Kovulmuşların Evi
Kimi vakitler, hayatı göğsümden çekip alan fanilik, taşra öğlenlerinin boşluğuna benzer bir boşluk bırakmıştır içimde. Saf bir şiir gibi, zafersiz ve yenilgisiz, bu boşluğun içinde dönenip dururum. Ne dervişlerin aşkı vardır bu bitkin dönüşte, ne oynamaya kalkmış kızların arzusu. Böyle bir anda ben, raptedildiği satten kopuş bir yelkovana benzerim. Kimi vakitler, ruhumda hissettiklerim dünyaya çıkacak bir kelime bulamaz. Böyle zamanlarda hayat, dört bir tarafıma asılmış donuk bir resim gibi durur. Kalkıp insanların arasına karışmak istemem, elimi raftaki bir kitaba atmak istemem, sevdiğim insanları aramak istemem, bitkinlikle kendimi kendi içime uzatırım../..Böyle anlarda beni dünyanın aklında tutacak hiçbir iz bulamam içimde../..Tabiatımda açılan yara yaralayıp durmaktadır çevremdeki tabiatı! Hiç hesapta yokken gittiğim o eski yerde, ben ve tabiat, ressamların renklerine teşne olmayan bir gaflet anının iki dilsiz sırdaşına benziyoruz. Ne bir soru var aramızda ne bir cevap, anlam da yok anlamsızlık da../..Belki de ben, bir anlığına gaflete düşmüş bir başka ruhun dalgınlığından ibaretim burda... sf/31,32,33
***
Bazı kitaplar vardır, bir dostu ziyaret eder gibi defalarca dönüp, dolaşırsınız sayfaları satırları arasında. Aranızda bağ kurduğunuz mekanlar gibi uğrak yeriniz olur sayfaları. Yeni başladığınız bir kitaba rağmen arada göz atarsınız. Evinize giderken yolunuzu uzatma pahasına önünden geçmek istediğiniz, uğrayıp bir çay içmek istediğiniz kapılardan farkları yoktur. Her satır bilindiktir ve her kahramana aşinasınızdır artık. Ama bu; kelimelerin ardındaki yeni anlamlara dair özlem ve düşkünlüğünüzü gölgede bırakmaz. Dedim ya klişe bir ifade gibi de dursa, dostunuz gibidir bu kitaplar ve dostunuzun çehresine, hikayesine aşina olmanız sizi ona dair özlem ve meraktan, yüreğine ve mekanına uğramaktan alıkoymaz. Her kitap bu dinamizmi içinde barındırmaz yahut da kişilere göre bu eskimemezlik değişkenlik arzedebilir. İşte Kovulmuşların Evi'de şimdi bana bu satırları yazdıran sebep. Benim hayatıma dair sicili hayli kabarık bir yoldaş. Tüm hatıralar bir yana 2 yıl önce yine ülkemden ayrılırken uçakta bana yoldaşlık etmesi için seçtiğim kitaplardan biri olduğunu not etmişim ilk sayfasına ve daha pek çok şey...
Ah! Rabbin onları doğuran kaleme yemin ettiği kelimeler. Ah! Aklın rahminde sürekli şuurumuzu tekmeleyip bize sancılar çektiren gürbüz, çelimsiz, inatçı, çekingen, içli, hoyrat, kıskanç ve cömert çocuklar, kelimeler. Dile gelmeyeni dize/ye getirenler. Anlamın dili yok aslında. Kelimeler anlama götüren köprüler. Herkes farklı dil ve kelimelerden hatta hikayelerden aynı yahut benzer anlamlara ulaşabilirler. Hakikatin üzerindeki perdeyi aralayan maharetli eller. Aynı eller hakikati vicdansızca gömebilirler. Kelimeler, cümleler, üzerinde ilerledikçe, akıl teri döktükçe kollara ayrılan köprüler. Yeterince sağlam inşa edilmişlerse sizi her defasında farklı bir mecraya akıtabilirler.
