< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu






"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Dinleyin Ey Vakti Duymak Doruğuna Varanlar

//



-Ben bir Hanif olarak yüzümü, gökleri yeri ve arasındakileri ve bütün alemleri yaratan, eşi, dengi, benzeri olmayan, tek olan Allah'a çevirdim. Ben O'na teslim oldum ve ben müşriklerden değilim...-

Sevginin, aşkın başlı başına Rahmani bir memba olduğuna iman eden, başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir garibe kardeşiniz olarak, muhabbetin kaynağı ne kadar pak ise de, hayatımıza yansımalarının da buna eş bir Rahmani yolda olması gerektiğine inanıyorum. Farkıettim ki  dostlardan yana kusurumuz; gönlümüzün şimdiye dek öğrendiğim/niz dillerden başka bir dil ile atması Peygamber'in muhabbetinden yana. Var olan meveddetimi/zi başta O'nu Yaratan'ın rızasına daha da uygun bir hal üzere kılmaya talip olmamızdır bunca celali üzerimize celbetmemiz.

Aşağıdaki yazıyı yaklaşık 5 yıl önce yazdım. Bu zaman zarfında, muhabbetimin niceliğinde bir azalma olmasa da niteliğinde bir değişimi yaşadağım aşikardır. Yaşadığım ve yaşamakta olduğum bu tahkik sürecinde yıllardır Peygamberler tarihinde aktarılan pek çok bilginin bilincim/iz/de Kuranii kaynaklarda yer alıyormuş gibi yer ettiğini gördüm. Toplumda yaygın halde bulunan ezberlerin sağlamasını yapmak için Kuran'a başvurduğumda ayetlerin yaygın ezberlerde aktarılanlarla uyuşmadığına şahitlik ettim. Alıntıladığım eski yazımda geçen pek çok yaklaşımdan şimdilerde beriyim. Ama yazının iskeletindeki muhabbet bu yüzden neden zayi olsun. Artık Şefaati Rasulullah'tan beklemiyorum. Zatından bunun için dua talep etmiyorum. Şefaat ancak Allah'tan talep edilir ve Rasulullah'ın şefaat etmesine; kendi iradesinden ziyade Rabbin onare etmek için murad ettiklerine ahirette affını vesile kılması gibi bir yaklaşım bana makul geliyor. Yani birine verilecek plaketi, ödülü kıymet verdiğiniz birinin eliyle vermek ve her iki tarafı da onare etmek gibi bir anlam... Hal böyle olunca da müstakil bir Peygamber şefaati düşüncesi makullüğünü yitiyor. Aslolanın Rabbin mağfiretini çekecek hal üzere yaşamak olduğuna inanıyorum ve tüm niyazlar onadır. Bizi sevmesi için kendisine yakarmıyorum. Kalplerin tabibinin de sahibinin de Rabbimiz olduğuna iman ediyorum. İstanbul'un fethinden tutun da Kuran'ın bildirdikleri dışında peygamberlerin gaybı bilme atıflarını reddediyorum. Veda hutbesinde bir rivayete göre yaklaşık 120 Bin sahabi olduğu halde bunların 10 Binlercesini Dünya'nın diğer uçlarında son nefeslerini vermeye sevkeden, azmettiren şey her ne ise Ebu Eyyub El Ensari için de aynı şeyin geçerli olduğunu düşünüyorum. İçimizden bir kısım kardeşe göre bu konularda yanılıyor olmamız da benimle hem fikir olanları Bid'at ehli kılmak için kafi bir sebep olmasa gerek. Bir de bir konuda Bid'at üzere olmakla, Bid'at ehli olunması arasında büyük bir fark olduğunu belirtmeliyim. Nitelendirmelerimizde daha adil olmayı nasip etsin Rabbim. Gerçi Bid'at ın kelime manası itibariyle olumlanan bir manası da var yenilik babında. Yenilikleri, maddi, manevi devrimlerimizin hepsini ilahi kaideler dairesinde bereketlendirsin Allah.

 

Tefekkür edişimiz bu bereketli mecrada bir emekleme mesabesinde olsa da en azından refleksel tepkiler vermek yerine sancısını çekiyoruz. Ve dayanak noktamıza Kuran'ı almaya azmediyoruz. Tökezleyebiliriz ama en azından düşünce rutinlerinin ve ezberin konforundan beriyiz. Yeni bir tefekkür membaı gördüğümüzde alışık olduğumuz tattan farklı diye yüzümü ekşitmiyoruz. Dayıyoruz aklımızın dudaklarını kana kana. Bu demek değil ki her fikre hemen aklımızı kiraya veriyoruz, süzgeci Kuran olan bir membalar tutkunluğu bu. Herkese aynı susuzluğu ve konforsuzluğu Rabbimin nasib etmesi için duacıyım. Aksi halde günden güne soru sormayı kendisinde iman eksikliği sananlarımızın sayısı artıyor.

Kuranda Allah'ın ''ayet'' ve benzeri ifadelerle tasvir ettiği, Peygamber kıssalarında geçen zahiren olağan üstü her şeyin Rabb ''ol!'' dediğinde olacağına katıksızca iman ediyorum. Yine de Kuran'ın metaforik, temsili ifadeler kullanan bir üslubunun olduğunu da göz önünde bulundurmamız tefekkürümüze bereket katacaktır. Hakkını vermeye çalıştığım ve sizi de davet ettiğim sadece Kuranii bir sağlamaya tabii tutarak ilahi kaynakta yer almayan bulanıklıkları bilincimizden arındırmaya çalışmak. Şayet dikkate alıp denerseniz şefaat dahil pek çok rivayetin bu sağlamada açıkta kaldığına şahitlik edebilirsiniz. Yaptığım pek çok okuma sonucunda Rasulullah'ın Kurani kaynaktan bize bildirildiği kadarıyla tek mucizesinin Kuran olduğuna inanıyorum.

Yine mesela; Taif'te taşlandığı halde, O'nlar bilmiyorlar, bilseler yapmazlardı, diyen Rasulullah'ın kendi adı anıldıktan sonra kendisine salavat getirmeyen kullar için burnu yerde sürtünsün demeyecek kadar latif bir yüreğe sahip olduğunu düşünüyorum. Adının başına yahut sonuna bir şeyler eklemek kişisel bir saygı ve sevgi ifadesi olabilir lakin aksi bir hal de muhabbetsizlik yahut saygısızlık göstergesi değildir. Ne Allah, ne de Rasullah bu tür davranışlarla kıymetlerinden bir şey kaybedecek değillerdir. Sorun bu şekilde ifadelerin kullanılması yahut kullanılmaması değil, bunların bir ritüel halinde aktarılmasıdır. Tenkid edilme sebepleri de budur.

