http://www.fileden.com/files/2007/2/25/821027/sadik%20g%C3%BCrb%C3%BCz_pencere.mp3< KEVGiR - Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu - Sayfa 3





"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

ax...

// YORUMunuz için ::



Efendim,


sen bir çölü yeşertiyordun;

biz ise nerede bir yeşerti görsek hemen çöle döndürüyoruz.

Yani hemen kirletiyoruz büyümekte olanı,

hemen başında bitiyoruz boy veren bir sürgünün

Herkesin elinde bir keski, herkesin gözleri arzudan kan çanağı.

Bize boynunu uzatmasını telkin ediyoruz

her yeni çıkan sürgüne.

Boyunun bizde daha da uzayacağına inandırıyoruz onu.

Sonra bahaneler arıyoruz bütün bu yaptıklarımıza,

insancıl meşruluklar.

"çok incitilmiştik" diyoruz mesela;

"böyle bir ruh kıyımına ihtiyacımız vardı!"

Biz merhametin merheminden nasipdar değiliz;

yaralanan yerlerimizi başkalarının derisini yırtarak sarıyoruz...



Efendim,


İçimiz karmakarışık.

Hangi günahın, hangi ağrımıza daha iyi geleceğini yazan

-reçeteler tutuşturuluyor elimize.

Artık yalnızlık nedir çok iyi biliyoruz.

Ama yine de içimizde mahcup bir yer var.

İçimizde bir yer,

senden bahsedilince,bir çocuk gibi başlıyor kıpraşmaya.

o yer aşkına!

ali ayçil

ceviz sandıklar ve para kasaları
kitabından

Ey Kavmim!/Halil Cibran

// YORUMunuz için ::

Geçtiğim şehirlerden birinde denk geldiğim karma sanat sergisinde beni hayli etkileyen bir resim. Ebat küçülünce biraz anlam buğulanmış ama dikkatinizi ortadaki fare kapanına özellikle çekmek isterim.

Ey Kavmim
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvin. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını, Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanrı'ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kızıldenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti İsa'yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena'yı 'fahişe' diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı, İncil'i, Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvin. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kızıldeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.  

Halil Cibran



Gündüz Yarasaları

// YORUMunuz için ::



mahkum resimleri

i.

neyiz ki biz?
ilk ışınları görününce güneşin,
kaparız tepenin gözkapaklarını--
çam değiliz ki, kollarımız açık
ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
tanımayız alacakaranlığı delen,
tepelerin arasından seçen bakışı.--
kör olmuş ışıktan gözlerimiz.
gündüz yarasalarıyız biz.

ii.

geceyi düşleriz gündüzken,
geceyken de gündüzü--
yitirebileceklerimiz yitiktir
onlardan uzaktayken -- ama
özleriz, döneriz yeniden
yitirmeden
yitirebileceklerimizi
yitiremediklerimize.
yitirebilirdik, deriz;
ama yalnızca bir fiil çekimi bu--
tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
gündüz yarasalarıyız biz.

iii.

sağlamdır düşünce temellerimiz,
ama altlarında kist vardır, sonra kum--
dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
taştan duvarlarımızla, dimdik
ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
kaydırır temellerimizi hemen.
duyarız yerçekimini hemen,
titreriz. sımsıkı, gergin
bağlar vardır
düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
ya temelsizse temeli
bütün bu bağları
bağlayan
bağın?
bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
gündüz yarasalarıyız biz.

iv.

yapacaklarımız vardır kocaman,
kocaman başarılar, yüce çağrılar; ama,
tutmadığımız bir eldedir aklımız,
bir son selamda, biz aceledeyken gönderilen--
nedir ki acelemiz, niyedir ki?
camın boşluğunu arayan kocaman
pervaneler gibi, kanat çırpan
ışığa ulaşmak için
çırpınan, camı kıracakmış gibi--
düşmanımızdır oysa ışık bizim,
kanatlarımızı yakan, kavuran--
aradığımız --ışıkta-- nedir ki?
ışıktan gelir ölümümüz.
gündüz yarasalarıyız biz.

v.

hep bir dimdik, dümdüz dürüstlüktür duyduğumuz,
ama bir kuşku kurdu kıvır kıvır kemirir köklerimizi--
nasıl da kolaydır yalanlarımız, uydurmalarımız,
nasıl da rahat. iç sızlaması nedir bilmeyiz;
başedilemez gerçeklerimiz hazırdır çünkü hep--
kozasında mışıl mışıl kanat takınır tırtılımız,
sindire sindire yapraklarımızda açtığı delikleri.
övünürüz delik deşik, bölük pörçük
yeşilliğimizle -- yenmiş bitmiştir oysa
büyüme noktalarımız, su çekmez artık
kök uçlarımız, dökülüp gitmiştir
taç yapraklarımız artık.
nasıl da yabancı topraktan baş uzatmış taze fide bize.
gündüz yarasalarıyız biz./...

