< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu






"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

SENİ BANA KILAN/10/05/2008 Kendime Hatırlattığımdır!

//

 


SENİ BANA KILAN

İçimi bu kadar yakmak için

Hasreti bu kadar içten anlatman

Hatta hasretin kendisi olman

Şart değildi bir tanem

Şart değildi bu denli yanman hasrete

Elden ne gelir ki

Pervanesin işte

Bildim bileli öyleydin

Dertleri meşk edinen

Bir ateş delisiydin gördüm göreli

Kaderindi

Mahkumdu elin

Naçardı alnın

Ateş yazındı

Dönüp dönüp yanmak

Yana yana dönmek

Nazındı

Ne bahar yaşadın ne kışın oldu bu yüzden

Ne masalın ne bebeklerin

Ne de

Uçurtmalar gönderdin yerden

Göğün yüzüne

Ama ben bu yüzden

Yalnız bu yüzden sevdim seni işte

Apayrı başka sevmelerden

 

Yalnız bu yüzden

Müziğinin sesi hıçkırırken içimde

Ve alev bulutları sararken dört bir yanı

Duydum

Okyanuslar üstünde yürüyen

Hıçkırığının sesini

Gözlerinin kıblesini gördüm

Hasretini giyindim yeniden

Bir sevda gibi kuşandım

Derdinin neşesini

Gurbetini

Aşk hevesini

İpekten kanatlarının çilesini

Ateşe raksını kuşandım pervasızca

 

Talihindi belki Rabia

Bu yüzden mecburdun

Mecburuydun hasretin

Aynı sebepten

Hep mecbur kalacaksın belki

İbrahimi yazgına

Bu demek ki bir bakıma

Sınavların hep sevdiğinle olacak –görünürde-

Görünmezde en sevdiğinle bir olana dek

Olana dek

Hasret olacak kaderin

Yakine mahkumsun çünkü

Yarına

Aziz bir muhtaçlık seninki

Korkma

Yazgın yakin çünki

Ne icbar ne irade

İnan ki bir tanem

Yazgı bu seninki

Ve bizimki…

Bu bezmi elestten

Aynı kalemle yazılı olmakdır küçüğüm

Aynı kadere

Aynı yöne düşmüş olmaktır

Takılı kalmaktır yüreği

Geldiği yere

Döneceği yere hem de

İşte budur seni bana yakın kılan

Ne zamandır anlatamadığım da

Budur sana işte

Gerisi lafı güzaf

Irağa bürünen mesafeler

Arpa boyu gurbetlerdir aslında

Tayyı beceremediğimizdendir uzaklar

Zaruretler zahmetler

Nimetlerdir

Makamlardır külfetler

Dilenen, hep af

 

Ne hacet

İçimi bu kadar yakmak için

Hasreti bu kadar içten anlatman

Bu denli yakman sözü

Köz olman

Elzem değil ki kadere sui zan

Hasrete gurbete

Çünki

Hiçbir şey sorumlu değildir

Aşinalığımızdan kader kadar:

Sevmek

Aynı kalemle yazılı olmakdır

Ve seni bana kılan bir tanem

İnan

Ezelden alnımıza vurulan

Bu yazgıdır zaten!

Apayrı başka sevmelerden!


Dr. Selma Karışman


Kayıp Kentli/Şiir

//



1)

Neden mi bir susmak haritası serili bakışlarımda?
Çünkü çok uzundu… Çok! bır..ak..tıkla..rım!

Elimden bir şey gelmedi,
Kestim ellerimi, her şeyden geri
Çağırdım beni
Tüm ziyanlardan!

2)

Söyleyecek bir sözüm kalmadı
Gözlerimi geri çağırdım uzaklardan
Döneceğim tek yer: içim...

Yaraları bir olanlar ancak kardeştir

Bana her şeyi şimdi yeniden anlat
Durgunlaştığı zaman karanlık odalara bölünen kalbime

Yüzümü üflerken buluyorum ateşlere
Yüzümden ne istiyorum ellerimden ne?
Beni tanımasınlar mı?
Geceleri hayatı notlarına çeken bu adamdan
Kaçırdığım ne?
Söyleyeyim: var olandan düşümdeki beni…
Kim var olandan öte ki?


