http://www.fileden.com/files/2007/2/25/821027/sadik%20g%C3%BCrb%C3%BCz_pencere.mp3< UçUş DeNeMeLeRi - Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu - Sayfa 3





"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Metropol Bedevisi/Arpalama ve Bulantı

// YORUMunuz için ::



Mahkum Resimleri/Hollanda

Yağmur hızlanıyor. Şehrin içme sularına karanlık damlıyor. Yine de aydınlık bir nehir kir tutmuyor. Sular çekildiğinde çürümüş, plastik kokan tortular kalıyor caddelerin ızgaralarında. Bakan geçiyor, görenin miğdesi bulanıyor. Ama modern insan kusamıyor. Atlar, fareler ve modern insanın ortak noktası kusamamak! Atlar arpalandığında, yani kasdi yahut kendi iştahları sebebiyle arpayı fazla kaçırdıklarında ayakta duramaz hale gelirler. Modern insan da benzer sorunlar yüzünden topallıyor hatta sürünüyor. Modern yaşamın zehri topuklarından başına doğru birikmeye başlıyor ve bu hal ilerlemesi gereken mecradan alıkoyuyor onu. Bünyesini, altına tuttuğu asit yağmurları da serinletmiyor. Tüm zehir tırnak uçlarında toplanıyor. Zannediyor ki tırnaklarını başka bünyelere geçirdiğinde acısı hafifileyecek. Bu yüzden hırçınlaşıp saldırganlaşıyor. Ancak acısını katlıyor bu tutumu. Zehirlenmiş bünye bana mısın demiyor. Modern insan kusamıyor! Halbu ki içinde yaşadığı dünyacıklar farelerin bile miğdesini bulandırıyor. Bulantı çözüm olmasa da içinde bulunulan durumdan hoşnutsuzluk umut vaad ediyor yine de.

İlk başta iyileşme umuduyla dolanıyor, dolanıyor insan. Ve bazen kendi paçasına dolandğını farkediyor. Sonrasında uyuşmak için çareler arıyor. Tam da bu esnada modern yaşamın eylence ve haz diye bilinçlere kodladığı, standardını tekeline aldığı şeyler de, sızlayan ayağına dolanıyor. Bir müddet onu sarıyor yaralarına. Vitrinlerde keçi boynuzları, envai çeşit dolgu kremleri her çeşit boşluğa ayrı ambalajlarda ama hep benzer bir sığılıkta... Günden güne genişleyen kara deliklerinin hep üstünü örtüyor insan. Kaçışın estetize edilmiş halleri, kısa vadeli haz soslarıyla sürülüyor ruhların hasarlı bölgelerine. Öyle ki bu kolayclığı ve haz mübtelalığını seçmeyen insanın mutlu olabileceğine inanamaz hale geliyor insan. Yine de ara ara ve daha çok geceleri gelen bulantıya mani olunamıyor.

Bu bulantı kutsal bir şey. İnsanın içinde temiz kalabilmiş ama kurumaya yüz tutmuş pınarların ara ara kabarmasıyla ortaya çıkıyor. Bu bulantıyı seviyorum. Bana insan olduğumu ve buraya ait olmadığımı hatırlatıyor. Ey şehir, bağrımıza saplamaya çalıştığın keçi boynuzlarından beriyiz! ''Yumurta ve kabuğunun çarpılarak kırıldığı güç''e şükrolsun bu bulantıdan yana... Kendini tamamlamak için ''halkanın susuzluğu''nu çekenlere selam olsun!

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek


Sondaj

// YORUMunuz için ::



Duraktayım, otobüs bekliyorum. Toplu taşıma araçlarını ve daha çok otobüsleri, göçmenler kullandığından yetkililer pek ilgilenmiyorlar. Hatta bazı güzergahlar var ki, otobüse bir Amerikalı bindiğinde pek çoklarının merak ve inceleme konusu olabiliyorlar.Öylesine soluklanmak için duraktaki tabureye oturduğunuzda nispet eder gibi daha sık geçiyorlar sanki. Fakat bu sefer gerçekten otobüs bekliyorum ve o da gelmek bilmiyor.

