katındaki, her gece ayrı bir güzelliğe rastladığım, sahiplerinden ve çalışanlarından Amed’e dair çok şey öğrendiğim ve misafirperverliklerini dilendirmeden geçemeyeceğim (bir reklamı hak ediyorlar:) Zin Cafe’ye doğru yola koyulmuşken hayli dar bir sokakta elektirikler kesildi. Gün görmüş teyzelerin, ablaların sabahtan beri kolumdan çekiştirip, “Bir başına buralarda ne arıyorsun, makinanı çalarlar, dikkat et buralar tekin yerler değil.”  Şeklindeki uyarıları haliyle her köşede kendisini tekrarlamaya başladı...

Onu yine gün ortasında rastladığım yerde otururken buldum. Mahallenin bakkalında çıraklık yapıyormuş. Dönüyor musunuz artık abla, dedi. Evet, karşılığını verdim. Şansınıza elektirikler de kesildi, sizi Kervansaray’a kadar götüreyim, diye ısrar edince, ben de kabul ettim. Yolda yine sanki bu muhitlerin klasik jargonu halini almış emniyetim konusunda beni uyardı. Ben de bu kadar çok dile getirmelerine gerek olmadığını, her şehirde olumsuz vakaların olabileceğini söylerken cevaben dedi ki:

İnsanlar aç abla öyle deme, burda çok kapkaç oluyor. Nerden biliyorsun dersen zamanında ben de çok yaptım ama artık tevbe ettim. Bu noktada beni bir gülme aldı. Hayli belirgin bir tebessümle, gayri ihtiyari dedim ki; tevbe etmene sevindim, iyi yakalanmamışsın:) Ne yakalanmaması abla, iki defa hapis yattım bir defa 3 ay bir defa da 2 ay. Diye cevap verdi. Kendisi tarafından mağdur edilen kişilere de, ona da üzüldüm.

Onun bu samimiyeti ve dürüstlüğü öyle hoşuma gitti ki, içim burkuldu. Buarada işsizlikten yakındı haliyle. İçimden de dışımdan da dua ettim ona. Ama işin en traji-komik ve beni bu satırları yazarken dahi güldüren kısmıysa, eski kapkaççı bir gencin beni yeni, potansiyel kapkaççılardan koruyup, emniyetle işlek yola dek çıkarmak için yol boyu bana eşlik ediyor oluşuydu. Herkese insanlıktan yana kendilerini yeniden inşa edip, ilerlemeleri için yeni fırsatlar verilmesi yönündeki fikrim bu selamlaşma ve tanışma vesilesiyle daha da katmerlendi. Bu sebeple kendisinden bahsetme konusunda izin aldim.

Sabıkalılık bahsi zaten çocukluğumdan beri içimde kabarıp kabarıp duran bir dert. Sistemin ve toplumun sabıkalı insanlara dair bakış açısındaki çarpıklık ve istihdamlarına dair de birkaç kelam etmek isterdim ama sanırım evvela sağlama yapmaya ve öz eleştiriye, düşünce suçu ve sabıkasından başlamak gerek... Önce görünür sabıkası olmadığı halde bilinçlerimizdeki “öteki” sabıkasını üzerlerine giydirdiğimiz insanları, konforlu ezber şablonlarımızda sabıkalı hale getirerek yaraladığımız iletişimlerimiz üzerine düşünmeliyiz. Belki de en güzeli hiç birini ertelemeden tüm bunları eş zamanlı yapmak. Bu günün, yarını daha yaşanabilir kılan eylemlerinin başında geliyor zira bu. Bilincimiz “öteki”ye dair sabıka listesini temize çektikçe biz de özgürleşeceğiz. İnsanlığın kardeşlik ırkına şimdi ve her dem selam olsun...

