Hafif
uzamış tırnaklarını birbirine kanırtarak garip ama iç gıcıklamayan bir
ses çıkartıp duruyordu. Çıt çıt, çıt... Aslında bunu utandığı yahut
kızdığı zamanlarda da yapardı. Sırf bu masum, garip tavrı için bile
severdim onu. Ama entafındakiler elbise askılarını hep aynı yönde
dolaba yerleştirmesi gibi hakkındaki pek çok gerekli, gereksiz
ayrıntıyı bilmediklerinden bu dışa vurum ne kadar anlamlıydı onlar için
bilemiyorum. Muhtemelen o da bu ses kulaklarını gıdıklıyordur ve
etrafındakiler de bundan muhtelif anlamlar çıkartıyorlardır, diye
düşünüyordü.
Kalemin
tersini bağrına bastırarak ucunu açanları severim, dedi. Bunu yaparak
kendisini dinleyen bir öğrenciye yarım yamalak bir tebessümle baktı.
Parmaklarında görünmez çürükler olan biriydi o. Kendisinden bahsederken
yüz hatlarından, üzerindeki giyisilerden bahsetmemi bekleyenleriniz
olbilir. Ama bu kısımlarda kara kara kalemin gölgelerini kullanma
konusunda anlaştık onunla, deyip geçiştirmeyi yeğlerim sizi. Hem bunun
ne önemi var! Size etraftaki onlarca meraklı gözün sahibinin psikiyatri
öğrencisi olduğundan, koca anfide gözlerini kısıp uzaklara baka/bile/n
nadir kişilrenden birinin; konu/k sandaliyesinde oturan,
parmaklarındaki sızının bir benzerini aklında da taşıyan olduğundan
bahsetmem yine de bir şeyleri değiştirir mi dersiniz? Yüzündeki tek
bariz kırışıklık tebessüm izleri ve göz çevresindeki uzaklara bakıp
durmadan mütevellit uykusuz gecelerin yadigarı göz altı sandukalarıdır
diyebilirim sadece.
Derin
derin nefes aldı. Neden burdaydı. Birden kalkıp gitme fikri kabardı
içinde. Sanki doktor da bunu farketmişti ki sıkıntıdan parmağındaki
yüzüğü ovuşturarak kendisine bakıyordu. Eş zamanlı olarak o da çıkartıp
attığı saatten arta kalan, bileğindeki boşluğu ovuşturmaya koyuldu bir
müddet. kisinin de onca nesne arasından can sıkıntılarını dışa vurmak
için bu nesneleri seçmiş olmalarının bir anlamalı olmalıydı. Keşke
herkes yapması gerekene bu kadar muntazam uymasaydı da salonda
kendisinden başka bir şeyle de üzerindeki dikkati paylaşabilseydi. Ama
burada öyle farklılıklara tahammül ve cesaret olmazdı pek, biliyordu
bunu.
Etraftaki
uğultuları ciğerlerinden boşalttığı havanın hırıltısıyla bastırmayı
istermişcesine derin ve uzun soluklar alıp verdi. Buraya geliş
vizesinin hayalindekinden ne kadar da uzak olduğunu düşünürken öfke
kanında dolanıp, alnında birikmeye başladı. Ter bastı. İşte anfide
dersteydi. Üstelik konu/k da kendisiydi.
Doktor
ona yeteri kadar zaman tanıdığını düşünmüş olmalı ki, artık kısaca
kendisini tanıtmasını istedi. Zaten dakikalardır susuyordu ama bu
sorudan sonra duruşunu biraz değiştirip başka bir şivede susmaya devam
etti bir müddet. Bir insan daha kaç lehçeyle susabilir ki hayatta.
Sesli söyledi mi tam bilemiyorum ama, kim olduğumun ne önemi var der
gibiyidi. Sokakta tanımak için kendinize, tanıtmak için bize fırsat
vermediğiniz varlıklardan biriyim sadece. Aslında şimdi de beni tanımak
için istemiyorsunuz kendimi tanıtmamı bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz.
Peki,
dedi doktor biraz bozularak. En azından bize anlaştığımız gibi nasıl
olduğundan bahset biraz. Yutkundu, yine sağ elinin parmaklarını, sol
bileğinde bir müddet önce çıkarttığı saatin kayış izi üzerinde
gezdirdi. Yeterince sessizlik olmadan duyulamayacak bir sesle konuşmaya
başladı. Böyle olsun istiyordu, çünkü gerçekten dinlemek istemeyenlere
sesinin çarpıp kendisine tekrar geri gelmesinden yorulmuştu. Konuştukça
etraf da sessizleşiyordu. Parmaklarında görünmez çürükler vardı. Nereye
uzandıysa hep kapı aralarında sıkışmıştı elleri. Topuklarıysa hep
ayakta durmaktan nasırlaşmıştı. Yine de en yumuşak noktası kalbiydi
varlığında.