Oruç Aruoba



Çağın Havarisine Mektup

// YORUMunuz için ::


Ey çocuk

ey yanağında felaket gamzeleri açan

gelişin bir deprem olsun toprak yarılsın

ve ellerin zekeriyyanın avuçlarında

adansın mutlak olana

sonra bir haber gelse ikindi serinliğinde

çağımın meryemine o adayan anneye

güneşi altında taşıyan kuşunuz süzüldü rabbine

muştular gitsin kulaktan kulağa

cennet yeniden dirilsin ruhlarda



ey havari uygar çarmıha gerilse de bedenin

balözünü doldur peteğe

yürek terlesin gözyaşı akıt bu sevdaya

onurlu başını yükselt göğe kurban ol rabbine

yeterki bu din çekilmesin çarmıha



ihanet var furkan olana

ve beyinler felçli kerim olana

bu zulüm az mı gelir yoksa

önce gidenler nerde kaldılar

özledim havarileri

onlardı kitaba aşkla bağlanan

nerde kaldılar

aşk merhamet ateşini yakanlar

nerde kaldılar



mumyalanmış roma işte amerika

özgür bedenlere zincir düşünülür

hıristiyanlığa benzer islam sunulur

biz susarsak yıkılır ümmet tufan olur

ey havari çekilsen de filistin askısına

kurban olmak ne güzel

ölümü güzel gösteren rabbine

tek furkan olan Kur'an çekilmesin çarmıha.


Bünyamin Doğruer

Önce Kendime/Seçmece

// YORUMunuz için ::




''Efsaneler varlığa soru sormakla aşılabilir, soru sormak aklın dindarlığdır.'' Heidegger

ANIMSANMASI GEREKEN EN TEMEL ŞEY-lerden biri- hayatın diyalektik olduğudur. O ikilikler aracılığıyla var olur, o zıtlar arasındaki bir ritimdir. Sonsuza kadar mutlu olamazsın, aksi taktirde mutluluk tüm anlamını yitirecektir. Sonsuza kadar ahenk içerisinde kalamazsın, aksi taktirde ahengin farkında olamayacaksın. Ahengi tekrar tekrar uyumsuzluk tekip etmek zorundadır ve mutluluğu tekrar tekrar mutsuzluk takip etmek zorundadır. Her zevkin kendi acısı vardır ve her acının kendi zevki varıdr.
Kişi bu ikiliği anlamadığı sürece gereksiz bir ıstırabın içerisinde kalır.
Tüm ıstırabı ve tüm kendinden geçiren zevkleriyle bütünü kabul et. İmkansız olanı isteme; sadece kendinden geçirecek zevklerin olmasını ve hiç ıstırap olmamasını arzulama. Kendinden geçirici zevkler tek başına var olmaz , onların kontrasta ihtiyacı vardır.
(Osho)

''...Ağır ağır ölür, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar...''

Pablo Neruda

"İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişlerse ötekine sağır." 

Şivekar' ın Yolculuğudur

../

eskiler aramaz, iz sürerdi.

bilirlerdi evet'le hayır arasına belki

sokulduğunda

felaket gelir.

noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden

nelerin koptuğu besbelli.

dağılmak eskilerin dilinde

ufalanmak anlamına gelirdi

iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için

biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz

korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.

