
-Ben bir Hanif olarak yüzümü, gökleri yeri ve arasındakileri ve bütün alemleri yaratan, eşi, dengi, benzeri olmayan, tek olan Allah'a çevirdim. Ben O'na teslim oldum ve ben müşriklerden değilim...-
Sevginin, aşkın başlı başına Rahmani bir memba olduğuna iman eden, başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir garibe kardeşiniz olarak, muhabbetin kaynağı ne kadar pak ise de, hayatımıza yansımalarının da buna eş bir Rahmani yolda olması gerektiğine inanıyorum. Farkıettim ki dostlardan yana kusurumuz; gönlümüzün şimdiye dek öğrendiğim/niz dillerden başka bir dil ile atması Peygamber'in muhabbetinden yana. Var olan meveddetimi/zi başta O'nu Yaratan'ın rızasına daha da uygun bir hal üzere kılmaya talip olmamızdır bunca celali üzerimize celbetmemiz.
Aşağıdaki yazıyı yaklaşık 5 yıl önce yazdım. Bu zaman zarfında, muhabbetimin niceliğinde bir azalma olmasa da niteliğinde bir değişimi yaşadağım aşikardır. Yaşadığım ve yaşamakta olduğum bu tahkik sürecinde yıllardır Peygamberler tarihinde aktarılan pek çok bilginin bilincim/iz/de Kuranii kaynaklarda yer alıyormuş gibi yer ettiğini gördüm. Toplumda yaygın halde bulunan ezberlerin sağlamasını yapmak için Kuran'a başvurduğumda ayetlerin yaygın ezberlerde aktarılanlarla uyuşmadığına şahitlik ettim. Alıntıladığım eski yazımda geçen pek çok yaklaşımdan şimdilerde beriyim. Ama yazının iskeletindeki muhabbet bu yüzden neden zayi olsun. Artık Şefaati Rasulullah'tan beklemiyorum. Zatından bunun için dua talep etmiyorum. Şefaat ancak Allah'tan talep edilir ve Rasulullah'ın şefaat etmesine; kendi iradesinden ziyade Rabbin onare etmek için murad ettiklerine ahirette affını vesile kılması gibi bir yaklaşım bana makul geliyor. Yani birine verilecek plaketi, ödülü kıymet verdiğiniz birinin eliyle vermek ve her iki tarafı da onare etmek gibi bir anlam... Hal böyle olunca da müstakil bir Peygamber şefaati düşüncesi makullüğünü yitiyor. Aslolanın Rabbin mağfiretini çekecek hal üzere yaşamak olduğuna inanıyorum ve tüm niyazlar onadır. Bizi sevmesi için kendisine yakarmıyorum. Kalplerin tabibinin de sahibinin de Rabbimiz olduğuna iman ediyorum. İstanbul'un fethinden tutun da Kuran'ın bildirdikleri dışında peygamberlerin gaybı bilme atıflarını reddediyorum. Veda hutbesinde bir rivayete göre yaklaşık 120 Bin sahabi olduğu halde bunların 10 Binlercesini Dünya'nın diğer uçlarında son nefeslerini vermeye sevkeden, azmettiren şey her ne ise Ebu Eyyub El Ensari için de aynı şeyin geçerli olduğunu düşünüyorum. İçimizden bir kısım kardeşe göre bu konularda yanılıyor olmamız da benimle hem fikir olanları Bid'at ehli kılmak için kafi bir sebep olmasa gerek. Bir de bir konuda Bid'at üzere olmakla, Bid'at ehli olunması arasında büyük bir fark olduğunu belirtmeliyim. Nitelendirmelerimizde daha adil olmayı nasip etsin Rabbim. Gerçi Bid'at ın kelime manası itibariyle olumlanan bir manası da var yenilik babında. Yenilikleri, maddi, manevi devrimlerimizin hepsini ilahi kaideler dairesinde bereketlendirsin Allah.
Tefekkür edişimiz bu bereketli mecrada bir emekleme mesabesinde olsa da en azından refleksel tepkiler vermek yerine sancısını çekiyoruz. Ve dayanak noktamıza Kuran'ı almaya azmediyoruz. Tökezleyebiliriz ama en azından düşünce rutinlerinin ve ezberin konforundan beriyiz. Yeni bir tefekkür membaı gördüğümüzde alışık olduğumuz tattan farklı diye yüzümü ekşitmiyoruz. Dayıyoruz aklımızın dudaklarını kana kana. Bu demek değil ki her fikre hemen aklımızı kiraya veriyoruz, süzgeci Kuran olan bir membalar tutkunluğu bu. Herkese aynı susuzluğu ve konforsuzluğu Rabbimin nasib etmesi için duacıyım. Aksi halde günden güne soru sormayı kendisinde iman eksikliği sananlarımızın sayısı artıyor.