İlk yaratılan Nur'un, zatına ait olduğu ile alakalı bir alıntı yapmış Nihat kardeşim. Bir kere böyle bir şey olmuş olsa bunu Rasulullah'ın kendisi söylemez bizzat Allah Kuran'ında dile getirir ve bizi de ümmeti olarak şahitlendirirdi. Ki zaten bunun kıymetengiz hiç bir katkısı olduğunu düşünmüyorum Rasulullahtan yana. Kainatın yahut şöyle diyelim, bizim niye yaratıldığımız bellidir, Allah pek çok ayette bunu net bir şekilde bildirmiştir bize. Ama mesela Kainatın, kıymetlimiz Rasulullah'ın yüzü suyu hürmetine yaratılmasına sebep sayılan erdem ve kıymetin aynısını İbrahim Peygamber'in kıymetinde de eş değerde var olduğunu düşünüyorum. Reddettiğim şeyler Peygamber'ime dair muhabbetimi hiç zedeleyecek nitelikte değil.

Amacım bazı bidatlara, çarpık peygamber tasavvuruna dikkat çekmekti ve Eliaçık'ın yazısında da hayli derli toplu değerlendirilmişti bilhassa Rasullullaha dair olanlar. Zira peygamber tasavvurumuz ütopikleştikçe kendisini hayatımızdan uzağa düşürüyoruz. Kuranda ibret alıp, pergamberlerin hayatındaki müşterek davaların birbiriyle bağını ve benzerliğini, ana damarlarını idrak edelim diye bize ulaşan kıssaların derinliğine inip, tefekkür etmek yerine, Pegamberler tarihi diye romanlar yazmışız. ''Bu kıssaların anlatılma amaçlarından biri de peygamberin kendinden önceki peygamberlerin hayatlarındaki kıssalardan bahsederek onların devamı olduğunu bir nevi ispatlamaktır.'' Misalen 7 ayetlik kıssayı kaç ciltlik diyaloglara çevirmişiz. Elbette hikmeti ciltleri aşar ama kastım isariliyatlar, uydurma diyaloglar ve burdan beslenen tasavvurlar. Ve bu vesileyle en çok Peygamber'in ve bize ulaştırdığı hayat tasavvurunun hakkına girmekteler. Hakkı ıskalayanın kimler olduğu konusunda sizleri tefekküre davet ediyorum.

Bizler bu halim/iz/le de yaratılışımızın harcı olan muhabbetle gönlümüzden lehimliyiz Rasule. Kapleri evirip çeviren Rabbe havale ediyorum halimizi. Ezberin konforundan tefekkürün sancısına sevketsin Rabbim bizi! Razı olacağı haliyle muhabbet ve kardeşliği kalplerimize içirsin. Varsın farklı fikirlerle tanışıp, bazı ezberlerin kırılma serüveni benim kardeş yüreğimin kırılmasıyla baş başa gitsin. Razıyım. Duam o ki benden sonra farklı tefekkürlerinize vesile olacak olanlar benden daha rahat etsinler. Ben iman ediyorum ki ''Bir doğru ayırdığı kadar birleştirir.'' de... Selam ve kardeşlikle...

***


Ne Mutlu Gönlüne Sen Düşene!

       Ey en Sevgili'den lütuf Sevgili!.. Dudaktan dökülen sözle, kalemden süzülen satırların, sadra doğan muhabbetle olan sıcak bağını hesaba katarak, kelâmımın Senin katındaki aczi altında ezilerek şunları diyebilirim ki; Sen latîf olan Allah'ın, yerini kimsenin dolduramayacağı, paha biçilmez bir lütfusun bize. Sen lütufların en yücesisin, en güzelisin Sultânım! Bizi, Sen'in ümmetin olmakla şereflendiren Allah Teâlâ'ya, yarattıkları adedince hamdolsun!..

       Hazret-i Sevban kadar sevemesem de Sen'i, muhabbetine tâlip, muhabbet duyduklarının dostu olma yolunda tökezleye tökezleye gelmekteyim Sana doğru.

Ne acıdır ki, eskiden muhabbet sadırlardan satırlara nakşedilirken, şimdilerde satırlardan sadırlara terfî etmeyi bekliyor. Gönlün muhabbetinle hemhâl olması ise; ancak muhabbetinin hakkını verip mübârek ahlâkınla ahlâklanmaktan geçiyor.

Zâtının aşkıyla yanıp tutuşan ve lütfuna nâil olan şâir Nâbî kadar dökemesem de muhabbetimi satırlara, sadrım Sen'in aşkının nûrunu dağıtıyor tüm varlığıma. Hasretin gözlerimden döküldüğünde, gözyaşlarımı Fuzûlî'nin gönül testisiyle Sana göndermekten başka bir şey gelmiyor elimden, Efendim.

       Endülüs'ten Bağdat'a gelip, evinin çevresi karantinaya alınmış hocasının kapı aralığından mübarek hadîs-i şeriflerini öğrenmek için dilenci kılığına giren, aşkına bürünmüş Bâkî bin Mahlet'i duyduktan sonra, Cumâ'ları Sana salât ü selam getirenlerin yüzlerini bizzat gördüğün haberiyle sarsılıp utanıyorum.

       Ey kalplerin tabîbi!.. Şahsınızda, Sizi Yaratan'ın Zâtına -celle celâlühu- hürmet gösterip, mübârek hadîs-i şeriflerinizi nakletmek için, bulunduğu mekânda en yüksek yere çıkmayı, edebin bir gereği olarak gören bir ecdâda sahipken, bu güzel fazîletlerin kalıntılarıyla diri tutmaya çalıştığımız mâneviyâtımızın tekrar yeşermesi için ne olur bize duâ edin! Bizlerin “az”lardan, müjdelediğin “garip”lerden, “mukarrebûn”dan olmamız için şefaatini lütfet.