 

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek


Pablo Neruda'dan

// YORUMunuz için ::



{Diyarbakir/Ali Pasa  Sokak Arasi}

bilmek acı çekmektir. ve bildik;

karanlıktan çıkıp gelen her haber

gereken acıyı verdi bize:

gerçeklere dönüştü bu dedikodu,

karanlık kapıyı tuttu aydınlık,

değişime uğradı acılar.

gerçek bu ölümde yaşam oldu.

ağırdı sessizliğin çuvalı.


pablo neruda



Yolda Oluşum ve Ölüşüm

// YORUMunuz için ::




23 Günlük Güney Doğu Sergüzeştime Dair Yazı ve Fotoğraflarımdan bir Seçme

Hayat bir yolda oluş. Ölümü de içinde barındıran bir yolda oluşum süreci. Bu yolda, katmerlenmiş bir muhasebe ve hatırlayış, yenileniş için içsel ve de mekansal yolculukların insana bereketli ruh azıkları ikram ettiği bir gerçek. İniş ve çıkışlarını kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzünden daha keskin kavislerle yaşadığımız, nihai bir istikamete doğru, var oluş, var kılınış anlamımıza paralel ya da değil, yol alıştan ibaret yaşam sergüzeştimizde; ruhu yırtılmadan, kalıcı hasarlar almadan ilerleyebilenimiz varoluşumuzun yapısı gereği mevcut değildir sanıyorum. Yine de “yoktan var etmeye kadir olan” var olandaki tahribatı da tamir etmeye kadirdir. Bunun için vesileler aramaksa bize düşüyor...

Günler; hırslı bir rüzgar gibi bizi biz yapan köşelerimizi, kavislerimizi törpülemeye azmederek o kadar hızlı ve haşin geçiyor ki... Farkındalıkla buna şahit olmanın sancısı pek çok defa katlanılabilir gibi değil. İçinde yaşamak durumunda kaldığımız sistemlerin yontuculuğu karşısında direnmeye çalışmak, bazen buna güç yetirememek, güç yetiremeyenlerin sorumluluğunu omuzlarında hissetmek insanı yoruyor. Tabiatıyla, dalgaların uzanabildiği mesafede mevzilenen hayatımızda ellerimizle yapabildiklerimiz henüz -ve belki de her daim- kumdan kaleler mesabesinde... Sorumsuz, sancısız ruhlar ve üzerimize oturmayan işler arasında sıkışmış kumdan kaleler gibi yıkılıyoruz yeniden ve yeniden yükselmeye çalışarak ruhumuzun parmak uçlarında. Yaratılışımızı hayra yordukça, yaşamı yorumladıkça, yoruluyoruz haliyle... Yorulmaktan yana değil elbet şikayetimiz ama daha güzel yenilmek için güç toplamak gerek...

Bazılarımız hayat denen bu yolda ilerlerken, “aslını" yolda dermeye azmettiği güllerin dikenlerinde bırakıp, gölgeleriyle devam etmek durumunda kalıyor. Böylelikle -bizim- de gülümüz derilmeden dalımız kırılıyor pek çok defa bu sergüzeştte. Bazı bazı gölgelerimiz de hayli silikleşince varıp gidip “aslımızı” yeniden bulup, yitirdiğimiz kapılardan toplamak gerek sanıyorum. İşte bunun adı yaşamak...


Yırtılan varlığımızı sarıp sarmalamak, yamamak, bazen tahlil bazen tamir için her birimizin birbirinden ayrı denediği nice yollar var. Bazen bunun için “benim” dediğimiz ama gayrımız olan, üzerinde mülkiyet iddia ettiğimiz her şeyden uzaklaşmak, belki de bir kısmını tamamıyla hayatımızın posası gibi yaşantımızdan ayırmak hayli işe yarayabiliyor. Yaşamaktan yana payına “Modern” Dünya düşen bizler için bu tür adımlar pek çok defa yaralarımızı suniliklerle örtmekten öteye gidemiyor. Sesini kısmaya çalıştıkça cüssesi büyüyen yarıklarımız, içimizde çoğalan ayaklanmalar, hiç olmadı sebebini görmezden geldiğimiz, zamanla göremez olduğumuz hırçın iç sesler ve faili tarafından okunaksız dışa vurumlar olarak hayatımıza yansımakta... Modern dünyada insanın başı hem çok kalabalık hem de bir o kadar yalnız, kaotik bir paradoks cenneti içinde su yuta yuta yüzüyoruz...