Kovulmuşların Evi de benim üzerinde yolculuk yapmaktan bıkmayacağım, varılacak yer kadar sayfaları arasında demlenmekten de memnun olduğum, hayli misafirperver bir kitap. Defalarca okunmaktan, satır altları çizilmekten, yanlarına mim konulmasından, boşluklarına notlar düşülmekten yorgun düşmüş müdür bilemem ama beni yeni anlamlara ulaştırma, unutayazdıklarımı hatırlatma konusunda hala dingin bir hali var. Sancılarımın ve Dip Gürültülerimin bu denli müşterek tınılarla kelimelere büründüğünü görmek her defasında hiç üşenmeden şaşırtıyor beni. Yaşı kırk, kalbi kırık bir yazar -Ali Ayçil- ın rahminden doğan cümleler bunlar. Varoluş sebebimize dair ellerimizin hayata dokunuşlarına derinlik kazandıran kutlu sancıların dumanı satır aralarında bir boşluk bulabilirse tütüp genzimizi yaktığı denemeler. Okuduğunuzda bir hayatın sahici, rafine, yarı saydam ve geçirgen yaşanmışlıklarına, dildeş birinin her zaman başkalarıyla paylaşmaktan hazzetmeyeceği, bir başına mırıldanmışlıklarına, iç sesine şahitlik ettiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Belki de kendi adıma konuşmalıyım şimdilik.
Geçen gün hüzünbaz bir demimde yanıma yoldaş olarak almıştım bu kitabı yine.
-Bazen, dedi; daha sabahleyin kalkar kalkmaz, eski, solgun ve altımdaki çarşaf kadar buruşmuş buluyorum dünyayı. Öylesine suya konulmuş ve konulduğu bardağın içinde unutulmuş bir çiçek sapı gibi, rengi atmış yapraklarımın arasında bükülüp duruyorum ruhumu bir türlü çıkaramıyorum kapandığı evden. Belirsiz bir yüzüm oluyor bazı sabahlar, günün taze ışıkları, bu yüzün sahibinin kim olduğunu soruyor benden, bu ıssız bedeni kimin terk ettiğini. Gözlerimi tavana dikerek, beni dünyaya inmeye ayartacak kelimeler bulmaya çalışıyorum kendeime. Kekeme dil, beyhude bir uğraşla dönüyor ağzımda; bulabildiğim kelimeler, bir tembelin döşeğini kabartmaktan ileri gitmiyor. Bütün bu gece boyunca kıvrılıp durduğum o sıcak adanın içine çekiliyorum yeniden, dağınık saçlarımın altına, ölgün nabzımın kıyısına. Ama dünya, yine de kıymık gibi batıp duruyor aklıma; göğsümün üstüne uzanan o el kadar sabahla doğrulup, beni kandırmaya alışmış cesaretmin elinden tutarak insanların içine varıyorum...
Bazen, tam gün ortasında bir şaşkınlık basıyor beni, bunu anlatamam! Mesela, şehrin ayarını bozuyor cami bahçesinden sokağa sarkan güller; tesadüfen talandan kurtulmuş iki arkadaş gibi, bakışıp duruyoruz birbirimize. Sanki dünyaya gelmeden çok önce, hiç hatırlamadığım bir yerde, hafızamın kuytuluğuna atılmış bir düğüm çözülüyor bakıştıkça. Gök, benim o büyük şemsiyem gök, bakışlarımdaki hayret yüzünden uyanıp, genişliyor; kendimi bir yabancı gibi hissediyorum onun altında. ''Belki de ben burada,'' diye geçiriyorum içimden; ''belki de ben burada, ilk insanın yere bırakıldığı an unutulmasın diye, onun hayretini beklemekle görevlendirilmiş bir nöbetçiyim. Yeşermiş ekinlerden, yıkılıp kurulan kentlerden ve kopmuş onca takvim yaprağından sonra bile, hala şaşırabilir insan. Derviş Yunus gibi şaşırabilir, Kazancakis usta gibi şaşırabilir.'' Ama sonra, her biri eşyanın rengine bürünmüş, kaldırım boyu yürüyen insanların görüntüsü giriyor aramıza: Kahkahalar ve baygın bakışlar, esneyen bir yüzün dünyaya bıraktığı bıkkınlık, bir kızın bir oğlana ''git başımdan'' deyişi...
Bazen gidecek hiç bir yerim olmuyor benim, bir korkuluk gibi dikilip duruyorum insanların ortasında. Bu bayatlamış gezegende, bu ıssız hükümdarlıkta, ne kadar yer adı ve ne kadar sıfat varsa, antik bir uygarlıktan kalma ölü sözcüklere dönüşüyor. Arızalı bir pusula parlıyor güneşin alnıma değdiği yerde. Güneşin alnıma değidiği yerde bütün yönler silikleşiyor, bütün yollar dürülüyor. Amaçsızca, biribiriyle ilintisiz sayısız sorunun cevabını aramaya başlıyorum böyle vakitlerde. Tanpınar'ın yıllarını geçirdiği han odasının hangisi olduğunu mesela, inşaat işçilerinin yemek molasında ne konuştuğunu, Lois-Ferdinand Celine'in nevrotik kahramanı, Bardamu'nun bir gün hayata alışıp alışamayacağını, annemin beni düşünürken aklından ne geçtiğini... Sonra ne oluyorsa, oyuncaklarının ortasına bırakılmış bir çocuk gibi, dalgınlığımın perdesi yırtılıveriyor birden; telaşla benden başka herşeyin yerli yerinde durduğunu anlıyorum, benden başka herkesin kaçırdığım zamanın içini doldurmaya devam ettiğini! Tam o an, içimden bir arkadaşı görmek geçiyor işte, bir maçın sonucunu öğrenmek, birkaç gazete alıp bir iskemleye gömülmek. Hep böyle oluyor. Hep böyle birden bire düşüp, tekrar tırmanmaya başlıyorum dünyaya.
