
Marc Chagall: The Juggler 1943
Muvakkitler Muvahhid olana dek Saatleri Ayarlama Enstitüsü...
“Biz şimdi bir aksülamel (tepki) devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede Efendi’yi Wagner olmadığı için, Yunus Emre’yi Verlaine, Baki’yi Goethe yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın, Türkistan'ın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti bulunduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz.
Coğrafya, kültür, her şey bizden yeni bir sentez bekliyor; biz görevimizin farkında değiliz. Boşu boşuna başka milletlerin tecrübesini yaşıyoruz.
Huzur’dan.
"Mukavemet ve tahammül gücü olmayanın hamle gücü de olmaz.."
Ahmet Hamdi Tanpınar "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" romanında; Süleymaniye'de içten merdivenlerinin inşası unutularak yapılmış bir evden bahseder. Yazar otantik bir sembolize kullanarak bu ev üzerinden geçmişiyle bağlarını keserek/kesilerek "inşa” edilmeye çalışılan bir toplumdan veyahut bireyden dem vuruyor diyebiliriz yüzeysel bir ifadeyle. Tampınar bir açıdan tarihimize atıfta bulunurken zannımca hayatımızın her alanında tefekkür edebileceğimiz bir soru işareti sunuyor bize. "Zarif Şair"i tasvir ederken söylenildiği gibi "işaret onda aynı zamanda soru halinde" karşımıza çıkıyor. Ninovalı bir dostumun sürekli kendisine ve bana hatırlattığı gibi Kuran'ın kendi içinde farklı konulara dair ayetleri arasında dahi hayretengiz bağından tutun da hayatta hiçbir şey birbirinden ayrı değerlendirilme haksızlığını hak etmiyor aslında. Her şey birbirine girift bir şekilde bağlı. Birçok olayı değerlendirirken birbirinden ayrı tutarak adilane yaklaşımdan uzağa düşüyoruz çoğu kez. Hal böyle olunca sanırım bireysel ve toplumsal manada hakkı ıskalıyoruz. Dünya'nın herhangi bir yerindeki zulme vicdanlarımızı rahatlatmak adına sızlar veyahut söylemler üretirken kapı komşumuzdaki, ülkemizdeki haksızlıklara dair tutarlı ve vakarlı davranışlardan beri duruyoruz. Adil yaklaşımımızdaki tutralılığı yitiriyoruz hatta çoğu noktada bu tutarlılığı hiç yakalayabilmiş değiliz henüz.
Arada bazı yorumlar yapsam da, bu yazıda ağırlıklı olarak Ahmet Hamdi Tanpınar'dan bahsetmek, bilhassa yazarı kendi cümleleriyle konuşturarak karşınıza çıkarmak ve farklı kişilerin kendisine dair fikirlerini paylaşmak istiyorum. Bursa'ya Ümit Meriç gelip “Bursa'da zamanın huzurunda Ahmet Hamdi Tampınar” hasbihalini yaptığından beri kendi fakirhanemde/fikirhanemde bu ince insana dair birkaç kelam etmek içimde bir uktedir gidiyor.
Tanpınar; “Bir insan bütün kainattan mesuldür.” demiştir bir kere ve bu sorumluluğu ruhunun kemiklerini kırarcasına iç aleminde hissetmiş ve kalemine aksettirmiştir.
“Hayat ölüme doğru değil zamana doğru bir yürüyüştür. Zaman kaybedilmez hep kazanılandır.” diye de ilave etmiştir.
Bir düşünür kendisinden; "Bu kimliksiz derviş üst üste kendini inkardan ibarettir. Tıpkı bir çakıl taşı gibi. " diye bahsediyor.
Edebiyat fakültesinden; Örücü, bir Ramazan gecesi Sulatanahmet Camii avlusunda herkesten kendini saklamaya çalışarak pencereden içeri bakarakhüngür hüngür ağlarken görmüştür onu. Bunu öğrendiğimde nedense çok ağlamış Tanpınar’a benzer bir yaşam sürdüren ve halen hayatta olanlar için çokça dua etmiştim, halen de etmekteyim.
Huzur'da ve iç aleminden kalemine yansıyan bilincin tüm iz düşümlerinde belki de yazarın kendisi gibi biz de kendimize rastladığımızdan, yüreğimizin ilk defa rastalığımız yüzleriyle hesaplaşmamıza vesile olduğundan daha bir farklıdır kurduğumuz bağ Ahmet Hamdi Tanpınar ile...
Yazara dair söyleşide de ifade edildiği gibi; genelde insana, özelde Tanpınar’a dair söylenenler, yazılanlar, bir parantez açmaktan çok, her insanda var olan, ayrı ayrı karşımızda duran parantezi açmaktır.
Tanpınar’ın parantezinden birkaç tefekkürü sizinle paylaşacak olursam;
"Yalnız dostluk sarayının çatlakları yoktur" der mesela...
Huzur'da, karşıdan karşıya geçen, belinden aşağısı olmayan bir dilenciyi "...bu haliyle bir insandan daha çok, yarım kalmış bir düşünceye benziyordu." Diye tasvir eder.
Musikiye dair ise Tanpınar;
"Musiki de dua gibidir. Maddesi olmadığından insandan/kendisinden başlar. Bir bakarız ki karşımızda bizden başka bir biz." demiştir.
Hayatımda özel bir kıymete sahip; Selma Karışman bahsettiğim söyleşide;
"Onda saat sevgisi bir nevi ahlaktır."