Sesleri az da olsa ayırt edebilir hale gelebildiğimizde ve onların çağrılarının ardına düştüğümüzde; içinde ister istemez bir dişli halini aldığımız modern yaşamın çarklarına dışarıdan bakabilecek, yahut da bunu geçelim kendimize bunlardan azade bakabilecek kadar uzaklaşabileceğimiz bir yolculuk üzere bulabiliyoruz kendimizi.

İşte ben de böyle bir hal ile ruhumun çalkantılarından ve yaşamın sınanış eleklerinden kısa bir soluklanışla, daha duru bir Meryem’e ulaşma muradıyla düştüm yollara. Dışımda geride bıraktığım yolların misli kadar içimde de yol alamasam da dizlerimin üzerinden topuklarım üzerine doğrulup, yürüdüm içimde... Çıkmaz gibi gözüken sokaklarıma dalıp uzun uzun duvar diplerinde oturdum ve düşündüm. Demiyor mu ki, İlhami Çiçek: ‘Yürümenin dışında bütün eylemlerin adı kaçıştır.’ Bazen yürüdüm, bazen de kaçtım...



Meryem Ana Süryani Kilisesi Kapı Tokmağı

Kalbimden, gözüme kestirdiğim bir kaç şehri ve insanlarını katıksızca solumak niyeti dışında hiçbir plan yapmaksızın, mekan ve insanlardan yana mesafe hesabına girmeden düştüm yollara. Tahmin edilene göre 33 saatte varacaktım Diyarbakır'a. Fakat vagon görevlisi ağbiye “Keşke bu yolculuk hiç bitmese de böyle durmadan yol alsak. Ve ben de boyuna odamdaki pencereden dışarı bakıp düşünsem.” dediğimden midir nedir, söylenene göre 23 yılda ilk defa bu kadar rötar yapıp 41 saatte vardık rotamızdaki beldeye. Yani Diyarbakır'a, Amed'e... Yanıma aldığım azık tükenince vagon görevlisi Niyazi ağbinin ikram ettiği kahvaltılıklar imdadıma yetişti yolda. Sadece bır yolcuya tahsis edilmiş mütevazi bir vagon odasında; iki gün ve iki gece boyunca bu Dünya'daki yolda oluş sergüzeştimi ama iyi ama kötü gözden geçirme imkanı buldum. Yanıma aldığım kitaplardan bölümler okudum, müzik dinledim, kısa notlar aldım, sabit bir noktaya baktım, ağladım, tünellerde gözlerimin karanlıkta neyi ne kadar seçebileceğine baktım. Sonra o zifiri karanlıktaki muhteşem, iç gıdıklayan, özlediğim boşluk hissini tattım... Işığa muhtaç herşeyin örtüldüğü bir zaman aralığından sonra, pencere camlarının iç kısımlarındaki metallerin ışımasıyla kendini müjdeleyen aydınlıkla ışıktan fazlasına muhtaç gözlerimin kamaşmasını tattım... Defalarca ve defalarca tünellerden tünellere salındık milattan önceden kalma eski ama şirin buharlı trenimizle... Kayseri’den sonra rayların at nalı modunda bir sallantı ve tıkırdamasıyla ilerlemek belki de ilk defa böylesi bir yolculuk yaptığımdan benim için yine de güzeldi... Başlı başına tren yolculuğu; ucunda gezip, görülecek bir belde olmasa dahi 41 saatlik bir sabra değerdi gerçekten. Kalacak bir yer bulma imkanım olmasa dahi sırf bu yolda oluş için “günü birlik” böyle bir tren yolculuğuna çıkmayı düşünüyordum. Yolun bünyesinde barındırdığı latifliklere şahit olduktan sonra şimdi daha da eminim ki buna değer/di...