Beklerken yanıma orta yaşlarda bir Afro-Amerikalı bayan oturuyor. İnsanları etnik kimliklerini ön plana çıkararak algılamayı ve anlatmayı sevmiyorum ama bulunduğum şehir hayli renkli olduğundan, hepsine dair belli başlı bazı özellik ve tutumları vurgulamak için belirtmeden edemiyorum. Yoksa, kendi irademizle yaptığımız tercihler dışında hiç bir şeyin bizim değerimize olumlu yahut, olumsuz bir katkısının olmayacağı bir gerçek. Bu yüzden hala ısrarla okullarda, kurslarda kayıt yenilerken, formdaki etnik kimliğimizi seçmemizi isteyen soruya genel itibariyle zenci diye cevap vermekteyim. Zira bu sorunun kastı bir istatistik oluşturmak olsa, pekala bunu öğrencilerin ülkelerinden de yapabilirler. Hayli sorunlu bir yaklaşım ve talep bu.

Buarada yanıma oturan bayan, elimde okuduğum kitabın ne olduğunu soruyor. Kur'an, diyorum. 114 bölümden oluşuyor değil mi, diyor. Evet, diye karşılık veriyorum. Ama aslolan kaç parçadan oluştuğundan ziyade bize ne söylediğidir. Hiç okuma imkanı bulup, bulmadığını soruyorum. Okumadığını söylüyor. İnsanlar, bir kısım müslümanlar da dahil olmak üzere, böyle bazı ayrıntıları bilerek bu konuda bilgi sahibi olduklarına, özellikle de kendilerine inandırıp, bu alandaki açlıklarını susturuyorlar diye düşünüyorum. Bu esnada kendisi kitabı incelemek için müsade istiyor. Elbette deyip uzatıyorum. Her sayfasında onlarca satırın altının çizildiğini, yanlarına muhtelif işaretler koyduğumu, satır kenarlarına notlar yazdığımı görüp, ilginç diye nitelendiriyor.

Bu kardeşe de pek çokları gibi latin harflerinde bir Kur'anla karşılaşmak garip geliyor. Benimse içim burkuluyor, zihinleride inşa edilen İslam'ın sadece Araplara has bir din olduğu algısında dolayı. Elbette bunun aksine farklı bilgilere sahip olanlar bulunsa da, bir kesimin bilgisi sadece bundan ibaret. Pek çok Meksikalı kardeşimin bunca olumsuz propagandaya rağmen Muhammed peygamberin -selam üzerine olsun- varlığından bile haberdar olmadığına birebir sohbetlerimde şahitlik ettim. Gerçi bu durum avantaj haline de getirilebilir... Bir filazof mu diye soranlar oluyor mesela. Ya da Viyetnamlı bir Budist, sınıf arkadaşım, ülkesinde Felsefe bölümünü bitirdiğini ve derslerinde Kuran okuduğunu, çok güzel bir Felsefe kitabı olduğunu düşündüğünü söyemişti bir defasında. Varlıkların, kaynakların; muhatap alış şekillerimize göre bizim üzerimizdeki tesirleri de değişiyor demek ki.

Afro-Amerikalı kardeşimize dönecek olursak bana bir nevi tebliğde bulunmaya başlıyor muhabbetimizin akışı içinde. Kendisine İsa peygamberin, müslümanların da kıymetlisi olduğunu, sadece kendisinin Tanrının oğlu olduğuna inanmadığımızı belirtiyorum. Sesini daha ciddi bir tona büründürerek, eğer böyle gidersem, ne kadar iyi biri olsam da, günahkarlardan olacağımı ve cehenneme gideceğimi söylüyor. Tebessüm ediyorum. Hatalarım olsa da, hayatımda kimseyi incitmemeye çalıştığım, İsa peygambere kıymet verdiğim halde -hatta Hristiyanlardan çok:) zira hak ettiği değerden ''fazlasını'' vererek de zulmedilmiş oluyor varoluş anlamına-, sırf kendisi hakkında farklı bir kanaate sahibim ve Tanrının oğlu olduğunu düşünmüyorum diye tüm erdemlerimi/zi/n, insani emeklerimi/zi/n boşa gitmesi fikrinin ne kadar adil olduğunu soruyorum. Cevap vermek yerine söylediklerini tekrarlamayı tercih ediyor. Biraz daha devam ediyoruz benim binmem gereken araç gelene dek. Son olarak kendisine Kuran'ı okumasını tavsiye ediyorum. En azından neyi reddettiğini bilmesi için bunun önemli olduğunu söyleyip, tokalaşıp vedalaşıyorum.

