< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu






"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Kovulmuşların Evi

//



Kimi vakitler, hayatı göğsümden çekip alan fanilik, taşra öğlenlerinin boşluğuna benzer bir boşluk bırakmıştır içimde. Saf bir şiir gibi, zafersiz ve yenilgisiz, bu boşluğun içinde dönenip dururum. Ne dervişlerin aşkı vardır bu bitkin dönüşte, ne oynamaya kalkmış kızların arzusu. Böyle bir anda ben, raptedildiği satten kopuş bir yelkovana benzerim. Kimi vakitler, ruhumda hissettiklerim dünyaya çıkacak bir kelime bulamaz. Böyle zamanlarda hayat, dört bir tarafıma asılmış donuk bir resim gibi durur. Kalkıp insanların arasına karışmak istemem, elimi raftaki bir kitaba atmak istemem, sevdiğim insanları aramak istemem, bitkinlikle kendimi kendi içime uzatırım../..Böyle anlarda beni dünyanın aklında tutacak hiçbir iz bulamam içimde../..Tabiatımda açılan yara yaralayıp durmaktadır çevremdeki tabiatı! Hiç hesapta yokken gittiğim o eski yerde, ben ve tabiat, ressamların renklerine teşne olmayan bir gaflet anının iki dilsiz sırdaşına benziyoruz. Ne bir soru var aramızda ne bir cevap, anlam da yok anlamsızlık da../..Belki de ben, bir anlığına gaflete düşmüş bir başka ruhun dalgınlığından ibaretim burda... sf/31,32,33

***

Bazı kitaplar vardır, bir dostu ziyaret eder gibi defalarca dönüp, dolaşırsınız sayfaları satırları arasında. Aranızda bağ kurduğunuz mekanlar gibi uğrak yeriniz olur sayfaları. Yeni başladığınız bir kitaba rağmen arada göz atarsınız. Evinize giderken yolunuzu uzatma pahasına önünden geçmek istediğiniz, uğrayıp bir çay içmek istediğiniz kapılardan farkları yoktur. Her satır bilindiktir ve her kahramana aşinasınızdır artık. Ama bu; kelimelerin ardındaki yeni anlamlara dair özlem ve düşkünlüğünüzü gölgede bırakmaz. Dedim ya klişe bir ifade gibi de dursa, dostunuz gibidir bu kitaplar ve dostunuzun çehresine, hikayesine aşina olmanız sizi ona dair özlem ve meraktan, yüreğine ve mekanına uğramaktan alıkoymaz. Her kitap bu dinamizmi içinde barındırmaz yahut da kişilere göre bu eskimemezlik değişkenlik arzedebilir. İşte Kovulmuşların Evi'de şimdi bana bu satırları yazdıran sebep. Benim hayatıma dair sicili hayli kabarık bir yoldaş. Tüm hatıralar bir yana 2 yıl önce yine ülkemden ayrılırken uçakta bana yoldaşlık etmesi için seçtiğim kitaplardan biri olduğunu not etmişim ilk sayfasına ve daha pek çok şey...

Ah! Rabbin onları doğuran kaleme yemin ettiği kelimeler. Ah! Aklın rahminde sürekli şuurumuzu tekmeleyip bize sancılar çektiren gürbüz, çelimsiz, inatçı, çekingen, içli, hoyrat, kıskanç ve cömert çocuklar, kelimeler. Dile gelmeyeni dize/ye getirenler. Anlamın dili yok aslında. Kelimeler anlama götüren köprüler. Herkes farklı dil ve kelimelerden hatta hikayelerden aynı yahut benzer anlamlara ulaşabilirler. Hakikatin üzerindeki perdeyi aralayan maharetli eller. Aynı eller hakikati vicdansızca gömebilirler. Kelimeler, cümleler, üzerinde ilerledikçe, akıl teri döktükçe kollara ayrılan köprüler. Yeterince sağlam inşa edilmişlerse sizi her defasında farklı bir mecraya akıtabilirler.

