http://www.fileden.com/files/2007/2/25/821027/sadik%20g%C3%BCrb%C3%BCz_pencere.mp3< HaVaDiS - Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu - Sayfa 3





"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Azınlıklar ya da 'kendi kendini sömürgeleştirme'

// YORUMunuz için ::



Günlerdir bir bakanımızın azınlıklar “iyi ki gittiler” anlamına gelen sözleri tartışılıyor. Aslında bakanın sözlerinde yeni bir şey yok. Yıllardır tekrarlanan, meydanlarda atılan resmi nutukların tekrarından ibaret. “İçimizdeki yabancılar gitmeseydi nasıl millet olacaktık?” türünden bir sorunun ardında yatan vahim itiraf, aslında, bu ülkenin neden bu kadar çoraklaştığını, neden kendi kendisiyle didişerek enerjisini tükettiğini açıklar..

Bilhassa mübadele ile birlikte ülkenin azınlıklardan yani gayrı müslimlerden arındırılmış tek tip bir vatandaşlık modeline indirgendiği süreç her hangi bir demografik hareketlilik değildi.

Ulus-devlet inşa etmek adına bu ülkenin sıkıştırıldığı anlayış ve dar alan Selçuklu-Osmanlı tecrübesiyle gelen zenginlikle kıyaslanamaz. İnsanlık tarihin gördüğü en muhteşem çok kültürlü yapıyı gerçekleştiren medeniyetle hiçbir bağı olmayan her anlamda dar, küçük düşünen bir zihniyetin eseriydi.

Gayrı müslimlerden Anadolu'nun temizlenmesi düşüncesi ilk bakışta batılılaşma projesiyle bir paradoks gibi görünür. Osmanlıdan beri batılı hayat tarzına ve düşüncesine yakın olan hatta büyük ölçüde temsil eden bir kitleden, tek hedefi modern-seküler bir toplum inşa etmek isteyen kadrolar neden kurtulmak ister? Bu sorunun cevabı verilmeden (kültürel anlamda) nasıl 'kendi kendimizi sömürgeleştirdiğimiz'in cevabı verilemez. Bunun cevabı verilmeden imparatorluk mirası bunca kültürel zenginlikten nasıl olup da tek boyutlu, tek tip vatandaşlar imal edildiğini açıklamanın da imkanı yok.

Batıcı seçkinlerin bir arada yaşamayı tecrübe ettiğimiz farklılıklardan korkmalarının en büyük nedeni, modernleşme çabaları adına dayatılan jakoben sekülerizm nedeniyle Müslüman halk katında dışlanma korkusunu derinden hissetmiş olmalarıdır. Yani, dayatılan seküler hayat tarzının, 'uygulamaların ötekiliği'nin ortaya çıkması benimsenmesini tehlikeye sokacaktı. Batılılaşmanın kolonizatörler eliyle değil de “bizimkiler” maharetiyle gerçekleştirilmiş olması büyük ölçüde işleri kolaylaştırdı. Yoksa tepki çok daha şiddetli ve uzun süreli olabilirdi.

İçerdeki “öteki”lerin ortadan kaybolması, bir zamanlar “gavurluk” olarak görülen uygulamaların, kültürel yozlaşmanın buradaki karşılığı ile kıyas imkanını ortadan kaldırdı. Gayrı müslimlerde örneğini gördüğü seküler hayat tarzının kendinden isimler eliyle gerçekleştirilmesi, öteki ile yüzleşme imkanını büyük ölçüde perdeledi. Bu durumda kendi “kendini kolonileştirme” (self colonization) denilen sürecin önü açılmış oldu. Sosyal kimlik bir bakıma ötekine göre ortaya çıkar. Ötekisi olmayan bir toplum projesi tek tipleşmeyi getirir. Bizim tarihsel tecrübemiz, farklı olanı ötekileştirmeden farklılığının bilincinde olarak bir arada yaşama başarısıdır. Bunun ortadan kalktığı durumlarda varacağı son nokta totaliter rejimlerdir. Avrupa'daki örnekleri malum faşizm, nazizmdir ki bu rejimlere hayranlık duyan aydınlarımız hiç de az değildi.