Sonra yol boyunca konuşmamızı düşünüyorum. Gerçekten hiç adil bulmuyorum bu yaklaşımı. Bu diyaloğu bir de tersten okuyorum zihnimde. Muhatapların yerlerini değiştiriyorum... Sonrasında Mümin, Müttaki, Kafir kavramları hakkında yeniden bir sağlamanın ardına düşüyorum.

Dilsizmütercim

Mackinac

// YORUMunuz için ::


Mackinac

Bazen insanın kendisiyle arasına bir mesafe girmeye başlar. Zamanın hızına göre adımları kısa kalır. Ben de şimdilerde ''uzun kalan tanrı misafiri, daha çok içsel, bir fetret''i en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyorum ki, akleden kalbimdeki misafirperverliği kıskanıp inşirah da uğrasın beldeme. Nasırlı parmakların bile hissedebildiği türden, kapı gıcırtısı gibi iç gıcıklayıcı, pütürlü bir yolda ilerlerken bulabiliyorsunuz kendinizi iç ya da dış dünyanızda. Üstüne üstlük, bir de insanların pütürlü kısımlarıyla ovularak törpüleniyor kelimeleriniz. Hal böyle olunca da dilsizliğinizin demirine su veriyor zaman. Sükutun yapraklarını yola yola bir çığlık kabarıyor kursağınızda. Asrın pençeleriyle açılmış yarıklarınızdan sızıyor tüm bunlar. O yarıklar ki gecelerin kırılgan parmaklarıyla kanırtılıp duruyorlar gözlerden ırak demlerinizde.

Öznesi, yüklemi, yerli yerinde bir cümle kurmaktı niyetim yola çıkarken. Eyleme dökebileceğim sağlam bir cümle, sağlam bir muhasebe. Bir formül bilmiyor/d/um bunun için. Sadece yola koyuldum daha bir derinlemesine tefekkür edebilmek niyetiyle. Sürekli ruhunuzun pullarının döküldüğü mekandan uzaklaşıp, yolcuğun gölgesinde daha bir serin düşünebilmek muradıyla... Kurabildim mi derseniz o cümleyi, en azından sağlam bir yerde, soluklanabileceğim bir virgüle kadar geldim diyebilirim size. İçimde ve dışımda sabrın eskiyen pazenlerini değiştirmeye dair bir eylem/di bu.

Haritadan bir yer seçtim. Mackinac diye bir ada ve civarı. Yaklaşık 400 küsur mil mesafedeydi bulunduğum şehirden. Atlayıp bir vesaite planlamadan yolculuk yapmayalı uzun zaman olmuştu. Hayli iyi geldi ruhumun pütürlü, birbirine sürtündükçe derinlerime dokunup, kendi kendini yaralayan yerlerine. Yollara düşmek için yola çıkmanın, gurbette gidecek pek bir kimsesi, varacak bir yeri olmayan biri için fazlasıyla anlamlı olduğu söylenebilir.




İnsanoğlu aslında köprülerden geçerken gayet dikkatili, diye düşündüm köprünün üzerindeyken. Genelde köprüden önceki son çıkışlarda afallıyoruz. Aslına bakarsak en çok düz yollarda tökezleyip düşüyoruz. Toplasanız bu ufak, önemsemediğimiz düşüşleri belki de derin bir uçurum mesabesine denk düşecektir.

Korkmadın mı köprüden geçerken, dedi bir dost. Manzara o kadar güzeldi ki,  insanı uyuşturuyordu sanki. Kendimi boşluğa salıp, aşağıdaki nehire bırakasım geldi.