Kovulmuşların Evi de benim üzerinde yolculuk yapmaktan bıkmayacağım, varılacak yer kadar sayfaları arasında demlenmekten de memnun olduğum, hayli misafirperver bir kitap. Defalarca okunmaktan, satır altları çizilmekten, yanlarına mim konulmasından, boşluklarına notlar düşülmekten yorgun düşmüş müdür bilemem ama beni yeni anlamlara ulaştırma, unutayazdıklarımı hatırlatma konusunda hala dingin bir hali var. Sancılarımın ve Dip Gürültülerimin bu denli müşterek tınılarla kelimelere büründüğünü görmek her defasında hiç üşenmeden şaşırtıyor beni. Yaşı kırk, kalbi kırık bir yazar -Ali Ayçil- ın rahminden doğan cümleler bunlar. Varoluş sebebimize dair ellerimizin hayata dokunuşlarına derinlik kazandıran kutlu sancıların dumanı satır aralarında bir boşluk bulabilirse tütüp genzimizi yaktığı denemeler. Okuduğunuzda bir hayatın sahici, rafine, yarı saydam ve geçirgen yaşanmışlıklarına, dildeş birinin her zaman başkalarıyla paylaşmaktan hazzetmeyeceği, bir başına mırıldanmışlıklarına, iç sesine şahitlik ettiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Belki de kendi adıma konuşmalıyım şimdilik. 

Geçen gün hüzünbaz bir demimde yanıma yoldaş olarak almıştım bu kitabı yine.

-Bazen, dedi; daha sabahleyin kalkar kalkmaz, eski, solgun ve altımdaki çarşaf kadar buruşmuş buluyorum dünyayı. Öylesine suya konulmuş ve konulduğu bardağın içinde unutulmuş bir çiçek sapı gibi, rengi atmış yapraklarımın arasında bükülüp duruyorum ruhumu bir türlü çıkaramıyorum kapandığı evden. Belirsiz bir yüzüm oluyor bazı sabahlar, günün taze ışıkları, bu yüzün sahibinin kim olduğunu soruyor benden, bu ıssız bedeni kimin terk ettiğini. Gözlerimi tavana dikerek, beni dünyaya inmeye ayartacak kelimeler bulmaya çalışıyorum kendeime. Kekeme dil, beyhude bir uğraşla dönüyor ağzımda; bulabildiğim kelimeler, bir tembelin döşeğini kabartmaktan ileri gitmiyor. Bütün bu gece boyunca kıvrılıp durduğum o sıcak adanın içine çekiliyorum yeniden, dağınık saçlarımın altına, ölgün nabzımın kıyısına. Ama dünya, yine de kıymık gibi batıp duruyor aklıma; göğsümün üstüne uzanan o el kadar sabahla doğrulup, beni kandırmaya alışmış cesaretmin elinden tutarak insanların içine varıyorum...

Bazen, tam gün ortasında bir şaşkınlık basıyor beni, bunu anlatamam! Mesela, şehrin ayarını bozuyor cami bahçesinden sokağa sarkan güller; tesadüfen talandan kurtulmuş iki arkadaş gibi, bakışıp duruyoruz birbirimize. Sanki dünyaya gelmeden çok önce, hiç hatırlamadığım bir yerde, hafızamın kuytuluğuna atılmış bir düğüm çözülüyor bakıştıkça. Gök, benim o büyük şemsiyem gök, bakışlarımdaki hayret yüzünden uyanıp, genişliyor; kendimi bir yabancı gibi hissediyorum onun altında. ''Belki de ben burada,'' diye geçiriyorum içimden; ''belki de ben burada, ilk insanın yere bırakıldığı an unutulmasın diye, onun hayretini beklemekle görevlendirilmiş bir nöbetçiyim. Yeşermiş ekinlerden, yıkılıp kurulan kentlerden ve kopmuş onca takvim yaprağından sonra bile, hala şaşırabilir insan. Derviş Yunus gibi şaşırabilir, Kazancakis usta gibi şaşırabilir.'' Ama sonra, her biri eşyanın rengine bürünmüş, kaldırım boyu yürüyen insanların görüntüsü giriyor aramıza: Kahkahalar ve baygın bakışlar, esneyen bir yüzün dünyaya bıraktığı bıkkınlık, bir kızın bir oğlana ''git başımdan'' deyişi...