Yol boyu pencereden gördüğüm işlenmiş tarlalar... Metropolde aşinalığımızı yitirdiğimiz, ülkemizde ve Dünya’da hala birilerinin toprağa emek verdiğini ve toprağın da onlara mukabelede bulunduğuna şahit olmak ürpertici bir güzelliğe sahipti. Yine nadasa bırakılmak yerine insanın bencil ve hoyrat kolaycılığını buruk bir şekilde bana hatırlatan yüzlerce ateşe verilip temizlenmiş tarla yol boyu yanık kokusunu taşıdı genzime. Bu koku aklıma; hep yanan karıncaların, cinsini ve adını bilmediğim  pek çok varlığın bizce duyulmaz acı sesini düşürdü de durdu... Herşeye rağmen pencereden başımı uzatıp uzun uzun yolun tozunu, toprağını yuttum. Uzaklarda da olsa birbirimizi seçebildiğimiz toprak emaktarı kadınlara, çocuklara ve en çok da uzaklardan treni süzen çobanlarla birbirimize el salladık. Sigaralarını içmek ve yol kenarlarındaki ağaç dallarına uzanmak için başını kompartıman camından çıkaran onlarca çehreye en arka vagondan tebessümle baktım. Varlığımın evrenin köşelerine sürtünmekten pütürlenen, pürüzlenen bazı kısımları cilalandı sanki sadece  bu tren yolculuğuyla bile...


-Kalbim bütün tebessüm rüzgarlarına açık bir değirmen gibi tetikte.  Attığım her ilmekte kaderimden ve kederlerimden yana serinliyorum. Ama sadece serinlediğimin de bilincindeyim. Bir kibritçi kız misali yolda varlığımın algı ağlarına takılan olaylardan irili ufaklı kibritler yontup ruhumun üşüyen yanlarını ısıtıp, gözlerime dolan karanlıkları kovmaya çalışıyorum. Kibrit yontmaya mı düştüm bunca yollara diye soruyorum kaç gündür kendime. Hayır, diyorum sonrasında... Baki olan bir tek "O" olsa da, nice imtihanla burkulmuş varlığımı, varlığının gölgesinde olabildiğince uzun süreli bir ahenkle serinletmek, yerine göre ısıtmak istiyorum. Ve bu ahengin huzuruyla başka ruhların da vesilemle daha bereketlice serinleyebileceği,  bazen de ısınabileceği adımlar atmak niyetindeyim. Zira biliyorum ki; bir yolculuğun başlangıç noktasından itibaren; yoldaki belli-belirsiz muhtelif yoldaşların ve bizzat yolun, insanın kendi varlığı üzerinde çalışmasına müsade ettiği takdirde her insan menziline başkalaşarak varır. Yol/da oluş belki de en çok bu yüzden anlamlı ve güzel...

Salı akşamı binip trene Haydarpaşa'dan, Perşembe akşamı varıyorum Diyarbakır'a bir başka deyişle Amed'e. İstanbul'dan bazı kardeşlerimin daha evvel tanışmadığım yakınlarıyla garda selamlaşıp, tanışıyoruz. Boyumuzun engebelerine takılmadan, boynumuzun büküklüğünde buluşup, omuz omuza durabileceğim, bir sofrada aynı kaptan yemek yiyebileceğim sıcacık insanlar buluyorum karşımda ve şehrin varoşlaronda... Hele ki evlerinde kaldığım ailenin 5 genç kızının olması geceleri ayrı bir güzelleştiriyor.

 

Ali Paşa semtinin, Mardin Kapı ve Dört Ayaklı Minare'nin arka kısımlarına düşen,  köy boşaltma zulümlerinde kaçanların çokça göç etmek durumunda kaldığı, labirentvari ara sokaklarda eli yüzü topraklı çocuklara sarılıp, kucaklıyorum, kokluyorum henüz üzerlerinden uçmamış, yaşamın üzerlerine henüz sindirmeyi başaramadığı başka kokular, korkular arasında silikleşmemiş som çocukluğu, temizliği... Yolların varlığını şenlendiren yalınayaklarını avuçlarıma alarak, az da olsa ısıtıp,  iliklerime kadar ısınıyorum ben de... Size de son zamanlarda hayli çelimsizleşen kelimelerimin sırtlarına yüklediğim çıralarla bu sıcaklığı taşımaya azmetmekteyim şimdi bu satırları yazarken.