Bazen, akşamları, herkesin üzerine uzatıldığı kocaman bir musalla taşına benziyor gövdem; kim varsa canı benden çekiliyor sanki, kim varsa bana emanet ediyor göçmen yüzünü. Gürültünün boşalttığı meydanları bir türlü dolduramıyorum, bir türlü üstünü örtemiyorum insanlardan arta kalan hevesin. O çekilmiş güneşlerin, göz alan farların ve vitrin ışıklarının kıyısında, kimseyle selamlaşamadan günü tamamlamış bir taşralının boynu gibi incelip duruyorum. Kanıma dokunuyor ağaçların yalnız kalmış olması, parklar haddinden fazla büyüyor gözümde, evsiz bir kedinin bir banka ilişmesi aklımı kurcalıyor. Mutfakları düşünüyorum karanlığın çitlerinden geçerken, bir kadının çorbaya tuz atmasını, tencere kapakları arasından sızan sıcak buharı. Çocukluğumun cinlerini bile aradığım oluyor böyle vakitlerde, ninemin anlattığı şu kırk suratlı -henkür menkür- cana gelsin diyorum! Eski bir koku bile can şenliği olabiliyor insana, eski bir kokuya bile merhaba diyebilir insan. Yani nasıl söyleyeyim; içi boşalmış tenha bir akşamda, gidilebilecek en iyi yer çocukluğun bahçesidir. Çünkü en tanıdık kokular orada...
Bazı akşamlar senli benli oluyorum cebimdeki anahtarla, ona yaranmaya çalışıyorum, konuştuğum dahi oluyor onunla: Ya kapıyı açmazsa.../sf 13,14,15
''Dildeşinden ayrı düşen yüz türlü nağmesi de olsa; dilsizdir!'' Yol Düşleri




Ey çocuk yüzün farkındalık kokuyor ve duruşun cennetten bir fidan vakarında.

Konu: Merhaba
***
size de merhaba, bilmukabele kardeşim. selam.
Düzenleyen dilsizmutercim gün: 27/8/2009 saat: 08:38
Bağlantı »
Konu: merhaba
***
eyvallah! bir şekilde inşallah kitaplara ulaşırsınız. buna vesile olmak isterim. inş. selamlaşmak nasip olur eskisi gibi. selam ve dua.
Düzenleyen dilsizmutercim gün: 27/8/2009 saat: 08:38
Bağlantı »
Konu: ilk
Kargoda bir aksilik olmazsa ilk Ali Ayçil kitabıma bugün kavuşacağım.
Adı: Kovulmuşların Evi
***
Eyvallah! Vesile olmak hayli güzel.
İnşeallah bende uyandırdığı tat ve tefekkürden daha derin ve bereketlisine sizin için köprü olur. Oturup iştiyakla yazdığım satırlarına daha bir deydi sanki şimdi.
Bakmalar başlıklı denemesinde insan, görmeyi zamanla öğrenir ve baktıkça baktığının halleriyle yüzleşmeye başlar, diye yazar. Kendi halinde, bakmaya dair bereketli bir talim, yüzleşecek bereketli haller var sayfaları arasına sırlanmış. Ki bu kendi halindelik de ayrıca cebzedici... Selam.
Düzenleyen dilsizmutercim gün: 17/8/2009 saat: 09:10
Bağlantı »
Konu: kovulmuşlar'dan
syf,104
eline sağlık sevgili dilsizmütercim...çok güzel bir yazı olmuş...ali ayçil'in yeri başkadır bende de..
selam ve dua ile...
***
Selam can kardeşim,
herkes dahili tarihindeki tekrarlarla, doğrulup, tökezlemeleriyle harici tarihin akışına, tekrarına yol oluyor aslında. Varlığımız her dem varoluş sebebimize uygun bir tekrar olur inşeallah. Dua...
Düzenleyen dilsizmutercim gün: 17/8/2009 saat: 09:17
Bağlantı »