şivekar korkmadı kaybolmaktan

daldı çokluğa can havliyle

dedi bulsam da hüsnü yusuf'u

onun gibi kaybolsam keşke.

kaç yıl geçirdi şivekar arayış içinde?

neler yaşadı?

biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.

saklarız

arayan ve arayışın süre gittiği ortamın

yek diğerinden ne paylar aldığını.

dünyada

çözülürse dünyayı

ıssız kılacak bir çelişki vardı

bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan

taraf olunduğunda.

aradı hüsnü yusuf'u şivekar

hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin

susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.

yalnız arayan bilir acımasını

aramamak acımamak demektir

küçümsenecekse

memnuniyet küçümsenmelidir

dünyanın dönmekten memnuniyeti

/..

İsmet Özel/Bir Yusuf Masalı/3. Bab


PEYGAMBERLER HARİKALAR DİYARINDA

// YORUMunuz için ::



Peygamber Harikalar Diyarında

Alis Harikalar Diyarında” (Alice’s Adventures in Wonderland), Lewis Carroll mahlasını kullanan Charles Lutwitge Dodgson tarafından 1865 yalında yazılan bir çocuk romanı… Roman, Alis adında bir kız çocuğunun, bir tavşan deliğinden geçerek girdiği fantastik bir dünyada başından geçen hikayeleri anlatır…

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Türkiye’nin en büyük kentsel parkı olma özelliğini taşıyan çocuk parkının ismi de buradan mülhem ‘Harikalar Diyarı’…

Parkın en ilgi çeken köşelerinden biri ise çocukların rüyalarını süsleyen masal kahramanlarının heykellerinin bulunduğu Masal Adası... Çocuklar için Nasrettin Hoca, Keloğlan, Red Kit, Şirinler, Gülliver, Asteriks, Taş Devri, Pinokyo, Kırmızı Başlıklı Kız, Walt Disney gibi masal kahramanlarının büst yerleri oluşturulmuş…

Ee ne olmuş diyeceksiniz…

Şu: Ne hicri ne de miladi tarihi bile uymayan ve tamamen bir kurgu olan “Kutlu Doğum Etkinlikleri”nin çoğunda Peygamberimiz tam bir ‘harikalar diyarı’ kıvamında anlatılıyor.

Hiç gitmem bu tür toplantılara.

Ama bu sene bazılarına gittim, gözlerimle gördüm, duydum.

Bu etkinlikler vesilesiyle peygamberimizi bir ‘gerçek hayat örnekliği’ olarak anlatmaya çalışanları kastetmiyorum. Onların gayretini görmezden gelecek de değilim. Ama gördüklerim ve duyduklarım üzerine konuşuyorum.

Aslında bu tür anlatılara pek suç da bulamıyorum. Ne yapsın garibim bütün dini kitaplar peygamberleri öyle anlatıyor. Vaizlerimiz de orada ne bulduysa çıkıp vaazını veriyor.

Dini kültürümüzde peygamberlerin bir harikalar diyarı kahramanı gibi anlatılması ne derece doğru?

Sanki bir masal adasında yaşıyorlar… Çizgi filmlerdeki gibi uçan kaçan, tavşan deliğinden geçen, kayadan deve çıkaran, balığın karnında yaşayan, ateşe atılınca yanmayan, gökten kanatlı koç inen, denizleri yaran, ölüleri dirilten, gezegenlere yolculuğa çıkan fantastik bir dünya…

Çocukluğunuzdan beri duymuşsunuzdur. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin harikalar diyarı parkı gibi Diyanet de benzer bir park açsa ve oraya peygamberlerin yaşadığı masal adası benzeri bir ada yapsa sanırım farkı olmaz.

***

Doğru, dini dünya biraz da fantastik bir dünyadır. Böyle fantastik masal kahramanları üzerinden insanların “inanmaya” alıştırıldığını, mevcudu aşabilme azminin gösterildiğini söyleyebilirsiniz. Evet, bu bir yöntem olabilir. Zaten masallar biraz da bunun için vardır.

Dinin, peygamber masalları üzerinden “büyükler için de” bunu yapmaya çalıştığını söylerseniz, işte orada durun derim.

Hangi din, hangi peygamber? diye sorarım.

Tamam, önceki dinlerde böyle şeyler çok. Fakat bu dinleri reforma uğratmak, harikalar diyarını yaşayan/yaşanan bir diyara dönüştürmek, bunun için de dini dünyaya reel, rasyonel ve praksis bir bakış açısı getirmek esas ‘misyonu’ olan “gerçek hayat dini İslam” söz konusu olduğunda bu geçersizdir!