Bazen gidecek hiç bir yerim olmuyor benim, bir korkuluk gibi dikilip duruyorum insanların ortasında. Bu bayatlamış gezegende, bu ıssız hükümdarlıkta, ne kadar yer adı ve ne kadar sıfat varsa, antik bir uygarlıktan kalma ölü sözcüklere dönüşüyor. Arızalı bir pusula parlıyor güneşin alnıma değdiği yerde. Güneşin alnıma değidiği yerde bütün yönler silikleşiyor, bütün yollar dürülüyor. Amaçsızca, biribiriyle ilintisiz sayısız sorunun cevabını aramaya başlıyorum böyle vakitlerde. Tanpınar'ın yıllarını geçirdiği han odasının hangisi olduğunu mesela, inşaat işçilerinin yemek molasında ne konuştuğunu, Lois-Ferdinand Celine'in nevrotik kahramanı, Bardamu'nun bir gün hayata alışıp alışamayacağını, annemin beni düşünürken aklından ne geçtiğini... Sonra ne oluyorsa, oyuncaklarının ortasına bırakılmış bir çocuk gibi, dalgınlığımın perdesi yırtılıveriyor birden; telaşla benden başka herşeyin yerli yerinde durduğunu anlıyorum, benden başka herkesin kaçırdığım zamanın içini doldurmaya devam ettiğini! Tam o an, içimden bir arkadaşı görmek geçiyor işte, bir maçın sonucunu öğrenmek, birkaç gazete alıp bir iskemleye gömülmek. Hep böyle oluyor. Hep böyle birden bire düşüp, tekrar tırmanmaya başlıyorum dünyaya.

Bazen, akşamları, herkesin üzerine uzatıldığı kocaman bir musalla taşına benziyor gövdem; kim varsa canı benden çekiliyor sanki, kim varsa bana emanet ediyor göçmen yüzünü. Gürültünün boşalttığı meydanları bir türlü dolduramıyorum, bir türlü üstünü örtemiyorum insanlardan arta kalan hevesin. O çekilmiş güneşlerin, göz alan farların ve vitrin ışıklarının kıyısında, kimseyle selamlaşamadan günü tamamlamış bir taşralının boynu gibi incelip duruyorum. Kanıma dokunuyor ağaçların yalnız kalmış olması, parklar haddinden fazla büyüyor gözümde, evsiz bir kedinin bir banka ilişmesi aklımı kurcalıyor. Mutfakları düşünüyorum karanlığın çitlerinden geçerken, bir kadının çorbaya tuz atmasını, tencere kapakları arasından sızan sıcak buharı. Çocukluğumun cinlerini bile aradığım oluyor böyle vakitlerde, ninemin anlattığı şu kırk suratlı -henkür menkür- cana gelsin diyorum! Eski bir koku bile can şenliği olabiliyor insana, eski bir kokuya bile merhaba diyebilir insan. Yani nasıl söyleyeyim; içi boşalmış tenha bir akşamda, gidilebilecek en iyi yer çocukluğun bahçesidir. Çünkü en tanıdık kokular orada...

Bazı akşamlar senli benli oluyorum cebimdeki anahtarla, ona yaranmaya çalışıyorum, konuştuğum dahi oluyor onunla: Ya kapıyı açmazsa.../sf 13,14,15


-Arzımız Irzımızdır!-

//



Arzımız ırzımızdır.

Her gece ırzına geçilen ve başka bir yerde her gece yine ve yeniden temiz, gürbüz çocuklar doğuran arzımız. Elem ve neşe, nefret ve şefkat, umutsuzluk ve umut, zulüm ve adalet, gece ve gündüz; arzımız, ırzımızdır. O ne kadar temizse biz de o kadar. Bir şeyler söylemek gerek. Bir şeyler yapmak gerek. Hakikatleri sürekli farklı formlarda tekrarlamak, azımsanmamalı... Hakikat dile gelir mi diyor birisi. Gerçeği olanın ifadesi olmaz mı? Tıpkı imanı olanın ibadeti/salatı, canı yananın haykırışı, taraf olanın tavır alışı, var olanın imtihanı olduğu gibi. Kendi kendimize hatırlamak için bile hakikatimizi dillendirmeye, tanımlamaya muhtacız. Yaşamak için bu tanımlara ve unutmamak için tekrarlanmalarına muhtacız. Birbirimize kardeşçe yaslanmak, birbirimize el uzatmak, uyarmak; paslanan kalbimize Rabbin şefkat astarını çekmesinden başka nedir. Unutup, hatırlamak, tökezleyip doğrulmak kaderimiz.

Arzımız ırzımız ve günden güne kirleniyor. Allah'ın arzda bizim ellerimizle görmek istediği, yaymak istediği adaleti rant ve iktidar hıslarına kurban etmenin yolları bir açıdan adaletle muamele etmek için verilebilecek mücadelenin yolları kadar çeşitlilik arzediyor. Fakat çoğunlukla pasif iyiler aktif kötüleri beslediğinden hayır ve şerrin birbirleriyle olan mücadelesinde aktif iyi havlu atıp duruyor.