3)

Konuşmayacak mısın?
Ben söyleyeyim o zaman
Biz senle kardeş değiliz, çünkü yaralarımız bir değil
Ben senle uzaklara bakmak istedim sen gözlerini içime diktin
Ben kesik ellere uzattım ellerimi, senin ellerin ellerimdeydi
Ben acılarını sahiplendim, sen bir acı olmayı tercih ettin
Ben senin ellerine fidan
Sen benim ellerime kurşun verdin..

Keskin kılıç önce sahibini keser derdin ya
bendim kılıçlara sahipsiz bir yetim olduğumuzu söyleyen...

Ben çocuğu olduğu zaman köle azad eden bir peygamberin sevincinden
Eşini kaybettiği için göçe katılmayan bir leyleğin acısıyla döndüm böğrüme
Bilir misin?

Sen geceleri kaça bölündüğümü mesela?
Ne işim var benim sizin aranızda?
Neden dağ(ılan)larla değilim sanki?
Neden zenginden alıp fakire vermem ki?
Neden yazar insan, kusmak yerine
Ah! kalbim bir savaş alanı: bilene…

4)


Keşke bir tutku bağışlasaydı bana zaman
Bir aşk kalsaydı elimde ve de zeytin…
Su biraz ve tuz…
Annemin saçları ve babamın sesi..
Dostlarım ve varoşlar…
Kürt mahalleleri ve…


5) ...Boş ver bak terk ettim işte

Yaraları kardeş olanlar müminidir bir dostluğun
Ben hangi aşkın kardeşiyim söyle
Ben hangi kuyuyum …

Bıraktım her şeyi
İyi ki varım ve soluyorum yaşamı
Gözlerim var bakarken gördüğüm
Ayaklarım var gittikçe gittiğim
Götürdüğü yere gidebildiğim kadar bir yüreğim

6)
Ben varım anlıyor musun yok edilen her şeyden geriye her şeyde!
Ben kendimin kardeşi ve ruhumun yoldaşı

KayıpKentli 25 haziran 2009/Kıztaşı-İst..03:45

*Şimdilerde hayata dair hissettiğim, beni yazmaktan alıkoyacak kadar şiddetli bulantının dışa vurumunu hakkıyla yapabilmiş bir kardeşin şiirini paylaşmak istedim sizinle, kendisine de teşekkür niyetine dualarımla./Dilsizmütercim/İstanbul

Ateşlenmiş Bir Şiir;

//

 

Ağzının bir kıvrımından cesaret bularak

ter yürekte susayışlar yaratan yağmurlara açıldım
kalmışsa tomurcuklar önünde sendeleyen çocuklar
kalmışsa bir kaç ısrar ölümle yarışacak
onların yardımıyla dünyamıza acıdım.

Dünya. Çıplak omuzlar üzerinde duran.
Herkes alışkın dölyatağı bersalarla ağulanmış bir dünyaya
Benimse dar
çünkü dargın havsalamın
gücü yok bazı şeyleri taşımaya.
Önce kalbim lanete çarpa çarpa gümrah
sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu
sakın Styks sularının heyulası sanmayın
er gövdesinde dolaşan bulutun simyası bu,
biraz üzgün ve Ömer öfkesinde biraz
öyle hisab katındayım ki katlim savcılardan sorulmaz
ne kireç badanalı evlerde doğmuş olmak
ne ellerin hırsla yaban tutuşu
ne fabrikalarda biteviye üretilmekte olan kahır
dev iştihasıyla bende kabaran aşkı
yetmez karşılamaya.
İnsanlar
hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır
o ferah ve delişmen birçok alınlarda
betondan tanrılara kulluğun zırhı vardır
çelik teller ve baruttan çatılınca iskeletim
şakaklarıma dayanınca güneş
can çekişen bir sansar edasıyla
uğultudan farkedilmez olunca konuştuğum
kadınların sahiden doğurduğuna
toprağın da sürüldüğüne inanmıyorum
nicedir kavrayamam haller içinde halim
demiri bir hecenin sıcağında eriyor iken gördüm
bir somunu bölünce silkinen gökyüzünü
su içtiğim tas bana merhaba dedi, duydum
duydum yağmurların gövdemden ağdığını.