-Köylerinden göçe zorlanıp gelenlerin yaşam mücadelesi verdiği, yoksulluktan inleyen ara sokaklar tebessüme en bereketlice rastladığım yerleri şehrin. Hiç biri acemice gülmüyordu yalınayaklı çocukların. Kapı önlerinde oturan teyzelere, ablalara “Selam” edip, avlularından geçip evlerine misafir oluyorum, kahvelerini, çaylarını içiyorum, karşılıklı dertleşiyoruz uzun uzun. Mahallelerde fotoğraf çekme vesilesiyle tanışıp, evlerine girdiğim çocuklar bana hatıra resimleri çizip armağan ediyorlar. Pek çok Diyarbakır yerlisinin bile yıllardır adım atmadığı semt insanlarının sofralarına oturup, aynı kaptan aşlarını yiyiyorum. Yoksul ama tertemiz, küçük ama kireç boya da olsa rengarenk badanalı evlerin önünde, hala hortumla kapı önlerini süpüren çilekeş ama zarif kadınlarla muhabbet ediyorum bolca. Her şehirde olduğu gibi güzel ve çirkin bir aradaydı muhakkak burada da ama bana ya mütebessim ya da buruk çehresini sunuyor Diyarbakır...


Dahok'ta yaşayan bir arkadaşıma göndermek istediğim kitapları elden emanet ettiğim bir Diyarbakır'lı kardeşimin hayıflanmasını haklı çıkaran pek çok güzelliğe ve iç burkuntusuna şahit oldum bir hafta kaldığım bu şehirde. Batıdakiler; “Bizim yaşadığımız bu toprakların bir çakıl tanesini bile vermeyiz, diye yükseltirler seslerini ama ömürlerinde bir defa bile olsun o vazgeçmeyiz dedikleri toprakları ve insanlarını yerinde görmeye gelmezler, gariptir...” demişti bu kardeş menengeç kahvemizi yudumlarken Sanat sokağında. Çocukluk arkadaşlarından bir kaçı dışında tamamı “bir şekilde” öldürülen, 2 oğul sahibi bir insan... Diyarbakır'ın siyasi kimliğinin diğer çehrelerini gölgede bırakacak kadar fazla ön plana çıkarılmasından şikayetçi konuştuğum pek çok kişiden biri... Ve yine oy verdikleri Belediye'nin de biz hizmet için gelmedik başka gayelerle burdayız demesinden dem vuruyor bazıları da bilhassa tarumar olmuş, çöplüğe dönmüş kale burçlarına bakarak...


-Ara sokaklardan birinde rastladığım Tandır Evi ve Çamaşırhane kompleksinde bir müddet mahalleden kadınlarla muhabbet edip, fotoğraflarını çektikten sonra öyle bir yağmur başlıyor ki Tandır Evinde mahsur kalıyorum. Lakin içerideki ablalar tandır sırası yüzünden öyle bir kavgaya tutuşuyor ki, seslerin kolaylıkla yankılandığı mekan dayanılmaz bir gürültüye ev sahipliği edince ben de ıslanmasından endişe ettiğim eşyalarımı baş örtümün altında bağrıma basıp hızla karşıdaki sokağa dalıyorum ama ilerlemek ne mümkün... İlerde daha yarıntılı anlamını açıklamak istediğim Yas Evi'nin karşısında, içinde hareket etmenin bile zor olduğu ufak bir bakkala sığınıyorum. Ortalığı sel götürüyor zira... Muhammed Mustafa adında küçük bir çocuk işletiyor bakkalı. Evlerinin bir odasını ekmek teknesi haline getirdiklerini öğrenince kendisinden evlerinde abdest alabilmem için annesine sorması için ricada bulunuyorum boynumdaki puşiyle makinamı silerken. Hemen eve buyur ediyorlar. Fatma abla ve kızları İlknur, Kübra, Büşra ve Ayşe bir sofrada oturmuşlar yemek yiyiyorlar, beni de buyur ediyorlar. Davete icabet edip aşlarına ortak oluyorum. Sonra yer sofrasından kalkıp bir demlik çayı deviriyoruz muhabbet eşliğinde. Ben namaz kılarken çocuklar bana hediye etmek üzere resimler çizip, üzerine Amed hatırası diye not düşüyorlar. Babaları şehir dışında olduğundan evlerinde gecelememi teklif ediyorlar. Gülerek fazla ısrar etmeyin kabul ederim ama evinde kaldıklarım gönül koyarlar deyip tekrar yolum düşerse uğrama sözüyle ayrılıyorum yanlarından. Ki sonrasında telefonlaşıyoruz...