Kimisi, kendi hırslarını meşrulaştırmak için dini katılaştırıp yahut seyreltip pazarlıyor. Hakikatten parçaları tırtıklayıp yine hakikati örtmek için/küfrüne kılıf kılıyor. Beriki de ideolojisi ve insanlık erdeminden, adaletten yana aynı tutumu sergileyip omugasızlaşıyor, onu menfaatleriyle takas ediyor. Fikrinin namusunu yaşantısında taşımayan, fikir, inanç namsussuzu insanlar her köşe başlarında paçalarından hırsın kiri aka aka karşımıza çıkıyor. Teketek yahut kalabalık halde medyada ve her yerde inandıkları şeyleri, -mış gibi yaptıkları şeyleri belki de- vicdanlarnın rahminden koparıp başarısız kürtajlarla parçalayıp, muhataplarının iştahlarına sunup duruyorlar. Miğdemizin bulanmaması içten bile değil. Tüm bu içler acısı insan manzaralarına rağmen neyi kabul ettiğine ve neyi reddettiğine akıl teri döken insanlar muhalifimiz de olsa samimiyetleri ve fikirlerinin namusunu taşımaları sebebiyle kımetlimiz, kardeşimizdir diye düşünüyorum. Sayıları her ne kadar az da olsa ve günden güne insanlığın yitiği halini alsalar da...

 



Allah'ın dininden her ne sebeple olursa olsun iskonta yapan da, kendince çaldığı kısımları örtmek için başka kısımlara zam yapıp zulmünü yeni zulümlerle yamayan da hakikati örtenlerdendir ve zalimdir! Sudanlı bir gazeteciye pantalon giydiği için kırbaç cezası veren de, İran'da Allah'ın, uyulmasını kulun iradesiyle anlamlı bulduğu kuralları insanlara dayatanlar da, kullarına adil ve merhametli olan Rabbin latif dinini ataerkil bir mantığa sıkıştırıp, tebaasına, topluma pompalayanlar da zalimdir! Türkiye gibi Sekülerizm, Laisizm vb -din-lerin şeriatını insanlara dayatan, başörtüsü ve benzeri yasaklarla, zorlamalarla zulmeden -sistem-ler de, varoluş takatini öteki ve ona dair nefretle uyguladığı şiddetten alanlar da zalimdir! Materyalizm, Kapitalizm vb -din-lerin şeriatlerine tabi olup emek sömürgecisi, hırs bağımlısı, koltuk sevdalısı, amaçlarına ulaşmak için tanıştığı, tattığı araçlara aşık olup onlara tapınma uğruna yaratılış gayesini, insanlık onurunu buharlaştıran, başkalarından gaspedip yığdığı mal varlığıyla zevk perestliğe soyunan, kendini müslüman tanımlayan yahut tanımlamayan kimseler de zalimdir! Zulme karşı tavır alırken ikisini birbirinden ayrı tutanlar da zalim ve adaletten uzaktır!

Arzımız ırzımızdır. Ve bizler hakikati örttükçe ve küfre/zulme sessiz kaldıkça bu hak tecavüzlerinden sorumluyuz. Taraf olmak tavır almayı gerektirir. Pasiflik bizi bir tarafa doğal bir akışta yerleştirir. Arzımız, ırzımızdır. O ne kadar temizse biz de o kadar. Bir şeyler söylemek gerek. Bir şeyler yapmak gerek...

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek

 


mazlume

//



Gül!.. Şarkın ateş renkli çiçeği!

Mazlume; bir güle taktığım ad.

Sen her çağda yeniden doğar, her bahçede yeniden açarsın mazlume,

yanmak ve yakmak için.

Yanışta mısın mazlume ve seni yandırmak için yarışta mı sefiller?

Yanmaktan yakmaya an bulunmuyor mu gülüm?...

Sen bana mı benziyorsun mazlume?!..

Gel ağlaşalım… Mazlume!.. Gel ağlaşalım…

Mazlume!..

De bana, kim çizdi yüreğini derin acılarla?!..

Kim savurdu yapraklarını?!.. Kim düşürdü başından destarını?!..

Bir bülbül yanmasın mı? Dalına konmasın mı?

Aşkına kanmasın mı mazlume, adını anmasın mı?