       Kutlu müjdene nâil olmak için ömrünün son demlerinde İstanbul'un İslambol diye anılmasına vesîle olan fethe ilk adımı atanlardan Ebû Eyyûb el-Ensarî gibi İstanbul'u mânevî açıdan yeniden fethetmemiz, tekrar ümmet bilincini, İslâm kardeşliğini kazanmamız için kerem edip, sünnetinle yol göster bizlere!..Muhabbete en çok lâyık olan beşer Sen'sin. Senin sevgini, başta kendi gönlümüzde ve tüm insanlığın gönlünde, İslâm'a hizmetçi olarak diri tutmamız için, Sana “Habîbim!” diyen Vedûd olan Allah'tan yardım diliyoruz. Çünkü Sen'i lâyıkıyla sevmek,  Rabbimizi de lâyıkıyla sevebilmeye bir vesîledir diye ümid ediyoruz.

       Sultanım, bizi cürmümüze rağmen sev, sevdiklerine sevdir ve şefaatinle sevindir ki; bizden daha bahtiyarı olmasın dâreynde!

       Hiçliğinin dahî idrâkine varamamış bu âciz Meryem, Senin yaratılışının en önemli harcı olan muhabbetle, gönülden gönüle Sana –âdetâ- lehimlenmek ister! Şefaatinle ferahnâk etmezsen eğer, hâlimiz nice olur Efendim!

Ne mutlu Sen'in kalbine düşene, ne mutlu kalbine Sen düşene!!!

Dilsizmütercim: Meryem Rabia Taşbilek


Nasırlaşmış Secde İzleri/miz!

//


arthur/ scotland/mahkum resimleri

MUHAMMED Allah'ın Elçisi'dir; ve [sadakatle] o'nun yanında olanlar, bütün hakikat inkarcılarına karşı kararlı ve tavizsiz, [ama] birbirlerine karşı merhamet doludurlar. Onların [namazda] eğilerek (ve) yere kapanarak Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün: onların işaretleri, yüzlerindeki secde izleridir. Şu, onların hem Tevrat'taki ve hem de İncil'deki temsîlleridir: [onlar] filiz veren bir tohum gibi[dirler], sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve [sonunda] kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin… [Allah böylece müminleri sağlam ve dayanıklı/dirençli kılar] ki onlar aracılığıyla hakikat inkarcılarını şaşırtsın. [Ama] onlardan inanıp doğru ve yararlı işler yapanlara Allah mağfiret ve büyük bir mükafat vaad etmiştir. Fetih 29/Medeni

Sucûd (“secde etme/yere kapanma”) masdar-ismi, burada, inancın kalben ifasını temsil ederken, secde “izleri”, imanın inananların hayat tarzındaki ve hatta dış görünüşündeki yansımasını gösterir. “Yüz” insan kişiliğinin en anlamlı parçası olduğundan, Kur’an'da çoğu kez kişinin “tüm benliği” anlamında kullanılmıştır.

...

Hayatımızda olması gereken pek çok erdem, nasıl ki yaşantımıza renk verme, yön verme gibi pek çok açıdan sönük bir hal almışsa, zaaflarımızın baskın gölgeleri altında imanımız gereği yaşantımıza geçirmemiz gereken ilahi kaideler de bu durumdan nasiplerini almaktalar.

Yukarıda paylaştığım ayet de secde izlerinden bahsediyor. Bu izlere dair tefekkür etmeden evvel belki de ''secde''nin ''ne''liği üzerine akıl teri dökmeliyiz. Müminler için secde Rabbe, dolayısıya, O'nun kaidelerine boyun eğmeye, sakındırdıklarından uzak durmaya ve hayırla ilerlemeye çalıştığımız bu yoldan bizi men etmeye azmeden iç ve dış unsurlara karşı kıyam etmeyi gerektiriyor. Secde, aynı zamanda bir tavır alıştır. Secde ettiğimizden gayrı, O'nun emirleriyle çelişen tüm davetkar yahut tehditkar dayatmalara karşı eş zamanlı bir kıyamı da içinde barındırır.

Tıpkı; ''Allah'tan başka ilah yoktur!'' şahitliğimizde olduğu gibi O'dan başka var sayılan ilahları/güçleri reddetmemiz, boyun eğmememiz gibi, tüm secdelerimiz de bu boyun eğişle beraber bir kıyamı bünyesinde barındırır. Secdelerimizin hakkını vermemize basamak olan bu kıyam/lar; bazen kullara ve sistemlere bazen de kendi nefsimize olabilmektedir. Bu hali hakkıyla yaşantımıza taşıyamadığımızda; açıktan Allah'a secde ederken bir başka açıdan, aslında kıyamlarımızı da Rabbe karşı yaparken bulabiliyoruz kendimizi.

Hayat sergüzeştimiz, yani imtihan sürecimizde Allah'a secde ediyor olmamız; halimizde, yaşantımızda, tercihlerimizde, haliyle bazı izler, farkındalıklar ve fedakarlıklar gerektiriyor. Lakin insanoğlu bunu göze alamadığında, secdelerinin izlerini, hayatını sarıp sarmalayan iman dallarını, filizlerini budamaya başlıyor. İnanların pek çoğu bedel ödemekten geri durdukları için, sosyal yaşamda secde izlerini saklayıp azınlık psikolojisini aratmaz bir ezikliğe bürünüyorlar.

Oysa Allah, ''müminler'' diye tasvir ettiği güruhun; secde izlerinden tanındığına vurgu yapıyor. Bu durumda; bizler de hayatta  gerçekten bu secde izlerimizle tanınanlardan mıyız, diye sormalıyız kendimize. Çocukken, ayette geçen ''secde izleri''nin gerçekten namazda yaptığımız secdelerden mütevellit bir iz/nasır olduğunu zannetmekteydim. Namazın çehremize ve ahvalimize kattığı bereketini yadsımamakla birlikte acizane tefekkürüm bu ifadenin daha çok Allah'a boynu eğişimizin hayatımıza yansıması ve kimliğimizin bu secdelerimiz üzerinden tanınmasına dalalet ettiğidir. Tesettür de bu secde izlerinden biri. Ve bu izin sorumluluğunu üzerinde taşımaya çalışanlardan pek çoğu bunun bedellerini ödüyor sosyal yaşamda. Tüm bu şahit olunanlara rağmen kalplerimizi evirip çeviren Allah'a hamd olsun ki bu fikirhane vesilesiyle tanıştığım kıymetli arkadaşım Mine B. bu secde izini bundan böyle üzerinde taşımaya karar vermiş durumda. Kendisine bu yazı vesilesiyle tebriklerimi ve dualarımı gönderiyorum. Hiç şüphesiz ki bu izler sadece tesettürle sınırlı değil. Bu izi taşımayan lakin çok erdemli secde izlerini benliğinde barındıran kardeşlerimiz de vardır. Lakin hep daha güzeline talip olmaya çalışanlar olarak, duamız; bu izler arasında tercih yapmak durumunda kalmamamızdır.