İçimizdeki ötekilerin ortadan kaldırılması aynı zamanda modernleşme öncesi geliştirdiğimiz tanımlama ve ilişki biçimlerinin yani bir medeniyetin en önemli birikiminin yok edilmesini, hafızasızlaştırmayı getirdi. Bu tek tipleşme hem ulus tanımlamasına uygulandı hem de Müslümanlık tanımlamasına. Müslümanlık da tek tipliliğe indirgenerek, tarihi tecrübenin yoğurduğu çok kültürlü ve 'çok İslamlı' yapı ortadan kalktı.

Aynı zamanda bu etnik ve dini anlamda tek tipleştirme, yapılan tüm uygulamaların faturasının “Müslümanlık”a kesilmesine neden oldu. Aslında Anadolu'dan sürülen ötekilerin hayat tarzını Müslümanlık adına benimsetilmeye çalışılırken, Müslümanlık azınlıkların yerini alarak ötekileştirilmiş oldu. Bu anlamda son derece tehlikeli bir strateji devreye sokularak bu ülkenin hayat damarları kurutuldu; devletin tanımladığı Müslümanlık araçsallaştırılarak, gerçek anlamından koparıldı.

Mübadele ve daha sonra teşvik edilen göçlerle aynı zamanda Balkanların boşaltılması anlamına geldiğini çoğu kez unuturuz.

Osmanlı bakiyesi unsurların Balkanlardan Anadolu'ya göçünü teşvik etmek için bazı pratik gerekçeler öne sürülse bile uzun vadede bu ülkenin içe kapanmasına neden oldu.

Balkanlardaki Müslüman Osmanlı unsurlarının kendi elimizle boşaltılması, o topraklardaki medeniyet iddiasından vazgeçilmesine neden olduğu unutulur. Bunun en veciz ifadesi İnönü'nün “Misak-ı Milli dışında Türk ve Müslüman tanımayız” sözüdür. Avrupa'nın tanımadığı bu bir arada yaşama tecrübesinden geriye yıkılmaktan kurtulmuş birkaç eser kaldı.. Balkanlarda Osmanlı sonrası hep totaliter rejimlerin egemen olmasıyla Müslüman unsurlardan/farklılıklardan boşaltılması arasında hiçbir bağın olmadığı söylenemez.

Akif Emre


RESMİ TÖRENLERİ BOYKOT ÇAĞRISI

// YORUMunuz için ::


İNANCIMIZIN ve KİMLİĞİMİZİN AŞAĞILANDIĞI;

RESMİ İDEOLOJİNİN DAYATILDIĞI TÖRENLERE

TAVIR ALALIM!

Türkiye bir törenler ülkesi! Devleti yüceltme, resmi ideoloji ikonlarını kutsama içerikli kutlamalar bu ülkede yaşayan her vatandaşın hayatının zorunlu bir parçası adeta. İlkokuldan, hatta kreşlerden başlayarak yaşam boyu süren bir merasim düzeni içinde devletin kaba saba propagandalarına maruz kalmaktan kimse kurtulamıyor. İlkokul sıralarında karşılaştığımız içeriksiz ve boş söylemlerle, resmi tarih yalanlarıyla bir ömür boyu zihnimiz, vicdanımız kirletilmeye çalışılıyor. Çocuklarımız, gençlerimiz eğitim adı altında iradesiz kişilikler üretme çiftliği misyonuna sahip kurumlar aracılığıyla edilgenleştiriliyor. Resmi törenler ise tüm bu sistematik kirletme, yabancılaştırma faaliyetinin tam odağında yer alan etkinlikler olarak öne çıkmakta.

23 Nisan, 29 Ekim ya da 10 Kasım gibi tarihlerde Ulusal Egemenlik, Cumhuriyet, Atatürk'ü Anma gibi isimler altında gerçekleştirilen etkinliklerin ortak noktasında hep aynı hedef öne çıkıyor: Devlete sadık vatandaşlar yetiştirmek, ulusal-laik resmi ideoloji kalıbına uygun kafalar üretmek!