 

Sen ol küçük bir kıvrımdan, bir heceden
aşk için bir vaha değil aşka otağ yaratan
sen ol zihnimde yüzen dağınık şarkıları
bir harfin başlattığı yangın ile söndür
beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım
öyle mahzun
ki hüzün ciltlerinde adına rastlanmasın.

(1975/İsmet Özel)


 

Ecel Mendili

//



Dokunma ellerime arsız güvercin
Çek saçlarımdan rüzgârını
Muafım esenliklerden
Kanat sesleri yasak bana,
Serinlik yasak,
Devrin İbrahim’leri yanarken!

 
Aşkla kavrulmuş bir bedeviyim ben
Daha üç beş günlük bir metruğum
Zor kurtulmuşum sevinçlerin elinden,
Cümlesinden kaçmışım cümlelerin
Kaçırılmışım muteber trenlerden..

 
//Hayatın tefsiri
Ecel mendilinin sol köşesindedir//

 
Dokunma gözlerime şehla güvercin
Çarptığın duvarlardan kan var yüzünde
Kınını çektim yüreğimin
Zarardayım
İmzası var yüreğimin, kesik gönüllerde..

 

Sümeyye ÇOMAKLI

Kovulmuşların Evi

//



Kimi vakitler, hayatı göğsümden çekip alan fanilik, taşra öğlenlerinin boşluğuna benzer bir boşluk bırakmıştır içimde. Saf bir şiir gibi, zafersiz ve yenilgisiz, bu boşluğun içinde dönenip dururum. Ne dervişlerin aşkı vardır bu bitkin dönüşte, ne oynamaya kalkmış kızların arzusu. Böyle bir anda ben, raptedildiği satten kopuş bir yelkovana benzerim. Kimi vakitler, ruhumda hissettiklerim dünyaya çıkacak bir kelime bulamaz. Böyle zamanlarda hayat, dört bir tarafıma asılmış donuk bir resim gibi durur. Kalkıp insanların arasına karışmak istemem, elimi raftaki bir kitaba atmak istemem, sevdiğim insanları aramak istemem, bitkinlikle kendimi kendi içime uzatırım../..Böyle anlarda beni dünyanın aklında tutacak hiçbir iz bulamam içimde../..Tabiatımda açılan yara yaralayıp durmaktadır çevremdeki tabiatı! Hiç hesapta yokken gittiğim o eski yerde, ben ve tabiat, ressamların renklerine teşne olmayan bir gaflet anının iki dilsiz sırdaşına benziyoruz. Ne bir soru var aramızda ne bir cevap, anlam da yok anlamsızlık da../..Belki de ben, bir anlığına gaflete düşmüş bir başka ruhun dalgınlığından ibaretim burda... sf/31,32,33

***

Bazı kitaplar vardır, bir dostu ziyaret eder gibi defalarca dönüp, dolaşırsınız sayfaları satırları arasında. Aranızda bağ kurduğunuz mekanlar gibi uğrak yeriniz olur sayfaları. Yeni başladığınız bir kitaba rağmen arada göz atarsınız. Evinize giderken yolunuzu uzatma pahasına önünden geçmek istediğiniz, uğrayıp bir çay içmek istediğiniz kapılardan farkları yoktur. Her satır bilindiktir ve her kahramana aşinasınızdır artık. Ama bu; kelimelerin ardındaki yeni anlamlara dair özlem ve düşkünlüğünüzü gölgede bırakmaz. Dedim ya klişe bir ifade gibi de dursa, dostunuz gibidir bu kitaplar ve dostunuzun çehresine, hikayesine aşina olmanız sizi ona dair özlem ve meraktan, yüreğine ve mekanına uğramaktan alıkoymaz. Her kitap bu dinamizmi içinde barındırmaz yahut da kişilere göre bu eskimemezlik değişkenlik arzedebilir. İşte Kovulmuşların Evi'de şimdi bana bu satırları yazdıran sebep. Benim hayatıma dair sicili hayli kabarık bir yoldaş. Tüm hatıralar bir yana 2 yıl önce yine ülkemden ayrılırken uçakta bana yoldaşlık etmesi için seçtiğim kitaplardan biri olduğunu not etmişim ilk sayfasına ve daha pek çok şey...