İçinde yaşadığımız sistemlerin de ayrı ayrı dinleri ve dinlerine göre ritüelleri, şeriatları var. Ve tıpkı Firavun'un, büyücülerin iman etmesine verdiği, ''Benden izin almadan iman edersiniz, ha!'' tepkisini kendi kural/şeriatlarından farklı düşenlere vermekteler. Zira her farklılık, dikatatör bir zihniyet için kendi gücüne karşı bir tehdit mahiyetini taşımakta. Dindar olabilirsiniz lakin yine de onların izni ve müsadeleri çerçevesinde! Allah bile bizi tek tipleştirmemişken ve bunu bizden de istemiyorken, sistemler kendi zaafları ve rant hırsları, gücü tekellerine alma tutkuları yüzden insanları tek tipleştirmeye azmediyorlar.

İslam tasavvurumuz öyle zedelenmiş ki; secde izlerimizi İslam'ın 5 şartıyla sınırlandırır olmuşuz. Bu yüzden secdelerimizin niteliğini Kur'ani bir sağlamaya tabi tutmamız gerekiyor. Oysa anne babaya üf bile dememek, zalimin karşısında durmak, hak yememek de, adaletle hükmetmek de Kuran'da yer alan tüm ilahi kaideler gibi İslam'ın şartıdır. Ahlak bu secde izlerinin belki de en büyüğü. Bu kadiler iman edip ilahi sorumluluk dairesine giren herkesi bağlar niteliktedir.

Aksi şekilde hareket eden çarpık tasavvur; inananlar taklitten öte tahkiki bir imana sahip olana dek düzelmeyecektir. Ne zaman ki müslümanlar Ehl-i Kitabın yaptığı gibi din adamlarına iman etmek yerine; secde ettikleri Rab'in her inananı biricik olarak muhatap alıp indirdiği Kuran'a eğilir tefekkürlerini derinleştirirlerse, o vakit kavramlarımız hak ettikleri anlamlara hicret edeceklerdir ve secdelerimizin de kıyamlarımızın da hakkını vermemiz kolaylaşacaktır.

''...sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve [sonunda] kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin… [Allah böylece müminleri sağlam ve dayanıklı/dirençli kılar] ki onlar aracılığıyla hakikat inkarcılarını şaşırtsın. [Ama] onlardan inanıp doğru ve yararlı işler yapanlara Allah mağfiret ve büyük bir mükafat vaad etmiştir.'' Fetih 29

Gül Terazisi

//


Gül alırlar, gül satarlar,
Gülden terazi tutarlar,
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül. (Nesimî)

...

Yillarca her hafta cuma pazarinda elma satmistir Arabaci Huseyin. Devamli musterilerinden bir yahudi gulerek yaklasir her seferinde yanina. Selamlasirlar evvela. Adam;

Useyin efendi iki kilo elma, der sonra.

Huseyin efendinin adetidir; sattigi her meyvadan bir iki tane fazladan atmak musterisinin posetine. Bu yuzden Yahudi her seferinde alacagi meyvalari toptan istemez. Sirasiyla iki kilo daha soylemek suretiyle boler de boler.

Useyin efendi, iki kilo daha...

Huseyin efendi yine fazladan bir-iki elma atar posete.

Bu bazen birkac defa tekrarlanir.

Ne adam boyle yapmaktan gocunur ne de Huseyin efendi ayni mukabelede bulunmaktan.

Her Cuma adam fazlasiyla memnun ayrilir tezgahin basindan. Huseyin efendininse kaybettigi hic bir sey yoktur, onu efendi yapan bu davranislari her halindan boylece akmaktadir.

Dedemdir, sadece bu hatirasi icin bile hayatima gectigi altin seride ne kadar sukretsem azdir.

...

Bizler adaletle olcup tartmaya hayretengiz bir isarla vurgu yapan bir ilahi nizama iman etmis kullar olarak, tartida adil olma eylemimizi hayatimizin her demine ve yasadigimiz her duruma yansitmakla mukellefiz. Insani iliskilerimiz, aldigimiz kararlar, yaptigimiz ticaret ve tercihlerimizden tutun da hersey dahildir bu adaletle tartma emrine. Tartma ayni zamanda akledip, degerlendirdigimiz konular icin de gecerlidir. Bu emir insanlari elestirmede de karsimiza bir kistas olarak cikar. Tabi tartida adaleti temin icin evvela dogru tartiya, kistaslara sahip olmamiz gerekmekte. Terazinin bir kefesinde haset, kin, varsa elbette tartida adalet gozetmek pek mumkun olmuyor.

Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir. Hucurat 12

Insanlar arasi iletisimlerde de bu konuda problemler yasamaktayiz. Bilhassa elestirirken ve de severken dozunu kacirmaktayiz. Sevmeleri, sevilene aklimizi kiraya vermeye, elestirmeleri de nefrete, topyekun reddedip, tekfir etmeye kadar goturebiilmekteyiz. Oysa bize itidal uzere yasamak emredildi. Fakat terazimiz pek cok defa adaletle tartmiyor. Muhammed Esed'in mealinden yayinladigim birkac ayetten sonra, kendisi hakkinda alternatif bilgi edinmem icin benimle bir link paylasan kiymetli bir ziyaretci kardesim vesilesiyle Esed ve Mustafa Islamoglu hakkinda elestiriler iceren bir video izleme imkanim oldu. Elestiriyi yapan kisi evvela insan kardeslerinden, din kardeslerinden "bu" hitabiyla bashediyor. Sanki hakkinda konustugu kisiyi muhatap almayip nesnelestiriyor. Ki boylesi bir davranis ilk etapta savundugunu dusundugu Raslulullah'in uslubuna ve sunnetine de aykidir. Sonrasinda kizil denizin yarilmasi "mucize"sine mantiki bir yorum getirdigi icin mucizeyi inkar ettigi gerekcesiyle yerden yere vuruyor Muhammed Esed'i. Ardindan da Esed'in evveliyatinda yahudi oldugundan dem vurarak bu gecerli bir sebepmis gibi iftiralarda bulunuyor calismalarina guvenilmeyecegine dair. Boylesi bir gerekceyle, omrunu Kuran'a vakfeden insanlar nasil bu kadar kolay harcanabilir? Insanin ici sizliyor sahitlik ederken. Yine Islamoglu'nun yeni cikan gerekceli meal tefisirinde Rasulullah'in tipki bizler gibi birer beser olduguna dair getirdigi aciklamalarini, mucizeyi ve sunneti inkar ettigine dair bir kanaate baglayip yerden yere vuruyor bahzettigim zat. Bu cikarimlari kendisini dinleyenlerin yapamacagini vurguluyor da vurguluyor.