Kuranda Allah'ın ''ayet'' ve benzeri ifadelerle tasvir ettiği, Peygamber kıssalarında geçen zahiren olağan üstü her şeyin Rabb ''ol!'' dediğinde olacağına katıksızca iman ediyorum. Yine de Kuran'ın metaforik, temsili ifadeler kullanan bir üslubunun olduğunu da göz önünde bulundurmamız tefekkürümüze bereket katacaktır. Hakkını vermeye çalıştığım ve sizi de davet ettiğim sadece Kuranii bir sağlamaya tabii tutarak ilahi kaynakta yer almayan bulanıklıkları bilincimizden arındırmaya çalışmak. Şayet dikkate alıp denerseniz şefaat dahil pek çok rivayetin bu sağlamada açıkta kaldığına şahitlik edebilirsiniz. Yaptığım pek çok okuma sonucunda Rasulullah'ın Kurani kaynaktan bize bildirildiği kadarıyla tek mucizesinin Kuran olduğuna inanıyorum.
Yine mesela; Taif'te taşlandığı halde, O'nlar bilmiyorlar, bilseler yapmazlardı, diyen Rasulullah'ın kendi adı anıldıktan sonra kendisine salavat getirmeyen kullar için burnu yerde sürtünsün demeyecek kadar latif bir yüreğe sahip olduğunu düşünüyorum. Adının başına yahut sonuna bir şeyler eklemek kişisel bir saygı ve sevgi ifadesi olabilir lakin aksi bir hal de muhabbetsizlik yahut saygısızlık göstergesi değildir. Ne Allah, ne de Rasullah bu tür davranışlarla kıymetlerinden bir şey kaybedecek değillerdir. Sorun bu şekilde ifadelerin kullanılması yahut kullanılmaması değil, bunların bir ritüel halinde aktarılmasıdır. Tenkid edilme sebepleri de budur.
İlk yaratılan Nur'un, zatına ait olduğu ile alakalı bir alıntı yapmış Nihat kardeşim. Bir kere böyle bir şey olmuş olsa bunu Rasulullah'ın kendisi söylemez bizzat Allah Kuran'ında dile getirir ve bizi de ümmeti olarak şahitlendirirdi. Ki zaten bunun kıymetengiz hiç bir katkısı olduğunu düşünmüyorum Rasulullahtan yana. Kainatın yahut şöyle diyelim, bizim niye yaratıldığımız bellidir, Allah pek çok ayette bunu net bir şekilde bildirmiştir bize. Ama mesela Kainatın, kıymetlimiz Rasulullah'ın yüzü suyu hürmetine yaratılmasına sebep sayılan erdem ve kıymetin aynısını İbrahim Peygamber'in kıymetinde de eş değerde var olduğunu düşünüyorum. Reddettiğim şeyler Peygamber'ime dair muhabbetimi hiç zedeleyecek nitelikte değil.
Amacım bazı bidatlara, çarpık peygamber tasavvuruna dikkat çekmekti ve Eliaçık'ın yazısında da hayli derli toplu değerlendirilmişti bilhassa Rasullullaha dair olanlar. Zira peygamber tasavvurumuz ütopikleştikçe kendisini hayatımızdan uzağa düşürüyoruz. Kuranda ibret alıp, pergamberlerin hayatındaki müşterek davaların birbiriyle bağını ve benzerliğini, ana damarlarını idrak edelim diye bize ulaşan kıssaların derinliğine inip, tefekkür etmek yerine, Pegamberler tarihi diye romanlar yazmışız. ''Bu kıssaların anlatılma amaçlarından biri de peygamberin kendinden önceki peygamberlerin hayatlarındaki kıssalardan bahsederek onların devamı olduğunu bir nevi ispatlamaktır.'' Misalen 7 ayetlik kıssayı kaç ciltlik diyaloglara çevirmişiz. Elbette hikmeti ciltleri aşar ama kastım isariliyatlar, uydurma diyaloglar ve burdan beslenen tasavvurlar. Ve bu vesileyle en çok Peygamber'in ve bize ulaştırdığı hayat tasavvurunun hakkına girmekteler. Hakkı ıskalayanın kimler olduğu konusunda sizleri tefekküre davet ediyorum.
Bizler bu halim/iz/le de yaratılışımızın harcı olan muhabbetle gönlümüzden lehimliyiz Rasule. Kapleri evirip çeviren Rabbe havale ediyorum halimizi. Ezberin konforundan tefekkürün sancısına sevketsin Rabbim bizi! Razı olacağı haliyle muhabbet ve kardeşliği kalplerimize içirsin. Varsın farklı fikirlerle tanışıp, bazı ezberlerin kırılma serüveni benim kardeş yüreğimin kırılmasıyla baş başa gitsin. Razıyım. Duam o ki benden sonra farklı tefekkürlerinize vesile olacak olanlar benden daha rahat etsinler. Ben iman ediyorum ki ''Bir doğru ayırdığı kadar birleştirir.'' de... Selam ve kardeşlikle...