Ah! Rabbin onları doğuran kaleme yemin ettiği kelimeler. Ah! Aklın rahminde sürekli şuurumuzu tekmeleyip bize sancılar çektiren gürbüz, çelimsiz, inatçı, çekingen, içli, hoyrat, kıskanç ve cömert çocuklar, kelimeler. Dile gelmeyeni dize/ye getirenler. Anlamın dili yok aslında. Kelimeler anlama götüren köprüler. Herkes farklı dil ve kelimelerden hatta hikayelerden aynı yahut benzer anlamlara ulaşabilirler. Hakikatin üzerindeki perdeyi aralayan maharetli eller. Aynı eller hakikati vicdansızca gömebilirler. Kelimeler, cümleler, üzerinde ilerledikçe, akıl teri döktükçe kollara ayrılan köprüler. Yeterince sağlam inşa edilmişlerse sizi her defasında farklı bir mecraya akıtabilirler.

Kovulmuşların Evi de benim üzerinde yolculuk yapmaktan bıkmayacağım, varılacak yer kadar sayfaları arasında demlenmekten de memnun olduğum, hayli misafirperver bir kitap. Defalarca okunmaktan, satır altları çizilmekten, yanlarına mim konulmasından, boşluklarına notlar düşülmekten yorgun düşmüş müdür bilemem ama beni yeni anlamlara ulaştırma, unutayazdıklarımı hatırlatma konusunda hala dingin bir hali var. Sancılarımın ve Dip Gürültülerimin bu denli müşterek tınılarla kelimelere büründüğünü görmek her defasında hiç üşenmeden şaşırtıyor beni. Yaşı kırk, kalbi kırık bir yazar -Ali Ayçil- ın rahminden doğan cümleler bunlar. Varoluş sebebimize dair ellerimizin hayata dokunuşlarına derinlik kazandıran kutlu sancıların dumanı satır aralarında bir boşluk bulabilirse tütüp genzimizi yaktığı denemeler. Okuduğunuzda bir hayatın sahici, rafine, yarı saydam ve geçirgen yaşanmışlıklarına, dildeş birinin her zaman başkalarıyla paylaşmaktan hazzetmeyeceği, bir başına mırıldanmışlıklarına, iç sesine şahitlik ettiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Belki de kendi adıma konuşmalıyım şimdilik. 

Geçen gün hüzünbaz bir demimde yanıma yoldaş olarak almıştım bu kitabı yine.

-Bazen, dedi; daha sabahleyin kalkar kalkmaz, eski, solgun ve altımdaki çarşaf kadar buruşmuş buluyorum dünyayı. Öylesine suya konulmuş ve konulduğu bardağın içinde unutulmuş bir çiçek sapı gibi, rengi atmış yapraklarımın arasında bükülüp duruyorum ruhumu bir türlü çıkaramıyorum kapandığı evden. Belirsiz bir yüzüm oluyor bazı sabahlar, günün taze ışıkları, bu yüzün sahibinin kim olduğunu soruyor benden, bu ıssız bedeni kimin terk ettiğini. Gözlerimi tavana dikerek, beni dünyaya inmeye ayartacak kelimeler bulmaya çalışıyorum kendeime. Kekeme dil, beyhude bir uğraşla dönüyor ağzımda; bulabildiğim kelimeler, bir tembelin döşeğini kabartmaktan ileri gitmiyor. Bütün bu gece boyunca kıvrılıp durduğum o sıcak adanın içine çekiliyorum yeniden, dağınık saçlarımın altına, ölgün nabzımın kıyısına. Ama dünya, yine de kıymık gibi batıp duruyor aklıma; göğsümün üstüne uzanan o el kadar sabahla doğrulup, beni kandırmaya alışmış cesaretmin elinden tutarak insanların içine varıyorum...