Şöyle
dedi; doğduğumdan beri bir saat gibiydim. Nice asit yağmurları altında
kaldım. Eşyadan esen rüzgar çehremi eskitti. Pörsümüş takatimle yine de
yoluma devam ettim. Hiç teklemedim. Bir gün yine böyle muntazaman
başladım güne. İçimde yankılanan gürültülerin varlığımın işleyen
dişlilerinden gelen sağlıklı sesler olduğunu sanıyordum. Her gün olduğu
gibi, tik tak tik tak... Geçen zamanın hayatımın arka fonunda çalan
sesiydi bu, bilirsiniz. Ya da bilmezsiniz... Her neyse, birden bu
bildik tik tak, tak dedi kaldı. Tarif edebileceğim hiç bir şey
hissetmiyorum o günden beri. Beynim fazla su çekmiş bir sünger gibi.
Yandıkça eğilip bükülen bir kibrit gibi hayatım. Ateş hep parmaklarıma
dokunacak mesefeye kadar tüm rüzgarlara inat yanmaya devam etti ama
tutuşturulması gerekene dokunmadan söndü sonra parmak uçlarımda. -Sonu olmayan bir eğrinin yakınında çizilmiş bir doğru gibi, uzadıkça eğriye yaklaşıp, bir türlü ona tam kavuşamıyorum.-
Onca emekle verdiğim şekil ve kurduğum cümlelere bir ateş dokunuyor ve
çehresi değişiyor her şeyin. Hayatın örs ve üzengisinin darp izleri
ruhumda. Her yerden bir körük kaldırmış başını sura üfler gibi üflüyor.
Ama
yalnız olmadığımı biliyorum bu biraz iyi geliyor saçma da olsa. Çoğu
kez yanlış yerlere koyduğumuz virgüllerden nefesim/iz kesiliyor. Ya da
koyamadığımız noktalardan. Nokta koyacak yere yakıştırdığımız üç
noktalardan... Soru işareti yerine erkenden bir kolaycılıkla seçtiğimiz
tırnak işaretleri usumuza sus payı olsa da içimizdeki boşluğu
ekşitmekten ve bize zaman kaybettirmekten başka işe yaramıyor. Ne
noktayı ne de üç noktayı hak edebilmiş arafta cümleler çöpülüğinde
boğuşuyoruz pek çok defa. Ahengi yitiriyoruz. Hayatın imlasını söküp,
düzgün bir cümle kurmak ne de güç.
Aslında
nasıl olduğumu gerçekten merak etmeyenlere cevap vermekten pek
hazzetmem. Tıpkı aynı soruya sadece teşekkürle cevap verenlerden
hazzetmediğim gibi. Ve nasıl olduğumu anlatacaksam, gerçekten bir
kulaktan ötesini bulabilmişsem yalan söyleyecek de değilim. Şimdilik
bir istisna yapmam gerekiyor. Demek nasıl olduğumu merak ediyorsunuz
siz ve öğrencileriniz. İyi değiliğim! Ama bunun farkındayım. Peki siz
beni dinlerken kendi sağlamanızı yaptınız mı? Sizin tik taklar ne
alemde?!. Yoksa size de su geçirmezlik kabiliyeti mi kazandırıldı.
Canınıza tak etse de akordu bozma lüksünüz yok mu?!.
Sonra
kalkıp sınıfı terketti. Akşam pencereden atlayan arkadaşı yüzünden
kolları çıkartılmış camdan dışarıya bakmak üzere odasına doğru ilerledi.
Küçüktüm.
Hastane ziyaretine giderken alınabilecek onca hediye arasından kalkıp
bir saat almıştım ona. Aslında bir tane de kendime almalıydım. Onsuz
geçen zamanın çetelesini tutmak için. Hala aklıma geldikçe ürperirim,
nerden aklıma gelmişse. Alıp takmıştı eskisinden boşalan bileğine. Onu
ritme kavuşturacak bir anlama ihtiyacı vardı. Kavrayabileceği,
hissedebileceği... İyi/leşmesi için yeterli bir sebep olabilirdi bu
yahut onu bulmak için güç toplayıp ikna etmeliydi kendisini. Belki de
hediyem işe yaramıştır, kim bilir. Şimdi de olsa bir metronom aleti
alır baş ucuna bırakıp, Asr Suresi okur ağlardım. Hayatın imlasını
söküp, düzgün bir cümle kurmak ne de güç!..
Dilsizmütercim: Meryem Rabia Taşbilek
...
..
.