Kimliğimize, inancımıza, düşüncelerimize yönelik saldırgan tutum resmi törenlerin en belirgin vasfı olarak öne çıkmakta. Daha 6-7 yaşlarından itibaren evlatlarımızı her sabah askerî tören düzeni içinde hizaya sokan, onları varlıklarını mahiyetini bilmedikleri bir yerlere armağan ettirmeye zorlayan bu anlayış; ırkçı-şoven bir ajitasyonla mutlu olmak için Türk ulusal kimliğine aidiyeti dayatıyor. Sistematik bir tarzda İslami kimliğimizi, değerlerimizi, tarihimizi karalayan bu anlayış, bir yandan da en haklı taleplerimizi dahi adeta bir tehdit öğesi olarak sunmak suretiyle ülke çapında bir korku atmosferi oluşturmaya çalışıyor.

Çankaya'daki resepsiyondan Anadolu'nun ücra bir beldesindeki okulda yapılan merasime kadar her yerde aynı zulümle karşılaşmıyor muyuz? Başörtüsünden dolayı aşağılanan, hakarete uğrayan kızlarımızın, kadınlarımızın ve onlarla aynı değerleri paylaşan erkeklerimizin bu çirkinliklerin sürüp gitmesi karşısında yapabilecekleri bir şey yok mu?

Biz yapabileceğimiz pek çok şey olduğuna inanıyoruz. En asgari düzeyde bu çirkinliğe alet olmayabiliriz! Bu ilkel tiyatroda rol almayabiliriz.

Cumhurbaşkanından başlayarak her düzeydeki yetkiliyi, sorumluyu aynaya bakmaya ve gerçekle yüzleşmeye çağırıyoruz. Bizlerden başörtüsü ve başörtüsü özelinde aşağılanan, yok sayılan İslami kimliğimize reva görülen bu dayatmaları içselleştirmemiz mi bekleniyor? Bu tür etkinliklere kimisi saygısızca eşsiz davet edilen, kimisi tören alanına sokulmayan, kimisi çıktığı ödül kürsüsünden ağlayarak inmek zorunda bırakılanlara da soruyoruz: Bu saçmalığa neden katlanıyorsunuz? Sizin, kimliğinizin, değerlerinizin hiçe sayıldığı ortamlarda ne işiniz var? Bu ilkel müsamere ve ayinlere katılmak zorunda mısınız? Üstelik de bu tarz aşağılamalara, hakaretlere katlanma zilletine de boyun eğerek!

Kim kendini neye mecbur hissederse hissetsin, biz bu oyunda rol yapmak zorunda olmadığımızın bilincindeyiz. Ve kendisine saygısı olan, çocuklarına değer veren, onların kimliksiz, kişiliksiz birer fabrikasyon ürünler halinde şekillenmelerine karşı çıkan herkesi de önümüzdeki 10 Kasım'dan başlayarak bu saçma ritüellere, anlamsız propaganda ayinlerine, İslami kimliğimizin tahkir edildiği organizasyonlara tavır almaya çağırıyoruz.

İnancımızla çelişen, kimliğimizle çatışan bu ve benzeri törenlere, kutlamalara, anmalara katılmayalım, çocuklarımızı göndermeyelim! İslami kimliğimizin yok sayıldığı, değerlerimizin, sembollerimizin aşağılandığı, resmi ideolojik saçmalıkların dayatıldığı etkinlikleri boykot edelim. Maruz kaldığımız dayatmalara, saldırılara tepkisiz kalmayalım. Not korkusuyla, sınıfta kalma tehdidiyle, dayak, şiddet söylemiyle çocuklarımızı, gençlerimizi kendilerine boyun eğdirmeye çalışan düzenin memurlarına çocuklarımızın da bizlerin de sadece Allah'ın kulu olduğumuzu, Rabbimizin tertemiz fıtrat üzerine yarattığı evlatlarımızı resmi ideolojinin kullarına dönüştürmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini haykıralım!