Bazen, tam gün ortasında bir şaşkınlık basıyor beni, bunu anlatamam! Mesela, şehrin ayarını bozuyor cami bahçesinden sokağa sarkan güller; tesadüfen talandan kurtulmuş iki arkadaş gibi, bakışıp duruyoruz birbirimize. Sanki dünyaya gelmeden çok önce, hiç hatırlamadığım bir yerde, hafızamın kuytuluğuna atılmış bir düğüm çözülüyor bakıştıkça. Gök, benim o büyük şemsiyem gök, bakışlarımdaki hayret yüzünden uyanıp, genişliyor; kendimi bir yabancı gibi hissediyorum onun altında. ''Belki de ben burada,'' diye geçiriyorum içimden; ''belki de ben burada, ilk insanın yere bırakıldığı an unutulmasın diye, onun hayretini beklemekle görevlendirilmiş bir nöbetçiyim. Yeşermiş ekinlerden, yıkılıp kurulan kentlerden ve kopmuş onca takvim yaprağından sonra bile, hala şaşırabilir insan. Derviş Yunus gibi şaşırabilir, Kazancakis usta gibi şaşırabilir.'' Ama sonra, her biri eşyanın rengine bürünmüş, kaldırım boyu yürüyen insanların görüntüsü giriyor aramıza: Kahkahalar ve baygın bakışlar, esneyen bir yüzün dünyaya bıraktığı bıkkınlık, bir kızın bir oğlana ''git başımdan'' deyişi...

Bazen gidecek hiç bir yerim olmuyor benim, bir korkuluk gibi dikilip duruyorum insanların ortasında. Bu bayatlamış gezegende, bu ıssız hükümdarlıkta, ne kadar yer adı ve ne kadar sıfat varsa, antik bir uygarlıktan kalma ölü sözcüklere dönüşüyor. Arızalı bir pusula parlıyor güneşin alnıma değdiği yerde. Güneşin alnıma değidiği yerde bütün yönler silikleşiyor, bütün yollar dürülüyor. Amaçsızca, biribiriyle ilintisiz sayısız sorunun cevabını aramaya başlıyorum böyle vakitlerde. Tanpınar'ın yıllarını geçirdiği han odasının hangisi olduğunu mesela, inşaat işçilerinin yemek molasında ne konuştuğunu, Lois-Ferdinand Celine'in nevrotik kahramanı, Bardamu'nun bir gün hayata alışıp alışamayacağını, annemin beni düşünürken aklından ne geçtiğini... Sonra ne oluyorsa, oyuncaklarının ortasına bırakılmış bir çocuk gibi, dalgınlığımın perdesi yırtılıveriyor birden; telaşla benden başka herşeyin yerli yerinde durduğunu anlıyorum, benden başka herkesin kaçırdığım zamanın içini doldurmaya devam ettiğini! Tam o an, içimden bir arkadaşı görmek geçiyor işte, bir maçın sonucunu öğrenmek, birkaç gazete alıp bir iskemleye gömülmek. Hep böyle oluyor. Hep böyle birden bire düşüp, tekrar tırmanmaya başlıyorum dünyaya.

Bazen, akşamları, herkesin üzerine uzatıldığı kocaman bir musalla taşına benziyor gövdem; kim varsa canı benden çekiliyor sanki, kim varsa bana emanet ediyor göçmen yüzünü. Gürültünün boşalttığı meydanları bir türlü dolduramıyorum, bir türlü üstünü örtemiyorum insanlardan arta kalan hevesin. O çekilmiş güneşlerin, göz alan farların ve vitrin ışıklarının kıyısında, kimseyle selamlaşamadan günü tamamlamış bir taşralının boynu gibi incelip duruyorum. Kanıma dokunuyor ağaçların yalnız kalmış olması, parklar haddinden fazla büyüyor gözümde, evsiz bir kedinin bir banka ilişmesi aklımı kurcalıyor. Mutfakları düşünüyorum karanlığın çitlerinden geçerken, bir kadının çorbaya tuz atmasını, tencere kapakları arasından sızan sıcak buharı. Çocukluğumun cinlerini bile aradığım oluyor böyle vakitlerde, ninemin anlattığı şu kırk suratlı -henkür menkür- cana gelsin diyorum! Eski bir koku bile can şenliği olabiliyor insana, eski bir kokuya bile merhaba diyebilir insan. Yani nasıl söyleyeyim; içi boşalmış tenha bir akşamda, gidilebilecek en iyi yer çocukluğun bahçesidir. Çünkü en tanıdık kokular orada...