Aksi halde İslam’ı fena halde ıskalamış olursunuz.

***

Bu açıdan bakıldığında “alemlere rahmet” olarak gönderilen yani insanlıkta sevgi ve merhameti yaymak/yerleştirmek/yaşamak/yaşatmak için gönderilen “Allah’ın kulu ve elçisi” bir harikalar diyarı kahramanı değildir!

Bir tavşan deliğinden geçerek masal adasına gitmiş ve orada fantastik bir hayat sürmüş değildir. Doğduğunda ne Kisra’nın ateşi sönmüş, ne Bizans’ın gölleri kurumuş, ne de yıldız kaymıştır.

Hepimiz gibi bir “beşer olarak doğduğunda hiçbir şey olmuş değildir.

Kainat onun ‘yüzü suyu hürmetine’ de yaratılmış değildir.

Kur’an kainatın hangi şeyden ve ne amaçla yaratıldığını açık açık söyler.

Bunlar, “Hristıyanların İsa’yı aşırı sözlerle övmesi gibi siz de bani aşırı sözlerle övmeyin” sözünden de anlaşılacağı gibi ‘kraldan fazla kralcı’ kesilip hem Kur’an’a aldırış etmeme ve hem de peygamberin uyarılarını dinlememedir.

Bu ümmet önceki ümmetlerin ‘keler deliğinden geçse geçmesi’ gibi adım adım onları izlemiş ve ne yazık ki bunları yapmıştır.

Yanlış olan bunları hala sürdürmek, Kur’an’ın tabiri ile kendini kınayan nefs (nefsu’l-levvâme) yani özeleştiri yapabilen kişilik olamamak, dinî kültürümüzdeki hurafeleri ‘levm’ etmeye yanaşmamak ve hatta bunlardan maddi ve manevi menfaat beklemeye kalkmaktır.

Oysa…

Ne olduysa onun ‘öksüz yüreğinde’ olmuştur. Esasında Muhammed, insanlığa dair esaslı sorular ve büyük arayışlar içinde çıktığı, derin vicdani sorgulamalar ve metafizik gerilimler yaşadığı “Hira” da dünyaya gelmiştir. Oradan şehre inmiş, büyük hareketini başlatmış, iddialarının arkasında durmuş, Bedir’de, Uhut’da vuruşa vuruşa tarihin meydanına çıkmış, böyle böyle ‘doğmuş’tur!

Allah’ın iradesi bir öksüzün vicdanında dile gelmiş, oradan insanlığa seslenmiştir.

Bu, tamamen bir gerçek hayat öyküsüdür.

Hepimizin bir benzerini yaşayabileceği bir yaşam hamlesi…

Onun için “Allah’ın kulu ve elçisi” nde bizim için güzel örnek (usve-i hasene) vardır.

Oysa hiçbir harikalar diyarı kahramanı örnek alınamaz.

***

Hz. Peygamber’in kim olduğu, en iyi, ezanda anlatılır; “Şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir!”

Bu cümle ikişer kereden günde beş kez 72 bin cami minaresinden tekrar edilir.

Türkiye semalarıyla birlikte tüm İslam dünyası semaları bu sözlerle inler.

Türkiye’de günde 72x5= 360x2= 720 bin kez “Muhammed Allah’ın elçisidir!” sözünü duyarız, sadece bir günde!

Bu, Kur’an’ın söylediğine tamamen uygun yüksek sesle haykırıştır.

Çünkü “Muhammed” ismi Kur’an da dört yerde geçer. Üçünde ezandakiyle aynı; ‘Muhammed Allah’ın elçisidir” der (Al-i İmran; 144, Ahzab; 40, Fetih; 29), birinde de “Muhammed’e indirilen” denir. (Muhammed; 2).

Hatta birinde “Muhammed, Allah’ın elçisinden ‘başkası’ değildir!” denerek “başkası” değil; sadece “elçi” (resul) olduğu ısrarla vurgulanır. (Al-i İmran; 144).

Bir çok yerde de ısrarla onun bir mecnun (gizli güçlerle irtibatı olan, tılsımcı, muskacı), şâirkâhin (gelecekten haber veren, şifreci), sihirbaz (büyücü, falcı), muallem (öğretilmiş, beyni yıkanmış) olmadığı vurgulanır. (Tekvir; 22, Hakka; 41-42 Müddesir; 24, Duhan; 14, Tur; 29). (kelime büyüleriyle hayal kuran),

Peygamberimizin bizzat daha sağlında bu konularda uyarılarda bulunduğunu görüyoruz.