ÖZGÜR-DER GENEL MERKEZİ (İstanbul) İLKAV (Ankara) • ÖZGÜR-DER ŞUBELERİ (Akhisar, Antalya, Batman, Beykoz, Bursa, Çorum, Diyarbakır, Geyve, İzmir, K.Çekmece, Sakarya, Siverek, Tatvan, Ümraniye) • BİLGİ-DER (Bartın) • BİNYAR (Bingöl) • DAVET-DER (İstanbul) • ISLAH HAREKETİ DERNEĞİ (Diyarbakır) • İLKE-DER (Çorum) İLK-DER (Isparta) • MAZLUMDER (Ankara Şubesi) • SABED (Sapanca) • TOKAD (Tokat)

*** Boykot metninin imzaya açık olduğu ve talep eden kuruluşların isimlerinin çağrı metnine ekleneceği ifade edildi. İrtibat Tel: 0 212 635 4376

Haksozhaber

İlgili Haberler:

Babadan Öğretmene 10 Kasım Mektubu

 

“İsrail İçin Savaşmam; Hapse Girerim!”/Vicdani Red

// YORUMunuz için ::
















İsrail’de askere gitmeyi reddettikleri için hapis cezasına çarptırılan üç kızdan biri olan Omer Goldman, eski bir Mossad şefinin kızı. 21 günlük hapis cezasını tamamlayan Omer, The Sunday Times'a konuştu ve "Affet baba, senin İsrail’in için savaşmam!" dedi.

ESKİ bir Mossad şefinin kızı olan İsrailli Omer Goldman (19), askerlik yapmayı reddederek askerî cezaevinde hücreye hapsedilmeye razı oldu. Goldman, özgürlüğünün kısıtlanmasına katlanabilmek için aylar öncesinden psikiyatriste giderek kendisini hazırladı. 21 Günlük hapis cezasını çekerek geçenlerde hücreden çıktı.

Askerliğin kadınlara da zorunlu olduğu ülkede, babası eski Mossad şefinin yardımcısı olduğu halde vicdani redciliği seçen Goldman, kendisi gibi düşünen "Duvara Karşı Anarşistler" örgütü üyesi diğer kızlarla birlikte askerlik karşıtı eylemlere katılmış ve Batı Şeria'nın işgaline karşı pankartlar taşımıştı.

Goldman'ın, gazetelerde adından "N." diye söz edilen babası, yıllardır görev yaptığı Mossad'da 2007'de istihbarat örgütünün şefi Meir Dagan'ın yardımcılığına kadar yükseldi. N'nin Dagan'ın yerine geçeceği bile söyleniyordu ancak Dagan'ın istifaya hiç niyetli olmadığı belirtiliyor. İkisi arasındaki görüş ayrılıkları yüzünden "N." Haziran 2007'de istifa etti.

İşte Omer, tam da bu sırada askerliği red mücadelesine başladı. Babasının kendisine çizdiği yoldan ayrıldı ve duvarın öteki tarafındaki Filistin yaşamını görmeye gitti. Bitirdiği zaman askere gitmesi gereken liseyi terk ederek protesto mektubuna imza atan 40 öğrenci arasında yer aldı. Omer'in askerliği red kararında etkili olan en önemli olay İsrail ordusunun yolu kestiği bir Filistin köyüne gittiğinde başına gelmiş. Hayatı boyunca düşman olarak gördüğü Filistinli biri yanında dururken kendisini savunması gereken kişiler olarak gördüğü İsrail askerleri ona ateş açmış. Omer olayı şöyle anlatıyor:

"Yol kenarında oturmuş konuşuyorduk ve askerler geldi. Emir verilmesi üzerine bize doğru gaz bombaları ve plastik mermiler attılar. Lastik mermi bana isabet etti. Hayretten donakalmıştım. Bu askerler körü körüne emirlere uyuyorlardı. Hayatımda ilk kez bir İsrail askeri silahını bana doğrultup ateş etmişti."

Omer olayı babasına anlattığında oraya gidip hayatını tehlikeye attığı için kızmış. Askere gitmeyi reddetme kararına ise kararlı bir şekilde karşı çıkmış. Omer, "Başlangıçta bunun gelip geçici bir ergenlik çağı hevesi olduğunu sanıyordu. Fakat sonra bu konuda ciddi olduğumu anladı. Baba-kız benzer karakterlere sahibiz. Ben de onun gibi inandığım şey için sonuna kadar savaşırım. Fakat ne yazık ki onun İsrail'i için savaşmam" diyor.