Birilerinin zihinlerimize dayatıp, hayatımıza giydirmeye çalıştığı sınırları yahut da sınırsızlık formlarının sağlamasını, birebir insani, toplumsal iletişimlerde gözlemlemek, tecrübe etmek gerekiyor. Dilimizin ve kültürümüzün farklı olduğu, aramıza politik sınırların çekildiği insanların gidip gözlerinin içina bakabilmeliyiz olabildiğince, tebessümle ve sabırla... Farklı tutumların olması ihtimaline rağmen mütebessim bir çehrenin göz göze geldiği muhatabında toslayabileceği sınır çizgileri korktuğumuzdan çok daha az aslında... “Selam”ı koşulsuzca yaymak gerek barış ve huzurun artmasını istiyorsak...

Nasıl ki çocuklar tahrip olmamış dünyalarında katıksızca, şartlara bağlı kalmadan yetişkinlere nazaran büyük bir hızla dostluklar kurup, birbirlerini oyunlarına, yaşamlarına dahil edebiliyorlarsa aslında bizler de  hayat sahurumuz olan çocukluğumuzda, sahip olduğumuz insani iletişim kurma hasletlerimizi devam ettirmeli yahut da yeniden yeşertebilmeliyiz. İnsanın varlığını silik bir gölge olmaktan yeniden kurtarabilecek erdemlerden, eylemlerden biri de bu olmalı...


Paylaşılmaya değer pek çok hatıra kazındı varlığımın tefekkür aynalarına. Hepsini gerçekliklerine paralel kuvvette bir aktarımla kelimelere yansıtamasam da, takat buldukça ruhuma bandırmaya azmedeceğim kalemimi... Biraz durulmaya, seyrel/t/meye ve mayalanmaya muhtaç durumda/yım...

Dilsizmutercim:Meryem Rabia Tasbilek

Suriye/Şam

// YORUMunuz için ::














































































ŞAM/Suriye/Dilsizmutercim



Parmaklarım/nda Görünmez Çürükler

// YORUMunuz için ::


25 Mayis 2009/ Kederdasim Anneme Ithafen, El Yordamıyla Yazılmıştır.

*Dun gece bu yaziyi garip bir halde, kursagimda dugumlerle kendisine ilk defa okuma firsati buldum. Oyku vaktiyle kendisinin  basortusu yasaklari hasebiyle  evvelce ve halen yasamak zorunda birakildigi tramvalar yuzunden uzun bir muddet yatmak zorunda  kaldigi Psikiyatri  bolumunde yasadigi kisa bir diyalogdan ve benim kendi sergusetimin ruhuma yansimalarindan kurgulanmistir. Dun gece annemin ilave ettigi bilgilere gore ogrenci degil de, hasta sandaliyesinde ders konusu olarak sinif karsisinda Profesorle girilen diyalog sonucu, ders sonunda haklari benzer sekilde gaspedilen bazi bayan ogrenciler  yasadiklarina tercuman oldugu icin kendisine sarilip, tebrik ve tesekkur etmisler.

Yeniden yayinlamak istedim.

Hafif uzamış tırnaklarını birbirine kanırtarak garip ama iç gıcıklamayan bir ses çıkartıp duruyordu. Çıt çıt, çıt... Aslında bunu utandığı yahut kızdığı zamanlarda da yapardı. Sırf bu masum, garip tavrı için bile severdim onu. Ama entafındakiler elbise askılarını hep aynı yönde dolaba yerleştirmesi gibi hakkındaki pek çok gerekli, gereksiz ayrıntıyı bilmediklerinden bu dışa vurum ne kadar anlamlıydı onlar için bilemiyorum. Muhtemelen o da bu ses kulaklarını gıdıklıyordur ve etrafındakiler de bundan muhtelif anlamlar çıkartıyorlardır, diye düşünüyordü.