İleride olacakları sezmiş olmalı ki “Hakkımda, Hıristiyanların Meryem oğlu İsa`ya yaptıkları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir kulum. Benim için ‘Allah`ın kulu ve elçisi’ deyin.” diye özellikle tembihlemiş (Buhari; EnbiyaŞemail 55, Kütüb-i sitte; Medh 5392). 44, Tırmizi;

Ya da şu rivayetteki gibi: “Beni Amir heyetiyle Allah’ın elçisinin yanına gitmiştik. ‘Sen bizim efendimizsin!’ diye hitap ettik. “Efendi, Allah`tır!” buyurdular. Biz “Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!” dedik. Bize “Hepsi bu kadar. Sakın Şeytan sizi uçurmasın” buyurdular. (Kütüb-i sitte; Medh 5391).

Görüldügü gibi hep o ezandaki cümle vurgulanıyor; Muhammed Allah’ın elçisidir!

Peki, neden?

Çünkü…

1- Peygamberlik, mecnunluk, kâhinlik, şâirlik, sihirbazlık, muallemlik, ruhbanlık ve din adamlığı ile daima karıştırılmıştır. Hala da öyledir.

2- Kur’an bütün bunları reforma uğratarak Sami/Arap muhayyilesindeki peygamberliğe reel, rasyonel, praksis (gerçekçi, makul, pratik; hayata dönük) bir yaklaşım getirmiştir.

Bunların farkında değilseniz peygamberi harikalar diyarında dolandırır, eski peygamberlik anlayışı ile karıştırır, böylece bir masal kahramanı haline getirmiş olursunuz. Nitekim ‘sorgulanmamış’ dinî kültürümüzün bunu başardığını (!) görüyoruz.

***

Şöyle ki:

Peygamberin sağlığında inkarcıların sürekli istedikleri; yerlerden pınar fışkırtmak, Uhud dağını altın yapmak, ayı yarmak, parmaklarından su akıtmak, bir kap hurma ile binlerce kişiyi doyurmak, gelecekte kimin başına ne geleceğini haber vermek gibi bir çok mecnunluk, kâhinlik, sihirbazlık ve muallemlik gösterilerinin, vefatından sonra bizzat Müslümanlar tarafından ona yaptırıldığını görüyoruz.

İnkarcıların “Bu ne biçim peygamber; yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor!” (Furkan; 7) sözünü bizzat Müslümanlar da söyler hale gelmişlerdir. Halbuki Kur’an sadece Abdullah’ın oğlu Muhammed’in değil; bütün peygamberlerin böyle olduğunu söyler; “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı.” (Furkan; 20).

Demek ki beklenti hiç değişmiyor.

İnkarcıların bütün taleplerinin, sonraki yıllardaki kimi ‘sorgulanmamış’ kaynaklarca peygambere isnad edilmiş olması dehşet verici, dramatik ve bir o kadar da hazin bir durumdur.

Kur’an der ki: “(Muhammed) Rabbinden bize bir mucize getirmeli değil miydi?’ diyorlar. Önceki sahifelerde de yer alan söze dayalı apaçık delil (Kur’an) gelmedi mi?” (Taha; 133).

Kur’an bas bas bağırır: “Diyorlar ki: ‘Yerden bir pınar fışkırtmadıkça…Hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe yapıp aralarından çaylar akıtmadıkça…Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşürmedikçe…. Veya Allah’ı ve melekleri karşımıza açıkça getirmedikçe… Altından bir evin olmadıkça ya da gökyüzüne çıkıp oradan bize özel bir mektup getirmedikçe sana inanmayacağız!’ Söyle onlara: ‘Rabbimin şanı yücedir. Ben sadece bir beşer, sadece bir elçiyim.’ (Zaten) kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni (işte bu)‘Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?’ demelerinden başka bir şey değildir…” (İsra; 90-94).