Bu da bir çeşit su değirmeni. Lakin buğday öğütmek yerine içerisine kurulmuş bir sistem sayesinde suyun gücüyle odun kesiyor. Ve sanırım broşürde gösterildiğine göre kesilen büyük gövdeli ağaçlar eskiden nehir vasıtasıyla farklı yerlere ulaştırılıyormuş.




Doğu ülkelerinden birinde, yahut Türkiye'nin doğusunda böylesi bir yolculuk yapmış olsaydım kim bilir kimlerin hayatına dokunur, kimlerin kaderinden pay alırdım. Nicelerinin hikayesine girer, pek çoklarının hikayeme ilişip, kalbimde yer etmelerine şahitlik ederdim. Oysa burada belki de benim nasibime birkaç selamlaşmadan öte kimsecikler düşmedi. İnsanlar büyük şehirlerden küçük kasabalara, birbirlerine dokunmadan fakat birbirlerine çok yakın bir mesafede kendi yörüngelerinde dönüp durmaktalar burada. Her gece köpüren bir deniz gibi şehir posasını bırakıyor zamana. Kimileri hayatın rahmine yapıştıkları yerden düşüyor, kimileriyse yeni yeni tutunuyorlar. Ama ekseriyetle yalnız...

Sadece bir sanat sergisini gezdiğim Grand Rapids ismindeki küçük şehirde pek çok defa bir Amerikalı ve bir Afro-Amerikalıyı aynı araç içinde yan yana çiftler olarak görmek şaşırtıcıydı. Zira hala Amerikalılar ile Afro-Amerikalılar'ın evlilik oranı diğer ülkelerden insanlarla evliliklerinin aksine %1 oranında seyrediyor diye işlemiştik derste.


Bir sincap yol üzerinden geçen elektrik tellerinden karşıdan karşıya geçiyor. Kimsenin yüreği ağzına gelmiyor. Aynı dem bir cambaz ip üstünde terliyor, herkes yine soğuk kanlı. Çok para ediyor zira onun sendelemesi de, düşmesi de. Bir insan düz yolda ilerliyor, kimsenin yüreği ağzında değil. Oysa ki en fazla endişelenmeyi o hak ediyor-Bu da parkta gördüğüm sincabın söylediği olsun...






Cadillac diye bir kasabadan geçti yolum. Kısa bir yemek molası sırasında bu ismin nereden geldiğini merak edip sordum etraftakilerden birine. Bana bu ismin eski bir Kızıl Derili şefinin ismi olduğunu söylediler. Ne ilginç, önce öldürüp sonra anısına isimlerini şehir ve kasabalara vermek. Kendisi hayattayken heykellerini diktiren diktatör zihniyet kadar ironik bir eylem. Yine Mackinac'ta bir Kızıl Derili müzesini gezme imkanım oldu. Bahçesinde elinde incil bir aziz heykeli, içeride birkaç sembolik bilgi dışında sadece ticaret amaçlı açılmış bir mekan. Katlettikleri insanlardan ve kültürlerinden lütfedip geriye bıraktıkları birkaç sembolik şeyin ticaretini yapma arzusu insanın bir yerde mğdesini bulandırıyor. O kadar bilgi arasından sunulan göstermelik şeyler insanların aslında yaşananları bildiklerini düşünmeleri sebebiyle gerçeğe ulaşma iştiyaklarının da önüne geçiyor böylelikle.

 




Bu ufak kulube de bir evin bahçesindeydi. Depovari bir yer. Ama çok eski püskü ve bakımsız da olsa masalsı bir havası vardı. Sizinle de paylaşmak istedim. Şimdilerde masa üstümü şenlenlendiriyorum kendisiyle...





Bu kayanın fotoğrafını çekerken de neredeyse bir yılana basıyordum. Yılan ayak ucumdan hızla kayaların arasına kaçtı. Bir dostum yakınlarda kendisine ''şerbetli'' denilen kişilerden bahsedip, bana atıfta bulunmuştu latifeyle. Bu yılan vakasından sonra ben de kayaya şerbetli kaya deyiverdim. Üzerindeki latif izle daha güzel bir ismi de hak etmiyor değil gerçi...