Bu yaklasimin en mutedil haliyle fikrin namusuna ve ihtilaf ahlakina aykiri olarak nitelendirilebilecegini dusunuyorum. Zaten Islamoglu'nun goruntulu olarak bu ithamlara verdigi cevaplar youtube de mevcut. Islamoglu, peygamberi kitaba donusturun; Kuran olsun, Kitabi insana donusturun; peygamber olsun, demistir. Pratik kaynagini yok ederseniz yasayan dini zedelemis olursunuz, diye de ilave eder. Lakin bununla birlikte Rasulullah'tan bu yana bize dogru akan bu ilim irmagindaki cakillarin da elenmesi gerektiginin altini cizer. Elbette bu da Kurani bir saglamaya sevk eder bizi. Nihayetinde hadislere Kuran gibi bir korunmusluk atfedemeyiz. Onlari Kuran'in tasvir ettigi Rasul cercevesinde saglamaya tabii tutmaliyiz. Bunun icin de taklidi imandan tahkiki imana gecip bu alanda yurek teri dokmek, zora talip olmak gerekiyor.

Burada birincil amacim da elestirilen kardeslerimi savunmak degildir. Ithamlarin saglamasini yapmak isteyen takipciler zaten kiyaslamak icin farkli kaynaklara ulasacaklardir. Evet pek cok konuda mantigi one cikartan akilci yaklasimlara sahip olabilirler. Lakin farkli goruslere sahip bile olsalar ihtilaflarimizi aciklarken en azindan daha makul gerekcelere dayandirabilir, ithamdan sakinip, icinde oneri olan elestirilerde bulunabiliriz. Bu bizim ancak insani kalitemizi arttirir. Peygamber'in mucizelerini reddettikleri gerekcesiyle aforoz edilen her iki kiymetli kardesimiz de Rasulullah'in en buyuk ve belki de bazilarina gore tek mucizesine; Kuran'a omurlerini vakfetmis insanlardir. On yillarini, omurlerini Kuran yoluna vermis kardeslerimize boyle ithamlarda bulunup, bozuk para gibi harcamak bize terazimizde bir carpiklik oldugu uzerine tefekkur etmeye sevketmeli diye dusunuyorum. Nihayetinde insani kardeslikten ote daha yakin bir kardeslik icin tevhidi oncelememiz sahip oldugumuz meveddeti daha da bereketlendirecektir.


Bizler dogru teraziyle adil bir tartimdan ote fazladan fazladan sefkatle muamelede bulunmaliyiz birbirimize. Ki iman ettigimiz hakikatler halimize yansiyip hayatimizda bereketli filizlere vesile olsup, meyveye dursunlar. Imanimiz adaletle tartacak gozlerimize dolanan suni ortuleri bertaraf etmeye yetmeli.

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)

Aliya Izzetbegovic'in de dedigi gibi dusmanlarımıza yalnızca adalet borcluyuz. Dusmanına dahi boylesi erdemli bir yaklasima sahip olmasi gereken muminlerin kendi aralarinda adaleti temin edip, sefkat ve meveddetle muamelede bulunmaları onlari ayird edici secde izlerindendir.

Hamis:

Tum ziyaretci kardeslerimin, kendisinden hayli istifade ettigim Islamoglu'nun konu basliklari uzerine tiklayarak ulasabilecekleri linklerde yer alan;

İhtilaf Ahlakı, Sabiteler-Değişkenler ve Bir Zamanlar Alimlerimiz Vardı1-4 baslikli goruntulu seminerlreinden istifade etmesini temenni ederim.


unutmak yok

//




nerelerdeydin diye sorarsan
'hep eskisi gibi' diyecegim.
topragi orten taslardan soz edecegim,
surdukce kendini harcayan irmaktan;
ben yalniz kuslarin yitirdiklerini bilirim,
gerilerde kalan denizi bilirim, bir de aglayan ablami.
neden ayri adlarla aniliyor ulkeler, neden gunler
yeni gunleri izliyor? neden koyu bir gece
birikiyor agizda? neden oluler?
nereden geliyorsun diye sorarsan boluk porcuk
kelimelerle konusmak zorundayim,
agzi zehir gibi yakan araclarla,
cogu curumeye yuz tutmus hayvanlarla
ve avutamadigim yuregimle.

andac degil yanimizda goturduklerimiz
unutusta uyuklayan sarimsi kumru degil,
yaslarla kapli yuzler,
bogazimiza yapisan eller
ve yapraklardan siyrilan sey:
asinmis bir gunun karanligi
aciyi kanimizda tatmis bir gunun.

iste menekseler, iste kirlangiclar
bize sevinc veren ne varsa,
gecici ve kucuk duyarliklarin
yanyana gorundugu suslu kartpostallarda.

ama bu sinirin otesine gecmeliyim,
dislemeliyim sessizligin cevresindeki kabugu,
ne karsilik verecegimi bilemem:

oyle cok ki oluler,
ve oyle cok ki al gunesle yarilmis hendekler,
ve oyle cok ki gemilere vuran migferler,
ve oyle cok ki opuslerle kilitli eller,
ve oyle cok ki unutmak istediklerim.

pablo neruda

"../azaldı halk içinde yüzdeki ben gibiler/.."

//


16 mart 2003 günü Gazze şeridi’nin refah kentinde Filistinli bir doktorun evinin yıkılmasını engellemeye çalışırken bir Israil buldozerinin üzerinden 2 kere geçip belkemiğini kırması suretiyle hayatını kaybeden Abdli barış eylemcisi Rachel Corrie; 'omurgasız insanların omurgasını kırdığı melek.' 23 yaşındaydı.

***

Satranc Dersleri//Rachel Corrie Kardesim icin... 


sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu

../

artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar

../

artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur

../

o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı

../

derler ki kemik atıyor
köpek resmine bu adam

anlat
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir

vardın
söylemezler otlar
çok sutün düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin

../

hüzün
yalındır-dağdan
aparılmış kar topakları gibi

yel ki ince
ipince bir teldir kopmuştur

insan
azar azar kopmuştur

../

bir oyuna rasgeldim
her taşı yakup hüznü

../

kabusa beyaz bir su
oyuluyordu

../

've sabır
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?'