Kalemin tersini bağrına bastırarak ucunu açanları severim, dedi. Bunu yaparak kendisini dinleyen bir öğrenciye yarım yamalak bir tebessümle baktı. Parmaklarında görünmez çürükler olan biriydi o. Kendisinden bahsederken yüz hatlarından, üzerindeki giyisilerden bahsetmemi bekleyenleriniz olbilir. Ama bu kısımlarda kara kara kalemin gölgelerini kullanma konusunda anlaştık onunla, deyip geçiştirmeyi yeğlerim sizi. Hem bunun ne önemi var! Size etraftaki onlarca meraklı gözün sahibinin psikiyatri öğrencisi olduğundan, koca anfide gözlerini kısıp uzaklara baka/bile/n nadir kişilrenden birinin; konu/k sandaliyesinde oturan, parmaklarındaki sızının bir benzerini aklında da taşıyan olduğundan bahsetmem yine de bir şeyleri değiştirir mi dersiniz? Yüzündeki tek bariz kırışıklık tebessüm izleri ve göz çevresindeki uzaklara bakıp durmadan mütevellit uykusuz gecelerin yadigarı göz altı sandukalarıdır diyebilirim sadece.

Derin derin nefes aldı. Neden burdaydı. Birden kalkıp gitme fikri kabardı içinde. Sanki doktor da bunu farketmişti ki sıkıntıdan parmağındaki yüzüğü ovuşturarak kendisine bakıyordu. Eş zamanlı olarak o da çıkartıp attığı saatten arta kalan, bileğindeki boşluğu ovuşturmaya koyuldu bir müddet. kisinin de onca nesne arasından can sıkıntılarını dışa vurmak için bu nesneleri seçmiş olmalarının bir anlamalı olmalıydı. Keşke herkes yapması gerekene bu kadar muntazam uymasaydı da salonda kendisinden başka bir şeyle de üzerindeki dikkati paylaşabilseydi. Ama burada öyle farklılıklara tahammül ve cesaret olmazdı pek, biliyordu bunu.

Etraftaki uğultuları ciğerlerinden boşalttığı havanın hırıltısıyla bastırmayı istermişcesine derin ve uzun soluklar alıp verdi. Buraya geliş vizesinin hayalindekinden ne kadar da uzak olduğunu düşünürken öfke kanında dolanıp, alnında birikmeye başladı. Ter bastı. İşte anfide dersteydi. Üstelik konu/k da kendisiydi.

Doktor ona yeteri kadar zaman tanıdığını düşünmüş olmalı ki, artık kısaca kendisini tanıtmasını istedi. Zaten dakikalardır susuyordu ama bu sorudan sonra duruşunu biraz değiştirip başka bir şivede susmaya devam etti bir müddet. Bir insan daha kaç lehçeyle susabilir ki hayatta. Sesli söyledi mi tam bilemiyorum ama, kim olduğumun ne önemi var der gibiyidi. Sokakta tanımak için kendinize, tanıtmak için bize fırsat vermediğiniz varlıklardan biriyim sadece. Aslında şimdi de beni tanımak için istemiyorsunuz kendimi tanıtmamı bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Peki, dedi doktor biraz bozularak. En azından bize anlaştığımız gibi nasıl olduğundan bahset biraz. Yutkundu, yine sağ elinin parmaklarını, sol bileğinde bir müddet önce çıkarttığı saatin kayış izi üzerinde gezdirdi. Yeterince sessizlik olmadan duyulamayacak bir sesle konuşmaya başladı. Böyle olsun istiyordu, çünkü gerçekten dinlemek istemeyenlere sesinin çarpıp kendisine tekrar geri gelmesinden yorulmuştu. Konuştukça etraf da sessizleşiyordu. Parmaklarında görünmez çürükler vardı. Nereye uzandıysa hep kapı aralarında sıkışmıştı elleri. Topuklarıysa hep ayakta durmaktan nasırlaşmıştı. Yine de en yumuşak noktası kalbiydi varlığında.