***

Ne Mutlu Gönlüne Sen Düşene!
Ey en Sevgili'den lütuf Sevgili!.. Dudaktan dökülen sözle, kalemden süzülen satırların, sadra doğan muhabbetle olan sıcak bağını hesaba katarak, kelâmımın Senin katındaki aczi altında ezilerek şunları diyebilirim ki; Sen latîf olan Allah'ın, yerini kimsenin dolduramayacağı, paha biçilmez bir lütfusun bize. Sen lütufların en yücesisin, en güzelisin Sultânım! Bizi, Sen'in ümmetin olmakla şereflendiren Allah Teâlâ'ya, yarattıkları adedince hamdolsun!..
Hazret-i Sevban kadar sevemesem de Sen'i, muhabbetine tâlip, muhabbet duyduklarının dostu olma yolunda tökezleye tökezleye gelmekteyim Sana doğru.
Ne acıdır ki, eskiden muhabbet sadırlardan satırlara nakşedilirken, şimdilerde satırlardan sadırlara terfî etmeyi bekliyor. Gönlün muhabbetinle hemhâl olması ise; ancak muhabbetinin hakkını verip mübârek ahlâkınla ahlâklanmaktan geçiyor.
Zâtının aşkıyla yanıp tutuşan ve lütfuna nâil olan şâir Nâbî kadar dökemesem de muhabbetimi satırlara, sadrım Sen'in aşkının nûrunu dağıtıyor tüm varlığıma. Hasretin gözlerimden döküldüğünde, gözyaşlarımı Fuzûlî'nin gönül testisiyle Sana göndermekten başka bir şey gelmiyor elimden, Efendim.
Endülüs'ten Bağdat'a gelip, evinin çevresi karantinaya alınmış hocasının kapı aralığından mübarek hadîs-i şeriflerini öğrenmek için dilenci kılığına giren, aşkına bürünmüş Bâkî bin Mahlet'i duyduktan sonra, Cumâ'ları Sana salât ü selam getirenlerin yüzlerini bizzat gördüğün haberiyle sarsılıp utanıyorum.
Ey kalplerin tabîbi!.. Şahsınızda, Sizi Yaratan'ın Zâtına -celle celâlühu- hürmet gösterip, mübârek hadîs-i şeriflerinizi nakletmek için, bulunduğu mekânda en yüksek yere çıkmayı, edebin bir gereği olarak gören bir ecdâda sahipken, bu güzel fazîletlerin kalıntılarıyla diri tutmaya çalıştığımız mâneviyâtımızın tekrar yeşermesi için ne olur bize duâ edin! Bizlerin “az”lardan, müjdelediğin “garip”lerden, “mukarrebûn”dan olmamız için şefaatini lütfet.
Kutlu müjdene nâil olmak için ömrünün son demlerinde İstanbul'un İslambol diye anılmasına vesîle olan fethe ilk adımı atanlardan Ebû Eyyûb el-Ensarî gibi İstanbul'u mânevî açıdan yeniden fethetmemiz, tekrar ümmet bilincini, İslâm kardeşliğini kazanmamız için kerem edip, sünnetinle yol göster bizlere!..Muhabbete en çok lâyık olan beşer Sen'sin. Senin sevgini, başta kendi gönlümüzde ve tüm insanlığın gönlünde, İslâm'a hizmetçi olarak diri tutmamız için, Sana “Habîbim!” diyen Vedûd olan Allah'tan yardım diliyoruz. Çünkü Sen'i lâyıkıyla sevmek, Rabbimizi de lâyıkıyla sevebilmeye bir vesîledir diye ümid ediyoruz.
Sultanım, bizi cürmümüze rağmen sev, sevdiklerine sevdir ve şefaatinle sevindir ki; bizden daha bahtiyarı olmasın dâreynde!
Hiçliğinin dahî idrâkine varamamış bu âciz Meryem, Senin yaratılışının en önemli harcı olan muhabbetle, gönülden gönüle Sana –âdetâ- lehimlenmek ister! Şefaatinle ferahnâk etmezsen eğer, hâlimiz nice olur Efendim!
Ne mutlu Sen'in kalbine düşene, ne mutlu kalbine Sen düşene!!!
Dilsizmütercim: Meryem Rabia Taşbilek

















Ey çocuk yüzün farkındalık kokuyor ve duruşun cennetten bir fidan vakarında.