../

çağa çıktığımda
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur

../

bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar

çünkü satrançta
çünkü orada ve burada
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı




../

azaldı
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa'şa' bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyi oyunundan
sorulmayacak mıdır
/..

Ilhami Cicek
Siiri Istemesem de Kisaltmak Zorunda Kaldim...

Gazzeli Yarı Saydam Çocuk, Söyle Çöl Senin Neyin?

//



Ey Çocuk;

"Ne yaman iştir bu çölde susuz, sen İsmail misin, Hacer mi annen senin, hırkanda kum nakışları, yaman hattat elinden gözlerin ateş körfezi, yüreğin hançer ağzından sulanan zemzem, söyle çöl senin neyin?"

Mustafa Yılmaz Hikayatı Ebu Zer


Bizler namazda dahi gözleri kapatıp hayattan soyutlanmanın mekruh olduğu bir inanca sahibiz. Hiçbir zulme göz yumamayız. Hiçbir özelliğine, farklılığına bakmaksızın mazlumun yanında, zalim “müslüman” da olsa ona zulmüne mani olarak "yardım" etmekle bizi mükkellef kılan bir imana sahibiz! Fakat öyle bir duruma geldik ki kendinden daha zenginini burjuva zanneden kendini bilmez, nemelazımcı (muhafazakar veya değil) burjuvalar da, kendinden daha zalimini zalim zanneden zalimler de imtihanımız oldu...

Uzaktaki zulümlere dair tepki çok bedel ödemeden “gösterilebiliyor” ama yakınımızdakilere dair aynı tepki sıcak temas bir bedel istiyor. Yaşanan zulümler ne ilk ne de sadece Gazzeyle sınırlı! Aynı kalabalıkları neden başka zulümler için toplayamıyoruz?! Vicdani Red'den tutun tüm dayatlamara dair... Her zulüm birinci dereceden derdimiz olmadıkça, sistem değil sistemin elinden çıkan zulümler parça parça gözlerimize battıkça çözümden hep uzaklara düşeceğiz.

Kirpiklerinde göz yaşlarından beyaz tuz tortularıyla, insan olanlar ve yüreklerini sol yanında uyutmayanlar, ağlıyorlar, ya erken büyüyen ya da erken ölen çocuklar ve insanlık onuru için. Çocukların bu iki acı arasında gerilen ruhları, göğe doğru sayısız ah okları fırlatıyor. Ne hakkımız var onları erken ihtiyarlatan zamanın sabahlarına doğurmaya?!

Şimdilerde Filistinli çocuklar bağdaş kurup çocukluk hayallerinin üzerine, yerle bir edilmemiş sofralarında Gazze'nin, çaya batırılmış bisküvileri üzerine peynir ufalayıp, ağızlarını şapırdatarak yemeliydiler. Oysa canlarına aş eren, insanlığın onurunu dişlileri arasında öğüten tanklar yediler onları... Ve biz başka başka helvadan putlarımızın ardına saklanarak izledik, izliyoruz bu tek dişine rağmen bizim yüzümüzden insanlığın ırzına diş geçiren, tecavüz edenleri!

İnsanlığın hırs boynuzlarında çalkalanıp seyirten dünya; hayatından bezmiş, yer yine sallanıyor muhtelif beldelerde. Toprağın içi kalkıyor bu kadar kan kokusuna. Masum hayatlara aş erenleri arıyor bela. Lakin ah; "Onlar, bulut gölgeleri içinde Allah'ın meleklerle onlara gelmesini ve emrinin gerçekleşmesini mi gözlüyorlar?.." diyor Rabbimiz.

“İnsan olan yerlerimiz acıyor.” Acıyı etimize bastırıyoruz, gittikçe daha derine. Genelde insanlığın, özelde ümmetin birlik ruhuna, ortak paydasına, anahtar taşına uzanabilmek için ayaklarımızın altına bunca çocuk bedeni almak gerekli miyidi?! Başka türlü uzanamaz mıyız kardeşliğin ve adaletin vicdanına, tek gözlü ve tek dişli “dev”lerin böğrüne, göz bebeklerine... Yine de zulmü yaralanacağı yerden vurabilmiş değiliz... Buna muvaffak olabilmek için daha kaç masum gerek ayaklarımız altına?!.

Bizim ellerimizle ve dualarımızla olmasa da elbet çocuk misketleri, misket bombalarına galip gelecektir. Zira Allah'ın vadidir; “Yeryüzüne ezilenler varis olacak!”tır Kasas 28/5. Fakat her giden çocuk yarım kalan oyunlarını ve boşta kalan ana kucaklarını şikayet ediyorsa Rabbe bizim sonumuz ne olacak!?

Ey cennet kuşları çocuklar, ah etimin yanmakta olan yerleri, toparlanın yarı saydam bedenleriniz ve sağlam kalanlarınızla... Toparlanın ve elleriniz birbirinize kenetli, İsmail'in topuğunu vurduğu gibi bu kurak cesedine dünyanın, bir defa “Bismillah” ile burkulan topuklarınızı vurun! Eğer hakkıyla sarsılmazsa bir de “Kahhar” diyerek vurun! Pasını silkeleyin ılımlı rehavet etiketlerinin. Bir kara sıva gibi dökülsün zulm ve nemelazımcılığımız, akletmeyen kalplerimiz, direnmeyen fikrimiz! Ellerimize bakan dualarımız utanırken, insanlık fevç fevç sarsılarak hatırlasın varlık sebebini, şahitlik sorumluluğunu... Taraf olmanın kime yaslanmak olduğunu, Allah'tan başka kimseye yaslanmayanların aslında ne kadar da güçlü olduklarını hatırlatın insanlığa böylelikle. Ve haykırın, Ebu Leheb gibi eli ve fani kudreti kuruyacak olan zulüm ehlinin eşlerinin, yardakçılarının da kurtulamayacaklarını Allah'ın gazabından! Karunlarla birlikte kervanlarının da yerin dibine geçtiğini, haykırın! Firavunlar kadar Hamanların da boyunlarına asılacağını yaşanan zilletin bedelinin!