Durum buyken inkarcılarla aynı ağızla bizzat Müslümanların ‘Sadece bir beşer, sadece bir elçi’Mucizât-ı Ahmediye” yarışına girmeleri de ne oluyor? yetmez, buna inanamayız; ayı yarmalı, parmaklarından su akıtmalı, odunu yanına çağırdığında gelmeli, tükürüğü deva, idrarı şifa olmalı ki peygamber olduğuna inanalım!” dercesine

Bunların inkarcıların taleplerinden ne farkı var?

Sadece bir beşer, sadece bir elçi olsa -ki öyle- inanmayacak mısınız?

***

İnanamıyor olunmalı ki düzmüş de düzmüşler:

Mecnunluk yapmış: Cinlerle konuşmuş! Hani o cinlerle konuşan değildi? Nusaybin’den gelen ve cinlere inanan yabancı bir heyetle görüşmesini cinlerin kendisi sanıyor garibim!

Kâhinlik yapmış: Kimin nerede öleceğini bir bir haber vermiş… Osman’ın halife olacağını, Muaviye’nin başa geçeceğini, Yezid’in kan dökeceğini, Emevilerin, Abbasilerin zuhur edeceğini, İstanbul’un fethedileceğini, Fatıma’nın en önce öleceğini, Ammar’ı baği bir taifenin katledeceğini, İsa’nın nüzulünü, Deccal’in zuhurunu, Türklerle savaşılacağını, daha nice nice olayları haber vermiş…(Said Nursi; Risale-i Nur Külliyatı, Ondokuzuncu Mektup; Mucizat-i Ahmediye bölümü, Hadis kitapları; El-Fiten Ve'l-Melâhim bölümleri, Suyuti; Hasaisu’l-Kübra, 3 cilt birarada).

Sihirbazlık yapmış: Eliyle ayı işaret edince ikiyi bölmüş… Bir kap yemeğe elini dokunmuş ve üçyüz kişi doymuş… Parmaklarından sular akıtıp orduyu doyurmuş… Tükürüğü şifaymış, idrarını içen kadın bir daha hasta olmamış… Bir keçinin sadece ciğer ve böbreklerini bir kaba koymuş ve ondan yüz otuz sahabe doymuş… Hz. Cabir borcunu ödeyemiyormuş; peygamberimiz tarlasında gezmiş ve o yıl mahsul öyle artmış ki Cabir’in hiç borcu kalmamış… Çölde susuz kalınca bir kap suya üfürmüş, elini sokup çıkarınca çeşmeden akar gibi şarıl şarıl su akmış… Def-i haceti için bir yere oturmuş; civardaki iki ağaç hemen gelerek onun üzerini örtmüş kalkınca da ağaçlar tekrar yerine gitmiş… Zehirli bir keçi ona ‘ben zehirliyim beni yeme’ demiş… Hz. Ali’nin gözüne tükürmüş ve gözü iyileşmiş… Bir çocuğun koluna kaynar tencereden su dökülmüş; peygamberimiz çocuğun kolunu tükürüğü ile iyileştirmiş… Güvercin mağaranın kapısını örmüş… Kurt onun peygamberliğini haber vermiş… Deve ona salavat getirmiş… Arslan, ceylan, keler onunla konuşmuş ve risaletini haber vermiş… Ölmüş kızı çağırmış ve dirilip ona buyur (lebbeyk) demiş… Ölmüş adam kalkmış yanında Hz. Enes olduğu halde peygamberle yemek yemiş……( Said Nursi; Risale-i Nur Külliyatı, Ondokuzuncu Mektup; Mucizat-i Ahmediye, Hadis kitapları; El-Fiten Ve'l-Melâhim bölümleri, Suyuti; Hasaisu’l-Kübra, 3 cilt birada)…

Daha neler neler…

Tam bir ‘Muhammed harikalar diyarında’ kıvamı…

***

Bu kıvamda anlatılan peygamber ile Kur’an’ın “Mecnun, kahin, şair, sihirbaz, muallem değil” diyen, “Sadece bir beşer, sadece bir elçi” diye ısrarla vurguladığı resul/nebi arasında çok ciddi bir fark var. Bunu görmemek için akıl tutulması içinde olmak gerek.

Bana öyle geliyor ki Musa’dan sonra Yahudilerin, İsa’dan sonra Hristıyanların “sadece bir beşer, sadece bir elçi” olan bu peygamberlerin çarşıda pazarda dolaşmalarını yetersiz bulup harikalar diyarına göndermeleri, masal adası kahramanları haline getirmeleri, uçtukça uçurmaları gibi Muhammed’ten sonra da Müslümanlar aynı şeyi yaptı.