Bazı akşamlar senli benli oluyorum cebimdeki anahtarla, ona yaranmaya çalışıyorum, konuştuğum dahi oluyor onunla: Ya kapıyı açmazsa.../sf 13,14,15


Şaşkın Eylül Halleri

//




ayak üstü yazılmış bir şiire
zaman ve mekan sorunu olmadan
en iyi bu mevsimde damlanır!
ne de olsa eylüldür
ve ömre otuz boşverilmişlik düşülmüştür! ..

babası toprak
annesinin elleri ekmek kokan her çocuk/
erken büyümek ister! ..
eylüller artık eski eylül değilken,
demem o ki; küresel ısınmanın kabahati
evren paşa resimlerine karışmışken..
dağınık bir şairin otuzuncu şaşkınlığında
çocukluğu ile yüzleşmesi yürek ister! ..

teneke soba kenarında
telleri her zaman eksik bir sazın perdeleri arasında
mapushane türküleri söyleyen dayısının,
filistin askısı kamburluğuna hop edilmiş her çocuk
uçurtmaya kuyruk olmak ister! ..
duvarlarda solgun yazılardan,
sitem edilmemiş yazgılardan,
alfabeyi söken her şair;
hayata harf harf direnmek ister! ..

ayak üstü yazılmış her şiirde
duyumsanırsa eğer
kötürüm bir yalnızlık vardır!
yürekli olmak/
direnmek boşunadır..
yüreği olmayan şiir bitmek ister..
tadı değişmiş bir eylülde
otuzuncu şaşkınlığında
hangi şair çocukluğunu büyütmek ister! ?

 

Ali Bülent Şafaklarağartan

Rilke

//



Size olup bitenden vakitsiz sonuçlar çıkarmaya kalkmayın.

-Rilke

...
..
.


Masal/Osman Konuk

//




şairleri öldürsek ne iyi olur

sade ve aptal görünürüz belki birazcık

ıslatmayan yağmurlukların


buruşmaz kumaşların sandırdığı güvenlik


sabah şehre giriyoruz, kahramanlar yaşıyor


nehirde sıçrayan balıklar varmış


evlerde lacivert gözleriyle artis gibi anneler


kolejli çocuklara masallar anlatırmış


"gökten hiçbirşey düşmedi"



bütün kötülüklerin kaynağı kelimeler


kötülük bir kelime, sözlüğün ortasında


yeri çok sağlam


şairleri öldürmeliyiz derim


sade ve aptal görünürüz belki birazcık


huzursuz kızlarla, sinirli erkeklerle dolu sokaklar


çok sıkıcı; doğruysa


dördümüze de uzun ömür


sadakat erdemi biçen el falcı



öldürsek ne iyi olur, bakarsın birden biter

kredi kartı borçları


tanrı grevde olmalı dedirten fotoğraflar


şairleri durmadan öldürmeliyiz


kesin değil çünkü


kendilerini sokak fenerlerine asmaları


Osman Konuk

Sayar mı Hiç?!.

//



Derviş ve Aşk

Dervişin biri, bir kucak elmayla yanından geçen kıza; "Nereye gidiyorsun?” diye sormuş.

Kız ilerde ki tarlayı göstererek:

"Sevdiğim çalışıyor şu tarlada. O’na gidiyorum” diye cevaplamış.

Derviş:

“O kucağına ne doldurdun?" diye sormuş.

Genç Kız; “Sevdiğime elma götürüyorum" diye cevaplandırmış.

Derviş: "Kaç tane elma var elinde?" diye sormuş.

Kız gayet sakin:

"İnsan, sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?" demiş.

Bu cevap karşısında neye uğradığını şaşıran derviş, elindeki tespihi yavaşça kopartmış.


*yazıdan haberdar eden sükuti kardeşime teşekkürlerimle.

* Sait Çamlıca'nın sitesinden...