Eleminle kuruyunca can evi, gazele dönmesin mi?!..

İskender Pala

...

..

.

Sarmaşık Sabrı

//


-Zaman mekana yazılan külliyat- Razı olacağın bir kadere mürekkep kıl Rabb.

Çocukluğumda bahçemizde biten yabani sarmaşıklar bir ara öyle bir hal almıştı ki, babamın ve bizim emeklerimizle binbir zahmetle yeşeren onca yedi veren gül ve pek çok çiçeği gölgede bırakacak bereket ve gürbüzlüğe ulaşmışlardı. Bu yabani, bol çiçekli sarmaşıklar için duvarlarda ve balkonda göğe doğru uzanan onlarca ufak ip germiştik. Bazı çiçeklerin boyu, boyumu aşardı. Çocukluğumun buruk demleriyle, sevinçleri başa baş gitse de güzel günler geçirdim merdiven demirlerine sarılmış güllerin kokusu hala burnumda tüten o bahçede.

Geçenlerde ihtiyacım olan birkaç parça eşyayı almak için bir marekete gittiğimde işte çocukluğumun mütebessim simasına sarılıp orada öylece kalmış yaban sarmaşıklarının tohumlarına rastladım. Olan her renginden aldım elbette hemen. Yaşadığım ev pek güneş görmediğinden ve de busarmaşık yapısı itibariyle yaban, hoyrat yerleri sevdiğinden tohumlardan odamdaki saksıya ektiklerim kuruyup gitti. Kalan tohumlardansa apartman girişindeki bahçe ve bir büyük saksı nasiplendi. Bir müddettir hayretle yaşam mücadelelerini izlemekteyim.

Sarmaşığın kaderi sarılmak. Tohumun ki çatlamak. Toprağınki sürülmek, sarılmak, bağrına basmak. İnsan bazen bunların hepsini eş zamanlı barındırabiliyor varolmaklığında. Evet, sarmaşığın kaderi sarılmak ama, ya sarılacak, ona yolunda ilerlemeye yoldaşlık, köprülük edecek bir urgan, bir duvar bir gövde yoksa? Yahut da toprak kuraksa?

Allah öyle latif ki, hiçbir tohumun içindeki o çatlamaya iç geçiren, sabırsızlanan, Rabbin varlığına şahitlik etme uhdesini zayi etmek istemiyor. Bir kaya üzerine, bir beton yarığına, çok sulak olduğundan oksijensiz bırakan yahut da en kurak toprağın bağrına düşen hiçbir tohumu unutmuyor. Ona kaderinden pay aldığı ortama baş edebilecek metaneti, kabiliyeti, direyeti kodluyor. Tohumun yüreğine bu umut ve azmi ekiyor. İşte bu yabani sarmaşık da bunlardan biri. Gördüm ki tutunacak bir şey olmadığından, önce bol yapraklı ve çiçek açmaya hevesli dallarının sarılması için düz ve daha güçlü dallar filiz veriyor. Sonra bu dallar birbiri etrafında dolanıp, olduklarından daha kuvvetli bir kuvvete ulaşıyorlar. Ardından yapraklı dallar bu uzantılara sarılmaya başlıyor. Ve bu böylece sürüp gidiyor. Muhtemelen bu dallar etraftaki bir ağaç dalına, bir duvara ulaşana dek bu latif direniş hali devam edecek.

Yalnız bir hakikat daha var ki, o da köklerin bu dayanak dallarına takat olmaktan, dalların çiçek açmaya fırsatları henüz olamıyor. Şimdilik saksıdaki diğer çiçeklerin gölgesine saklıyor boynu bükülüğünü. Kendimi özleyip, hayataki bazı zorlukları yeni/den birer tohum yapmaya çalıştığım bu günlerde, hayatıma dair çok şey buldum bu yaban sarmaşığında.

Koruyup, gözeten, başı boş bırakmayan, öğreten Rabbin içimdeki bir kuruyup bir çağlayan umut kaynaklarına lütuf ve keremiyle böylesi vesilelerle sondajlar vurmasına hayranım. O'na yeryüzünün tüm toprak altı suları miktarınca şükrolsun. Yeraltı sularından çok daha fazla miktarda umut ve sabrı ruhumuzun demirine içiren Allah'a hamdolsun!