Saatleri ayarlama enstitüsüyle belki de demek istemiştir ki;
"İnsan zamanı, saati bırakmamalı, nasıl ki Allah insanı bıraktığında insan mahvoluyorsa... İnsan da saati kendisine benzeterek
icat etmiştir."/…/"Batmakta olan gemiden yükselen son dua gibidir (bu şiirler/yazılar) insanı içinder görür." Diye, latif tasvirlerini bizimle paylaşarak şiirsel anlatımıyla hasbihalimizi farklı bir renge bürüyor adeta…
Ümit Meriç de Tanpınar için söyleşinin farklı bir yerinde;
"Kendisi bir estet. Gözün vicdanına sahip biri. Anılarda "seyir" kelimesinin yer alması bu açıdan önemli." diyerek herkesin farklı bir noktasından irdelediği bu paranteze dair benim ufkumda derin bir tefekkür penceresi açtığı için müteşekkirim kendisine.
Ve yine Tanpınar; “Adem ile Havva“ öyküsünde; 1450 yılında resmedilmiş “Dünyevi Zevkler Bahçesi“ eserine atıfta bulunuyor. Öyüküsünde geçen bu ahşap üzerine boyama eser halen Madrid’de bir müzede muhafaza ediliyor. Ve garibtir ki Hazreti Adem ile Havva’nın yaradılışı temasına sahip... Adem ile Havva’nın öyküsünde tablo olarak deği lde, konu içerisinde eserin ismi üzerinde hayli enteresan bir oynamayla, büyük harflerle yazılarak yer alıyor. Yazar bu vesileyle bizi çok katmanlı okumaya sevkederek adeta öykü üzerinden hayretengiz bir iz sürmeye sevkediyor. Tablonun orjinal ismi “Dünyevi Zevkler Bahçesi“yken Ahmet Hamdi Tanpınar bu esere “Değişmez Şevkler Bahçesi“ alternatifiyle atıfta bulunuyor. Bu ince ayrıntıyı da; okumasını adeta harfiyelik macerasına dönüştüren ismini şuan anımsayamadığım bir başka katılımcı vesilesiyle öğreniyoruz. Söyleşi sonunda katılımcı ve organizatörlerin talebiyle kürsüye davet edilen Kemal Gürsoy hocamız; “İrfan toprağında yeni bahçevan düşünürlere ihtiyacımız var’’ diye başlayarak, bu ince ayrıntıya dair birkaç değinide de bulunuyor. Şöyle ki; “Neden bir batılı Hazreti Adem ile Havva’dan bahsederken “dünyevi’’ kavramını kullanıyor da, yazarımız “değişme’’ ifadesini tercih etmiştir? Sonlu zamanın içindeki ufuk yakalandığında zevk dahi şevk olmaktadır.’’ Burada dünyevi zevklere, ahireti de içine alan, değişmez olana işaret edilerek bir alternatif getirilmiştir. Dünyevi Zevkler Bashçelerine davet edenlere karşı Dareyni Yaradanın Değişmez Şevkler Bahçeleri hali hazırda bir alternatif olarak karşımızda ve dahii davet edenlerin karşısında dimdik durmaktadır.
Muvakkit muvahhid olmalıdır!
“Bir manada “huzur“un zamandan uzaklaşmak olduğunu tahayyül edebiliriz. Lakin bir başka açıdan da zamanda yakalamak, zamanı yakalamakladır huzur. Bu müslümanın kârıdır. Müslüman vaktin oğludur. Bizler asra yemin ederek yaşıyoruz. Bizim zamanla buluşup huzuru zamanın içine ithal etmemiz gerekiyor/du. Biz kendimizi inşa ederken bir medeniyeti, bir medeniyeti inşa ederken de kendimizi (hakkıyla) inşa edemeyişin buhranını yaşıyoruz.
Buhranla ama buhrana yenilmeksizin…
Geçmiş, gelecek ve hal’den, kendi ızdırabımızdan bir doğum sancısı doğacak bir gün.
Anlaşılıyor ki bir imtidat sorunu var. Zamanın içinde o zamandan olarak zamanın üzerinde bir imtidat. Muvakkit Muvahhid Olmalıdır! Yani zamanı ayarlayan Birleyen/Tek’leyen olmalıdır. Bu ne demek; (Vahid’e) bağlanarak yaşamaktır. Bu onun içinden şahsiyetini kurmaktır. Geçmiş zamanda kökü olmayan bir gelecek olamaz. Yahya Kemal’in dediği gibi “Kökü mazide olan bir âti olmak!..’’ (Kemal Gürsoy)
İşte böyle…
Tanpınar bizlere cümleleri içinde saklı sorularıyla birçok işaret bırakarak; "Yazarken huzurunu kaçıran huzurla, huzurundakilerden ayrılarak hem içinde hem dışında yaşamaya başlamıştır zamanın." "Mukavemet ve tahammül gücü olmayanın hamle gücü de olmaz…’’ diyen;
"sonunda esrarlı ve ısrarlı hamlelerle namazında olmasa da niyazında olmaklığıyla, Hakka yürümüştür…"
Hamiş: Tırnak işareti içinde iktibas ettiğim bazı kısımlarda notlarımdaki karışıklıklar vesilesiyle kaynak belirtemediğim için ifadelerin faillerinden ve sizden özür dilerim.
...Dilsizmütercim:MeryemRabia...