Bu bank da yolculuğumdaki son durağım diyebilirim. Bakmaya kıyamadığım bir aralıktan göğü yoklamak istedim burada oturup. Ve ardından bir niyaz yükseltmek göğün sahibine. Belki de böylelikle bir düğümü çözüp alnımın kırışıklıklarından, bir tebessüme bağlayabil/ir/dim.

Gökten bir su indirdi de vadiler, kendi miktarlarınca sel olup aktılar. Sel de suyun yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir zinet eşyası veya bir değerli mal yapmak için, ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir. İşte Allah hak ile batılı böyle çarpıştırır. Fakat köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. İşte Allah böyle misaller verir. Ra'd 17




Bu da yola koyulmadan hemen önce Chiacago'da karşılaştığım bir araç. İçine park banklarından monte etmişler, fotoğraflara bakılırsa sahibi hayli otantik yaşlı bir adam. Pek çok kutuda kara kalem resim arşivleri vardı kapalı kapısının camından görebildiğim kadarıyla. Pencerelerinde de muhtelif şarkıcı, şair, düşünür ve benzerlerinin karikatürvari resimleri hayli dikkat çekiciydi. Belli saatlerde arabanın açıldığı yazıyordu. Nasip olur da tekrar denk gelirsem tadı damağımda kalmış merakı giderip aklımı doyuracağım bu konuda. İnşeallah sizinle de paylaşırım. Virgülüne kadar geldiğim cümleye dair hasbihal de başka bir vakte kalsın...

Dilsizmütercim


Kanatların Zekatı Ayaklar Üzerinde Durabilmek!

// YORUMunuz için ::

yukarıdan çekim olduğu için daha çok güvercine benziyor

ve tüysüz kısımları da kanatlarının altında kalmış gözükmüyor ama,

tam boyut için tıklayınız

Bugün tam işe gitme vaktinde telefon çaldı işten izinli olduğum söylendi. Daha erken haberdar etmeleri iyi olurdu ama bu izin; dün gece evimde ağırladığım kuşcağıza yarayacak diye sevindim yine de. Dün okul önündeki işlek caddeye düşmüş çırpınırken rastlayıp, bir müddet avucumda tuttuğum ve yanına az bir azıkla korunaklı bir yere bıraktığım kuş baktım ki okul çıkışında hala bıraktığım yerde tir tir titriyor çiçeklerin altında yumulmuş bir vaziyette, buralar bilhassa geceleri hala çok soğuk olduğundan açık alanda bırakmaya kıyamadım, aldım yol boyunca avucumda tutar vaziyette eve getirdim. Eski bir ayakkabı kutusu belki annesinin yuvası kadar rahat değildi ama yine de pek tekin olmayan okul semtinde birilerinin oyuncağı olmasından iyidir diye düşündüm. Umarım o da benimle benzer bir hissiyata kapılmıştır.

Üzerinde uzun uzun duramadığı narin ayakları, yarısı bitmemiş, ara ara kırpık kırpık tüyleriyle garibim kelaynakgillerden gibi duruyordu. Avucumda önce hızla, pır pır attı yüreği, biraz çırpındı sonra emniyette olduğunu farkedip gömüldü iyice avuçlarıma. Kafasını içeri içeri büküp yakaza bir hale doğru seyirdi. Bir iki hapışırdı, sonra uykuya daldı. Gece görüştüğüm dostlardan biri kuş gribi olmasın yahu bu dese de yavrucağı bağrımıza bastık:) Sabah baktım ki hayli huzursuz bir çırpınış içinde, uçamayan bedenine karşın görünmez kanatları içinde bulunduğu ufak kutuya çarpıp çarpıp duruyor. Tekrar avuçlarıma alıp dışarıda uçuş denemeleri yapmasına yardım etmeye karar verdim. Aslında akşam kendisine uyku öncesi masal niyetine blogdaki uçuş denemeleri kategorisindeki hikayeleri okumayı düşünüyordum ama hemencecik uykuya dalınca bu fikrimden vazgeçtim. Zaten onlar benim üzerimde bile zor işe yarıyorlar diye hayıflandım. Evin arkasındaki yeşillik alanda bir kaç başarısız denemeden sonra birlikte dinlenmeye koyulduk. O uçamadı ben yoruldum. O ayaklarını sürüdü benim kanatlarım sızladı.