Şöyle dedi; doğduğumdan beri bir saat gibiydim. Nice asit yağmurları altında kaldım. Eşyadan esen rüzgar çehremi eskitti. Pörsümüş takatimle yine de yoluma devam ettim. Hiç teklemedim. Bir gün yine böyle muntazaman başladım güne. İçimde yankılanan gürültülerin varlığımın işleyen dişlilerinden gelen sağlıklı sesler olduğunu sanıyordum. Her gün olduğu gibi, tik tak tik tak... Geçen zamanın hayatımın arka fonunda çalan sesiydi bu, bilirsiniz. Ya da bilmezsiniz... Her neyse, birden bu bildik tik tak, tak dedi kaldı. Tarif edebileceğim hiç bir şey hissetmiyorum o günden beri. Beynim fazla su çekmiş bir sünger gibi. Yandıkça eğilip bükülen bir kibrit gibi hayatım. Ateş hep parmaklarıma dokunacak mesefeye kadar tüm rüzgarlara inat yanmaya devam etti ama tutuşturulması gerekene dokunmadan söndü sonra parmak uçlarımda. -Sonu olmayan bir eğrinin yakınında çizilmiş bir doğru gibi, uzadıkça eğriye yaklaşıp, bir türlü ona tam kavuşamıyorum.- Onca emekle verdiğim şekil ve kurduğum cümlelere bir ateş dokunuyor ve çehresi değişiyor her şeyin. Hayatın örs ve üzengisinin darp izleri ruhumda. Her yerden bir körük kaldırmış başını sura üfler gibi üflüyor.

Ama yalnız olmadığımı biliyorum bu biraz iyi geliyor saçma da olsa. Çoğu kez yanlış yerlere koyduğumuz virgüllerden nefesim/iz kesiliyor. Ya da koyamadığımız noktalardan. Nokta koyacak yere yakıştırdığımız üç noktalardan... Soru işareti yerine erkenden bir kolaycılıkla seçtiğimiz tırnak işaretleri usumuza sus payı olsa da içimizdeki boşluğu ekşitmekten ve bize zaman kaybettirmekten başka işe yaramıyor. Ne noktayı ne de üç noktayı hak edebilmiş arafta cümleler çöpülüğinde boğuşuyoruz pek çok defa. Ahengi yitiriyoruz. Hayatın imlasını söküp, düzgün bir cümle kurmak ne de güç.

Aslında nasıl olduğumu gerçekten merak etmeyenlere cevap vermekten pek hazzetmem. Tıpkı aynı soruya sadece teşekkürle cevap verenlerden hazzetmediğim gibi. Ve nasıl olduğumu anlatacaksam, gerçekten bir kulaktan ötesini bulabilmişsem yalan söyleyecek de değilim. Şimdilik bir istisna yapmam gerekiyor. Demek nasıl olduğumu merak ediyorsunuz siz ve öğrencileriniz. İyi değiliğim! Ama bunun farkındayım. Peki siz beni dinlerken kendi sağlamanızı yaptınız mı? Sizin tik taklar ne alemde?!. Yoksa size de su geçirmezlik kabiliyeti mi kazandırıldı. Canınıza tak etse de akordu bozma lüksünüz yok mu?!.

Sonra kalkıp sınıfı terketti. Akşam pencereden atlayan arkadaşı yüzünden kolları çıkartılmış camdan dışarıya bakmak üzere odasına doğru ilerledi.

Küçüktüm. Hastane ziyaretine giderken alınabilecek onca hediye arasından kalkıp bir saat almıştım ona. Aslında bir tane de kendime almalıydım. Onsuz geçen zamanın çetelesini tutmak için. Hala aklıma geldikçe ürperirim, nerden aklıma gelmişse. Alıp takmıştı eskisinden boşalan bileğine. Onu ritme kavuşturacak bir anlama ihtiyacı vardı. Kavrayabileceği, hissedebileceği... İyi/leşmesi için yeterli bir sebep olabilirdi bu yahut onu bulmak için güç toplayıp ikna etmeliydi kendisini. Belki de hediyem işe yaramıştır, kim bilir. Şimdi de olsa bir metronom aleti alır baş ucuna bırakıp, Asr Suresi okur ağlardım. Hayatın imlasını söküp, düzgün bir cümle kurmak ne de güç!..

Dilsizmütercim: Meryem Rabia Taşbilek


...
..
.

« Önceki :: Sonraki »