Toplanın ve topuklarınızı vurun bu çilekeş toprağın bağrına, İsmailce... Ve anneler, titreyip kendine geliş gününün susuzluğuyla, koşun elleriniz bir başınızda bir dizlerinizde, Hacerce! Belki yıkanırız hırçın ve sorgulayan bakışlarınızda ve soyulur bu kendi özünü törpüleyen uyuşukluğumuz.


Dilsizmütercim...
*Aslında sızımı(zı) dile getirmekten bile ar ediyorum,
lakin ne kadar denediysem de susturamadım kalemimi.
Bu zulmün edebiyatını yapmaktan Allah'a sığınırım!
Uyanışımıza dair fiili bir duam olsun.

Dili Faldır Aşkın Ey Taş!

//



“Umut kesilmiyorsa dostlarım,

Kesip barikatlar yaparak kangrenli gövdemizden,

Şurda güneşe ne kaldı?!”

İlhami Çiçek
...
..
.


Maça Dair Bilgi İçin Tıklayınız.

Maç iptal edildi, sıra Antalyadaki maçta.

TürkTelekom-Bnei Hasharon Maçını; Gazze Kazandı!

***

"Hayatlarına aşeren bu homurtuları, sahip oldukları tek silahla, başları yukarıda ölmenin asaletiyle karşılayacaklar/.../

Yeni Yılı kutlayan ve bu masum sivillerin katline ortak olduğumuzu ve suç ortaklığı yaptığımızı anlamayan Avrupa ya da Amerika’daki metropol cennetlerinde dinlenmek yerine Gazze cehenneminin ortasında olmak çok daha rahatlatıcı."

Vittoria Arrigoni* Gazze'ye Özgürlük Hareketi'yle Gazze'ye giden ve Uluslararası Yardım Hareketi (ISM) üyesi gazeteci ve yazarın Il Manifesto için yazdığı makaleden.

Devamı için tıklayınız.


Konuşan, Sorgulayan, Muhalif Bir Aydın

//













Yıldırım Türker, bugünkü yazısında ABD muhalifliğiyle de bilinen ünlü dilbilimci Noam Chomsky'i yazdı. İşte Türker'in kaleminden "modern zamanın dillisi" olarak da nitelenebilecek bir Chomsky anlatısı:

Müzmin muhalif

Yıldırım Türker / Radikal

Chomsky, yaşadığımız çağın vicdanı. Öncelikle dilbilimci. Aynı zamanda felsefe, politika, bilişsel bilimler ve psikoloji alanlarında da yetmişi aşkın kitap ve bini aşkın makalesi olan Chomsky, halen yaşamakta olan insanlar arasında eserlerinden en çok alıntı yapılan kişi olarak da tanıtılabilir pekâlâ.

Chomsky'nin hayat serüvenini özetleyebilmek ne mümkün. Hakkında biyografilerin yazılmasına bile karşı çıkmış, kendisini merkeze oturtan anlatılardan duyduğu mahcubiyeti, Türkçe'de 'Bir Muhalifin Yaşamı' alt başlığıyla yayımlanan kitabın yazarı Robert F. Barsky'ye yazdığı bir mektupta şöyle dile getirmiş: "... kişiselleştirilmiş bir çerçeveden hoşlanmıyorum. Dünyada yapılan işler, isimlerini hiç kimsenin duymadığı ve tarih sahnesinden silinmiş, ancak kendilerini bir amaca adamış cesur insanların çabaları sayesinde olmaktadır. Ben onların çabaları sayesinde konuşmalar yapabiliyor, yazabiliyor ve böylece bu çabalara kendi biçimimde katkıda bulunabiliyorum."

Avram Noam Chomsky, Çar ordusunda askere gitmemek için 1913'te Rusya'dan Amerika'ya göçen İbranice uzmanı bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olarak 1928 yılında Philadelphia'da dünyaya gelir. Sol görüşlü ailesinin desteğiyle araştırmacı kimliği küçük yaşta gelişir. Henüz 10 yaşındayken okul gazetesinde ilk makalesi yayımlanır. İspanya İç Savaşı'nda Barcelona'nın düşüşünü konu eden bu makale, hayatının gerçekten de dönüm noktasıdır. Bu yorumunda Chomsky, İspanya'daki ayaklanmanın yaygın inancın aksine bir başarısızlık değil, anarşist hareketlerin tabandan başlatılması halinde başarılı olabileceğinin kanıtı olduğu inancını belirtir. Daha sonra da düşünsel gelişimini anarşist çizgide sürdürecektir. Daha çocuk yaşında anarşizme duyduğu bu ilgiyi 'şanslı bir kaza' olarak adlandıracaktır: "Sadık bir Leninist olma dürtüsünü hissedemeyecek kadar gençtim. Bu yüzden hiçbir zaman reddetmem gereken bir inancım ya da herhangi bir suçluluk veya ihanet duygum olmadı. Ben her zaman kaybedenlerden, örneğin İspanyol anarşistlerinden yanaydım."

Chomsky, hayatı boyunca bağımsız duruşundan taviz vermedi. Hep sorguladı, didikledi, itiraz etti. İlk gençliğinde yaz kampındayken, Amerika Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombaları atarak İkinci Dünya Savaşı'nı sona erdirdi. Kutlamalara katılmadı. Çevresindekilerin sevincini paylaşamadı. Sivillere yönelik bir katliamın bir başka katliamı engellemiş olmasını kutlu bir gerçeklik olarak görenlere karşı çıktı. İnsanın ne olursa olsun kazanan tarafı tutması anlamına gelen bu mantığı daha o zamandan reddediyordu.

Yaradılış olarak aslında yalnızlığı seven, münzevi ruhlu bir adam olduğunu söylemesine rağmen toplumsal vicdanı onu eylemciliğe itti. Gerek felsefe ve mantık konusundaki katkıları gerekse eylemci kişiliğiyle kendisini çok etkilemiş olan Bertrand Russel'ı Einstein'la karşılaştırdığı satırlar, Chomsky'nin şu dünyadaki duruşunu en iyi açıklayan ipucu, kanımca: "İnsanlığın karşısındaki ciddi tehlikeler konusunda hemfikirdiler, ancak tepki vermek için farklı yollar seçtiler. Einstein'ın tepkisi Princeton'da oldukça rahat bir yaşam sürüp kendisini çok sevdiği araştırmalarına adamak ve ara sıra birkaç dakika ara verip bir kehanette bulunmaktı. Russel'ın tepkisiyse gösterilere öncülük edip polisler tarafından götürülmek, güncel sorunlar hakkında geniş kapsamlı yazılar yazmak, savaş suçları mahkemeleri düzenlemek vb. şekillerde oldu. Sonuç? Russel o zaman da şimdi de kötülenip suçlandı, Einstein ise bir aziz olarak yüceltildi. Bu bizi şaşırtmalı mı? Hiç de değil?"