Biraz kanatıyor ama bu tesbiti yapmadıkça mesafe alamayacağız.

Artık bu peygamberler tapınak dinlerinin muhayyel, mitolojik, tütsülü efsunlu kahramanları…

Gerçek hayat dininin Allah’ın kulu ve elçisi, beşer nebileri değil.

Sadece “kutsal kitap” sayfalarında kalmış, gerçek hayatın içine girmelerine, çarşıda pazarda dolanmalarına izin verilmeyen, bir türlü yere indirilmeyen birer göksel kurgu figürü…

Öyle ya -Allaha muhafaza- içlerinden birisi Musa, İsa ya da Muhammed, harikalar diyarından gerçek hayata gelse; evimize, işyerimize, mahallemize, ülkemize uğrasa çoğumuz rahatsız oluruz. Hatta tepki gösterir, dışlarız. Zamanın değiştiğinden, dünya gerçeklerinden filan bahsederiz. Düzenimiz bozulur, keyfimiz kaçar. Düşünsenize “Komşun açken sen tok yatıyorsun, ne bu hal?” dese ne yaparız? “Bir yıllık ihtiyacımızı ayırdık, gerisini bölüştük, tamam ama gelecek yıl var?” dediğimizde “Sen Allah’a inanmıyor musun?” deseler tımarhaneye göndeririz!

Onun için gelmemeliler, harikalar diyarında, masal adasında kalmalılar.

Onları “yaşayan elçiler” olarak çağa ve hayatın içine taşımaya çalıştığınızda ilk itiraz eden neden bu “kurumlaşmış dinlerin” dindarları oluyor. Böyle yapmakla Peygamberlere saygısızlık yapıldığını, hadislerin, sünnetlerin inkar edildiğini sanıyorlar. Biz böyle konuştukça dört elle o asılsız rivayetlere, hurafelere sarılıyorlar.

Neden?

Ben de diyorum ki bu zaten hep böyleydi.

Hiçbir Peygamber yoktur ki kendisinden sonra getirdiği din ters yüz edilmemiş olsun!

Hiçbir peygamberî söylem yoktur ki kendi çağının “dindarları” ile tersleşmemiş olsun!

Hiçbir Allah’ın kulu ve elçisi, bir beşer nebi yoktur ki devrin “din adamlarının” öfkesini çekmemiş olsun!

Bu devran böyle geldi böyle gidecek.

Zaman kimi haklı çıkaracak göreceğiz…

***

Herkes duysun: Kur’an Allah’ın kitabı olmasa bile ona olan ilgimden hiçbir şey azalmazdı! Muhammed, peygamber olmasa bile onun zamanında yaşasaydım yanında yer alır, davasına inanır, Bedir’de, Uhut’ta, her yerde ona bir şey olmasın diye öne atılır vuruşur, savaşırdım!

Tek bir mucize göstermesini bile istemezdim.

el-Emin (dürüst) hayatı, öksüz vicdanı, cesareti, yiğitliği, mertliği, ekmeğini aşını bölüşmesi, merhametle dopdolu kalbi yeterdi.

İçinde sevgi ve merhamet, doğruluk ve dürüstlük, iyilik ve adalet çağrıları olan, açın, yoksulun, mağdurun, mazlumun, körün, amânın davasını güden Kitab yeterdi.

Varın peygamberi harikalar diyarında dolandırın durun.

Aman yere indirmeyin, çarşılarda pazarlarda dolaştırmayın.

Günde 720 bin kez ezanda tekrar edilen “Muhammed (yalnızca) Allah’ın elçisidir!” sözünü yetersiz bulun, ‘bu yetmez’ demeye devam edin…

Kutlu Doğum etkinlerinden birine gelse eminim içeri almazdınız. “Kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve’ssellemi inkar eden ‘Muhammed’ adında birisi” diye üzerine yürürdünüz.

İbrahim, Musa, İsa…

Hep öyle olmadı mı?

‘Allah’ın kulu ve elçilerine’, 120 binine de selam olsun!

İhsan ELİAÇIK


« Önceki :: Sonraki »