Ey sadırlardakileri bilen ve inşirahı bizlere yokluğunda eksikliğini hissedemeyecek kadar acizken, bir serinlik olarak lutfeden Rabbai! Bize lütfettiğin, varlığımıza ektiğin ve varlığımızla hayatta yeşertmek istediğin hayır tohumlarını layıkıyla yolunda değerlendirmeyi nasip eyle. İster istemez kendi ellerimizle yahut bağrına düştüğümüz toprakların verimsizliği, hoyratlığı yüzünden tohumlarımızı, göğe uzattığımız dallarımızı, budaklarımızı, meyveye durmaya iç geçiren yürek çiçeklerimizin zayi olmasına mani ol Rabbim. Bu yolda fiili dualarımızın hakkını vermeyi bize kolaylaştır. Daha nice tohumlara, tomurcuklara yolunda bereketli bir toprak, kardeşane bir bağır olmayı nasip eyle bize. Varlığımızı bereketlendiren ameller, anlamlarından hayırlı manalar giydir.

Bizlere pek çok kapılar açmaktasın. Bazen bize düşen tek şey bu aralık kapılardan içeri girebilecek kadar bir eylem. Fakat öyle yoruluyoruz, öyle yoruyoruz ki birbirimizi bazen bu kadarlık bir adıma bile takatimiz olmuyor. Pek çok tutunacak dal da olsa bir yerden sonra bir tek senin elinin tutuşuna, senin yüreklerimizden kavrayıp kaldırmana muhtacız Rabbim! Tüm dağılmışlıklarımızı aczimizle sana havale ediyoruz, sen topla dağılan yüreklerimizi, hayatlarımızı./Amin

Dilsizmütercim

Gıyabi Kına Gecesi:)

//



-Ve o kullar, Ey Rabbimiz;
Bizlere gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl derler.- Furkan 74

Selam üzerinize olsun kardeşerim,
Suriye'de yaklaşık 500 Filistinli kardeşimize toplu düğün yapılmış. Bazı dostlarımız da İstanbul'da salon ayarlayıp, sembolik gelin, kayınvalide vs gibi aile efratları yla GIYABİ KINA GECESİ organize etmişler, kardeşlerimizin mutluluklarına ortak olmuşlar. -Kimin Aklına Gelir:) Hep GIYABİ CENAZE NAMAZI kılacak yahut bunlardan haberdar olacak değiliz. Kardeşlerimize dua etmenize ve biraz inşiraha vesile bir haber vermek adına sizi de haberdar etmek istedim. Aramızda birbirimizin sevincinden de hüznünden de pay alacak kardeşliği lutfedene şükrolsun!

-dilsizmütercim



 

Şaşkın Eylül Halleri

//




ayak üstü yazılmış bir şiire
zaman ve mekan sorunu olmadan
en iyi bu mevsimde damlanır!
ne de olsa eylüldür
ve ömre otuz boşverilmişlik düşülmüştür! ..

babası toprak
annesinin elleri ekmek kokan her çocuk/
erken büyümek ister! ..
eylüller artık eski eylül değilken,
demem o ki; küresel ısınmanın kabahati
evren paşa resimlerine karışmışken..
dağınık bir şairin otuzuncu şaşkınlığında
çocukluğu ile yüzleşmesi yürek ister! ..

teneke soba kenarında
telleri her zaman eksik bir sazın perdeleri arasında
mapushane türküleri söyleyen dayısının,
filistin askısı kamburluğuna hop edilmiş her çocuk
uçurtmaya kuyruk olmak ister! ..
duvarlarda solgun yazılardan,
sitem edilmemiş yazgılardan,
alfabeyi söken her şair;
hayata harf harf direnmek ister! ..

ayak üstü yazılmış her şiirde
duyumsanırsa eğer
kötürüm bir yalnızlık vardır!
yürekli olmak/
direnmek boşunadır..
yüreği olmayan şiir bitmek ister..
tadı değişmiş bir eylülde
otuzuncu şaşkınlığında
hangi şair çocukluğunu büyütmek ister! ?

 

Ali Bülent Şafaklarağartan

Rilke

//



Size olup bitenden vakitsiz sonuçlar çıkarmaya kalkmayın.

-Rilke

...
..
.


Nadas

//



Selam üzerinize olsun.
Birkaç hafta iletişim araçlarından uzaklaşıp, kendimle söyleşmeye ağırlık vermeye çalışacağım. Bu zaman zarfında fa/ikirhaneme uğrayan kardeşlerim arşivde dolaşabilirler. Döndüğümde yeniden bereketli selam ve paylaşımlarda bulunabilmeyi temenni ediyorum. Kıymetli dualarınıza muhtacım, Vefa ile kalalım...