Sonra yolda karşılaştığım bir müslüman kardeşten yakınlardaki bir hayvan hastanesinin adresini aldım. Kuşcağızın görünür bir yarası olmadığından geze geze yolumuza devam ettik. Hastanenin kapısında yarım metreden büyük bir kaplumbağa karşıladı bizi. Görevli bayana durumu anlatınca bana yabani hayvanlarla ilgili bir birimin telefonunu verdi. Ben de hemen aradım. Telefonla yardımcı olan kişi, tarife göre; bulduğum yabani hayvanın belirgin bir yaralanması yoksa yoldan uzak bir yere bırakmamın uygun olacağını zira bu kuşların uçmadan evvel 2 hafta kadar toprakta kaldıklarını söyledi. Bırakmaya kıyamadığımı, kedilere yem olmasından endişe ettiğimi söyledim. Bu süreci tamamlaması gerek, kedilere yem olması da elbette bir ihtimal, dedi. Haklıydı, değil uçamayan, uçabilen kuşların bile böyle bir kadere sahip olma ihtimalleri vardı elbette. Yuvadan düşmüş de olsa, yabani olduğu için yoldan uzakta bu evreyi geçirebileceğini, ekledi. Kendsine teşekkür ettikten sonra, gerisin geriye uçuş denemesi yaptığımız parka gidip kendisine nehrin kıyısında korunaklı bir yer bulduk. Daha ben ayrılmadan gagasıyla toprağı eşelemeye başlamıştı bile. Dualarla veda ettim kaderdaşıma...

Düşündüm... Kuşların bile uçmadan önce kanatlarının zekatını vermesi gerekiyor/du toprakta kaldığı, ayaklarına bel bağladığı bu sureçle. Ne garip... Ödemeye çalıştığım/ız zekat/ları düşünüp biraz serinledim bu vesileyle, zekatın ardından kalacak/gelecek olanın arınmasına dua ederek... Dedim; şükredileceklerin sabır zekatı bu kadar ise, şimdiye dek yaşadıklarımızdan öte, Rabb'in lutfedecekleri ne bereketlidir kim bilir. Yeter ki hakkını verelim ödenmesi gereken bedellerin.

Dilsizmütercim:Meyem Rabia Taşbilek

 

Yoldaşım Bir Şiir/Sebeb-i Telif

// YORUMunuz için ::


başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı meselâ
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına.
yağmur mahvoluyor çarparak
kendini parçalıyor mâşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı mağrur
silkiniyor vuran her damlayla.

başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilkönce damarlarımızda duyuyoruz çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
bize ait olan ne kadar uzakta!

başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
"üstümde yıldızlı gök" demişti könisberg'li
"içerimde ahlâk yasası".
yasa mı? kimin için? neyi berkitir yasa?
ister gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
girmem, girmedim mangalara
yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.

başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
tek başınayız.

diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, herbirimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.

İsmet Özel

*Yolculuktayım, ıraklığıma bir kaç yüz mil daha ekledim...

Selam olsun dostlara, bereketli bir tefekkür için dua beklerim...

Dilsizmütercim

[motorlu kus hayiflanmasi]

// YORUMunuz için ::


*Bir agackakan kiralamali ya da satin almali. Tam kafamizin uzerine kondurmali. Hem aklimizdaki kurtlari temizler hem de arada bazi seyleri basimiza kakar, unutmamamiz icin...

*Merak ediyorum ziyaretci arkadaslarim arasinda benim gibi Cahit Zarifoglu'nun Motorlu Kus kitabiyla buyuyen kac kisi var.

 

 

« Önceki :: Sonraki »