Chomsky, İsrail devletinin kuruluşuna, sosyalist ön yapılanmanın ve Filistin'in iki uluslu karakterinin devlet sistemi uğruna feda edilebileceği kaygısıyla karşı çıktı. Kısa kibutz deneyimi de ağzında kötü tatlar bırakmıştı. Filistinlilerin haklarını savundu. Antisiyonist bir yahudi olarak aşağılandı. Dönemin Stalinistleri de Troçkistleri de ondan nefret ediyordu. Amerika'nın iç ve dış politikasını kıyasıya eleştirdi. Kennedy iktidarının Küba'ya yönelik terör eylemlerine, Çinhindi'ndeki savaşa, silahlanmaya, Sovyetlerin Çekoslavakya'yı işgaline ve daha birçok zulme karşı çıktı. Savaş karşıtı gösterilerde ön saflardaydı, tutuklandı, tehdit edildi. Nixon'ın ünlü düşmanlar listesine girdi. 11 Eylül sonrası Amerikan saldırganlığına karşı çıkarken ardında 60 yıllık bir mücadele geçmişi vardı.

Politik yazılarında yoğun teorik, felsefi göndermelerden kaçındığı için kimilerince ciddiyetsizlikle bile suçlandı. Oysa, onun kendisine nirengi noktası olarak aldığı tek şey, özgürlük etik'i oldu. Ona göre basit gerçekler, entelektüeller, hükümet temsilcileri ve medya işbirliğiyle 'ayak takımını' uzak tutmak için anlaşılmaz bir dilin gerisinde gizlenmektedir. Bilim adamının, entelektüelin devletle ilişkisi üstüne yazılar yazdı. Üniversitelerin toplum içindeki rolünü kıyasıya eleştirdi. Entelektüelin güç arayışı içinde giderek devletinin sözcüsü konumuna oturabilme tehlikesini işaret etti.

Bütün dünya, onun ilgi alanı oldu. Haftanın 20 saatini dünyanın dört bir yanından kendisine yollanan mektuplara cevap yazmaya ayırıyor hâlâ. Herkesinkinden uzun ömrü boyunca yılmadan hayatın her alanında karşımıza çıkan baskıcı kurumları deşifre etti. Bir keresinde birlikte tutuklanmış olduğu Norman Mailer'ın tanımıyla, 'nazik, ama mutlak ahlâki dürüstlük havası taşıyan, sert ifadeli, ince uzun bir adam' şimdilerde alaycı bir vurguyla söylendiği gibi müzmin bir muhalif.


Tolstoy

//



"İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa;

Payı gerçek kişiliğini gösterir,

Paydası da kendisini ne zannettiğini,

Payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür."

Lev Nikolayevic Tolstoy

Direnişin Kekik Kokulu Şairi: Mahmud Derviş

//

Gölgeyi Yüksekten Övmek

"Ey kızım seviyorduk seni

Şimdi yüksek suskunluğu bekliyoruz

Huş ağacından süpürgeler taşıyoruz

Üstümüzde öfkeyse dağıtırız…  dağıtırız

Ah ondan…  ne diye avuçlamadık göbeğini ufkun

Her uzanışında ellerini

Bizi boğmaya yeltendiğinde

Beyrut yok

Sırtımız önümüz denizin sırları yok

Kanımızı yitirene kadar evet

Anıların sözcüklerini yitirene kadar

Ancak söylerim şimdi yok

O son bombardımanda yok

O yer çukurda başka bir şey kalmadı yok

O ruh içinde kalmadı yok

Beyrut yok!"

Direnişin şairi; Mahmud Derviş'in defnine binlerce müslüman katıldı. Uluslar arası bir haber ajansından canlı olarak şahitlik ettim define. Bazı aksaklıklıklardan dolayı ancak aktarabiliyorum size. Az da olsa Yahudilerden de cenazeye katılanların olduğunu söylüyor sunucu. Ve bir yahudi barış aktivisti hanıma söz veriyorlar. 

Mahmud Derviş'in mazlum, sesi kısılmaya çalışilan bir halkın sesi olduğunu söylüyor bayan. "Muhabir İsrailli diğer yahudiler de sizin gibi mi düşünüyor?" diye soruyor.

Bayan "böyle olmasını isterdim ama malesef buradaki Yahudilerin çoğu Filistinlilerin aşık olamayacağını, içlerinden şair çıkamaycağını düşünür, çünkü onlar Filistinlilerin insan olduklarına bile inanmazlar" diye cevap veriyor.

Bir Yahudi bunu diyebiliyorken, bizim ülkemizde birçok insanın Filistinlilerin durumunu ve Siyonizmi görmezden gelmeleri içimi burkuyor. İnternet üzerinden filim izleyebildiğimiz birkaç siteye Filistin, Irak, Afganistana dair bazı filim isimlerini verip yayına koymalarını rica ediyorum, günlerdir cevap bile vermiyorlar. Oysa sitede Nazi kaplarına, Avusturalya Yerlilerine dair bir çok filim var. Bu filimlerde de göz yaşlarımı tutamıyorum ama Siyonistler, geçmişte yaşanılanları şimdi fazlasıyla farklı beldelerde başka masum insanlara yapıyorken, hala geçmişin filimlerini pazarlayarak bu günü örtbas etmeye çalışmanlarını da hazmedemiyorum!

***

“Kuşlar bana bıraktı şarkılarını

Ve ben koştum

Yürek atışına tarlaların.

Kanımın derinliklerine in

Derinliklerine in


Derinliklerine ekmeğin


Yalın bir yurdumuz olsun


Yasemin bir düşün beklediği.


Her günkü Ahmed


Saf ve Basit Ahmed


Nasıl kaldırdın ayrılıkları


Meyveyle taş arasında


Kurşunla geyik?


Arap Ahmed, diren!


Kuşatma altında gezeceğiz


Ulaşıncaya dek kıyısına


Ekmeğin ve dalgaların.


Öleceğiz düşü uğruna


Bir yurdun


Ve bekleyen yaseminlerin.”

Mahmud Dermiş/Filistin

« Önceki :: Sonraki »