Dilsizmütercim:
Meryem Rabia Taşbilek


Yaş Hurmalar/1

//


Her zaman olduğu gibi yine; nefesleri ve nefisleri hırpalayan sorular, soluksuz... Her gün yeni meraklar dölleyerek uyanan, doğurgan bir soru işareti elimize kâr kalıyor. Herkes içinde biriken pınarları eşyanın zarını yırtıp, bir mutlağa, yahut mutlak sandığına akıtmanın yollarını arıyor... Bencilce bir bekleyiş atını koşturuyor zamandan yana... Gri bir huzursuzluk her yere hakim. Nereye gitsek bizi takip ediyor, biz varmadan önce kaçmak istediğimiz kuy/t/ulara varıyor... Bizlerse ancak yaş hurmalar gibi, bekledikçe tatlanan bir hayatın hayalini kurmakla avutuyoruz kendimizi...[bazen]

Dilsizmutercim...

Metropol Bedevisi/Arpalama ve Bulantı

//



Mahkum Resimleri/Hollanda

Yağmur hızlanıyor. Şehrin içme sularına karanlık damlıyor. Yine de aydınlık bir nehir kir tutmuyor. Sular çekildiğinde çürümüş, plastik kokan tortular kalıyor caddelerin ızgaralarında. Bakan geçiyor, görenin miğdesi bulanıyor. Ama modern insan kusamıyor. Atlar, fareler ve modern insanın ortak noktası kusamamak! Atlar arpalandığında, yani kasdi yahut kendi iştahları sebebiyle arpayı fazla kaçırdıklarında ayakta duramaz hale gelirler. Modern insan da benzer sorunlar yüzünden topallıyor hatta sürünüyor. Modern yaşamın zehri topuklarından başına doğru birikmeye başlıyor ve bu hal ilerlemesi gereken mecradan alıkoyuyor onu. Bünyesini, altına tuttuğu asit yağmurları da serinletmiyor. Tüm zehir tırnak uçlarında toplanıyor. Zannediyor ki tırnaklarını başka bünyelere geçirdiğinde acısı hafifileyecek. Bu yüzden hırçınlaşıp saldırganlaşıyor. Ancak acısını katlıyor bu tutumu. Zehirlenmiş bünye bana mısın demiyor. Modern insan kusamıyor! Halbu ki içinde yaşadığı dünyacıklar farelerin bile miğdesini bulandırıyor. Bulantı çözüm olmasa da içinde bulunulan durumdan hoşnutsuzluk umut vaad ediyor yine de.

İlk başta iyileşme umuduyla dolanıyor, dolanıyor insan. Ve bazen kendi paçasına dolandğını farkediyor. Sonrasında uyuşmak için çareler arıyor. Tam da bu esnada modern yaşamın eylence ve haz diye bilinçlere kodladığı, standardını tekeline aldığı şeyler de, sızlayan ayağına dolanıyor. Bir müddet onu sarıyor yaralarına. Vitrinlerde keçi boynuzları, envai çeşit dolgu kremleri her çeşit boşluğa ayrı ambalajlarda ama hep benzer bir sığılıkta... Günden güne genişleyen kara deliklerinin hep üstünü örtüyor insan. Kaçışın estetize edilmiş halleri, kısa vadeli haz soslarıyla sürülüyor ruhların hasarlı bölgelerine. Öyle ki bu kolayclığı ve haz mübtelalığını seçmeyen insanın mutlu olabileceğine inanamaz hale geliyor insan. Yine de ara ara ve daha çok geceleri gelen bulantıya mani olunamıyor.

Bu bulantı kutsal bir şey. İnsanın içinde temiz kalabilmiş ama kurumaya yüz tutmuş pınarların ara ara kabarmasıyla ortaya çıkıyor. Bu bulantıyı seviyorum. Bana insan olduğumu ve buraya ait olmadığımı hatırlatıyor. Ey şehir, bağrımıza saplamaya çalıştığın keçi boynuzlarından beriyiz! ''Yumurta ve kabuğunun çarpılarak kırıldığı güç''e şükrolsun bu bulantıdan yana... Kendini tamamlamak için ''halkanın susuzluğu''nu çekenlere selam olsun!

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek


« Önceki :: Sonraki »