Cumartesi Annesinin Bakamadığımız Siması

//


Fotoğraflar albümlerden çıkarılmış, büyütülüp şeffaf plastikle kaplanmıştı. Galatasaray Lisesi'nin önünde oturan yakınlarının elinde bize doğru çevrilmişti, yıllarca görmeyen, duymayan, susan ve sorumluluktan kaçan bizler, başımızı çevirip bir bakarız belki diye. Önümüzden hiç bakmadan yürüyüp gidenler, pencerelerden istihzayla seyredenler, gülüşenler...

Ateş annelerin, babaların, kardeşlerin, amcaların, dedelerin yüreğine düştü elbette. Kaybedilen kocasının, oğlunun her gün bir köşeden çıkıp geleceği, kapıyı çalacağı umuduyla genç kadınların saçları ağarmış, babalar, ağabeyler dede olmuştu. Bu kötülükleri yapanlara gerekli tepki gösterilse bundan sonra böyle sapkınlıklara yönelecek olanların da durup düşünmeleri, kaygılanmaları, belki özeleştiri yapıp insanlık yoluna adım atmaları sağlanmış olacaktı. İnsanların keyfi olarak alınıp kaybedilmeleri sadece Türkiye'de yaşanmadı. Dünyada iç ve dış kalmadı artık. Acılar ortak ve çözümler de maşeri vicdanın sesinin gür çıkmasına bağlı.

Yetmişli yıllarda Arjantin cuntası, muhalifleri ya da hoşuna gitmeyen insanları alıp götürüyor ve hiçbir haber alınamıyordu. O büyük baskı ortamında başkent Buenos Aires'in ünlü meydanı Mayo'da her perşembe 'Plazo del Mayo Büyükanneleri' adıyla toplanan kadınlar ve kayıp yakınları her türlü zorluğa baskıya ve tehdide göğüs gererek çocuklarını ve eşlerini aramış, çoğuna da ulaşmayı başarmışlardı.

'Cumartesi Anneleri'nin de bu mücadeleden etkilendikleri söyleniyor. Cumartesi Anneleri her cumartesi saat on ikide Galatasaray Lisesi'nin önünde toplanıp sayıları binlerce olan yakınlarını arıyorlar. 27 Mayıs 1995'te başlayan bu arayış, baskılar yüzünden 200. haftada 13 Mart 1999'da sonlandırılmıştı. 7 Şubat 2009 itibarıyla tekrar toplanmaya başladı anneler, akıllarından bir an bile çıkmamıştı evlatları. Destek vermek için gittiğimde hiçbir şey konuşamamış, sadece sağanak halinde yağan yağmurda ıslanmıştım onlarla. Sonra anladım ki ıslanmasınlar diye resimleri toplayıp büyük bir poşete koymaya çalışan genç kız, babası evden alınıp götürüldüğünde küçücük bir kızmış ve hâlâ bekliyor babasını. Her açılan kuyudan haber bekliyorlar. Burada mezarı belli olan, akıbeti ortaya çıkarılan, bayramda baş ucuna gidip dua okuma, ağlama şansı olan kayıp yakınları şanslı addediliyor.

Seyhan on iki yaşındayken Dargeçit'in Ulaş köyündeki evinden babasının, annesinin, kardeşlerinin gözleri önünde bir baskınla alınıp götürülmüş, gidiş o gidiş. Ağabeyi Kadri Doğan, 'Ne yapar ki on iki yaşında bir çocuk, ne yapabilir ki?' diyor hâlâ hayret ve acı içinde.

Bu bölgede Türkler, Kürtler, Araplar, Acemler ve 72 millet yüz yıllardır belli bir ahenk ve kardeşlik içinde yaşadı. İnsanların dar bir kalıp içine sokulması, tek tipleştirilmesi uğruna başladı bütün zulümler. Haksız tutuklamalar, cezaevinde insanların hayatını karartma, işkenceler hatta sorgusuz infazlar yaşandı. Fakat kayıpların yakınlarına yaşatılan acı, umutla acı haber arasındaki o ince çizgide yıllarca bekletilmek nasıl da benzersiz bir zulümdür. Ne kadar empati yapmaya çalışsak da yaşayan bilir.

Bir anne ya da baba için evladının kaybolması dünyanın en büyük acısı. Fakat burada haklarını aradığımız insanlar kaybolmadı, maalesef gündelik yaşamları içinde evlerinden yürüdükleri yoldan, okuldan, işinden, gücünden alınıp bir baskı biçimi olarak kaybedildiler. Baskı ve şiddetin vicdanlarda en çok yara açan yöntemlerinden biri olsa gerek "insan kaybetme" politikası. Farklı siyasi ve etnik kimliklere mensup insanların yanı sıra adli nedenlerle alınan insanlar da gözaltında kaybedildi bu ülkede. Akıbetlerini öğrenmek isteyen yakınları tehdit edildi.

Cunta ya da faşist bir yönetim bile olsa bir hukuku olmalı, buna uymalıdır. Bu yaşananlarda hiçbir insani ilke ve hukuk yok. "Devlet bazen rutinin dışına çıkar, bazı sorunlar hukukla çözülmez" denilerek bu vahşi uygulamalar gerçekleştirildi. Birtakım yetkililer, siyasi çevreler ve toplum sessiz kalarak yapılanlara göz yumdular. Bugün bu ülkede kızlar annesini öldürüyor, komşular birbirine kastetmeyi düşünebiliyorsa bunun en başta gelen nedeni ülkeyi zehirleyen, insani havayı kirleten, adaletsizliğin, kötülüğün sıvı gibi yayılmasının yolunu açan ağır hak ihlalleridir. Faili meçhuller, gözaltında kayıplar ve sorgusuz sualsiz alıp götürmeler... Annelerin saçları ağarıp babaların beli bükülürken hiçbir şey olmuyormuş gibi normal hayatımıza devam edip bu vahşete, duyarsızlığımızla suç ortaklığı yapmamız. Aslında kaybedilen kardeşlerimizle birlikte biz de karanlığa gömüldük, kaybettik içimizdeki cevheri. Öldük onlarla beraber farkına varmadan. Yapanlar da öldü bunu göremeseler de, içleri karardı. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Öldürdüler bir yanımızla hepimizi. Bu kayıp meselesi Türkiye'nin dibe vurduğu yerdir. Bir an önce kayıpların bulunması, faillerinin yakalanıp hesap vermesi lazım. Yerler ve gökler adaletle ayakta durur çünkü. Sağlam bir adalet duygusu olmadan, her bir insan teki ötekiyle eşit ve güven içinde olmadan bir ülkenin, bir milletin önü açılamaz. Kayıp annelerinden Kadriye Ceylan konuşurken Galatasaray'da kızgın güneşin altında oturuyorduk yan yana. Biricik evladı Tolga Baykal Ceylan, Kırklareli'ne bağlı bir belde olan İğneada'ya tatile gitmiş, bilinmeyen bir nedenle kaldığı çadırdan 10 Ağustos 2004'te savcılık gözaltına almış ve bir daha haber alamamış yavrusundan.

İşletme mezunu, dokunsanız kırılacak kadar ince, genç bir kadındı. Belli ki içi paramparça. Tek evladına bir hiç muamelesi yapılmış. Çok emek vermiş, nice güçlüklere göğüs germişti onu okutmak için. Yüzümüze bakmadan, 'Her gün her an ölüyorum, her gün her an çürüyorum, her gün her an ah! ediyorum.' derken ürperdim iliklerime kadar. Önce kalp krizi geçirmiş, şimdi de lösemiye yakalanmış. 'Gelecek Anneler Günü'ne çıkmam ben' derken ona verecek bir teselli bulamadım. Sadece oğlu ne için alındı, ne için kaybedildi, akıbeti nedir bunu bilmek istiyordu, başka bir ilacı yoktu. 'Bir suç işlemişse neden normal yoldan tutuklanıp yargılanmadı? Hiçbir insan bunu hak etmez, hiçbir dinde hiçbir yasada bu olmaz.' derken sesi zor çıkıyordu ciğerlerinden.

O fısıltıyla ah! derken, iki harften oluşan bu nida, ağırlığıyla hepimizi ezecek güçteydi.

Yıldız Ramazanoğlu


« Önceki :: Sonraki »