Omer Goldman'ın yanı sıra Tamar Katz ve Mia Tamarin adlı lise mezunu kızlar da askere gitmeyi reddettikleri için 22 Eylül'de hapis cezasına çarptırıldılar. Bu hafta yeniden yargılanacaklar. Askerliği kabul ettirmeye çalışmak için daha sonra tekrar tekrar yargılanacaklar.

HaksözHaber

Morales ve Chavez ABD Elçilerini Sınırdışı Ettiler!

// YORUMunuz için ::


12.09.2008 10:00

Bolivya'nın ABD Büyükelçisi'ni kovmasından sonra, Venezuela lideri Hugo Chavez de, Bolivya'yla dayanışmasını göstermek için ABD Büyükelçisi'nin ülkeden ayrılmasını istedi. ABD’nin Venezuela'da darbe planı olduğu da ifade ediliyor.

Chavez Morales'le dayanışmasını sergilemek için bu adımı attığını söyledi Bu bir süredir beklenen bir diplomatik krizdi.

Çoğu gözlemci, aslında Washington'la Venezuela arasındaki gergin ilişki ve Chavez'le yine Washington arasında zaman zaman hakarete varan atışmaların ardından Amerikan büyükelçisinin Caracas'ta nasıl bu kadar uzun kalabildiğini soracaktır.

Rus savaş uçaklarının bir tatbikata katılmak üzere Venezuela'ya ulaşmasının, ilişkilerin geliştirilmesine yardımcı olmadığı da muhakkak.

Ancak bu kez gerilimin odağındaki ülke Bolivya.

Bolivya lideri Evo Morales, başkent La Paz'daki Amerikan büyükelçisini ülkesinin içişlerine karışmakla suçladı.

Büyükelçi Philip Goldberg, ülkenin doğusunda giderek daha şiddetli bir kampanya yürüten muhalefete açık destek vermekle suçlanıyor.

Amerikalı yetkililer suçlamaların temelsiz olduğunu öne sürdü ve misilleme olarak Washington'daki Bolivya büyükelçisinin ülkeyi terketmesini istedi.

Venezuela lideri Chavez de kavgaya katıldı ve Bolivya'yla dayanışmasını göstermek üzere Amerikan Büyükelçisi'ne Caracas'ı terketmesi için 72 saat süre verdi.

Darbe planı iddiası

Dün akşam saatlerinde bir açıklama yapan Venezuela lideri Chavez, kendisini hedef alan Amerikan destekli darbe planlarının ayrıntıları olduğunu söylediği bazı bilgiler verdi.

Chavez, "Bütün bu planları yenilgiye uğratmalıyız. Bir darbe yapmayı hedefleyen, sivil savunma komutasını, donanmayı, kara kuvvetlerini ele geçirmeyi hedefleyen ya da bir uçağı imha etmeyi içeren planlar bunlar. Bunların hepsi etkisiz hale getirilmesi şart. Ülkenin sakin olmasını istiyorum. Çünkü şu anda, bu etkisiz kılma operasyonu yürürlükte. Şu anda askeri istihbarat karargahında aktif görevde ve emekli bazı subayları sorguluyoruz. Cadı avı başlatmak istemiyoruz, ama kendilerine bize açıklayın diyoruz. Görevden alınması gerekenler hakkında bu işlem derhal yapılacaktır." dedi.

Chavez, aynı açıklamasında Venezuela'da bir kriz olması durumunda petrol fiyatlarının hızla yükseleceğini söyledi.

Chavez ayrıca tatbikat amacıyla ülkeye giden Rus savaş uçaklarının da, Amerika Birleşik Devletleri'ne ''Rusya bizimle'' mesajı verdiğini vurguladı.

Bölgede giderek artan sayıda Latin Amerika ülkesi, Chavez'in şiddetli Amerikan karşıtı söylemlerine destek veriyor.

Bolivya, Ekvador ve Nikaragua Venezuela'nın dev petrol gelirlerinden yararlanıyor.

Bazı uzmanlar, Washington'u Latin Amerika'yı ihmal etmekle suçlarken, bazıları da, emperyalist müdahale olarak niteledikleri tavırlarına öfkeli. BBC

Latin Amerika'nın yiğit evlatlarını, kardeşlerimizi selamlıyorum. Rabbim sayılarını arttırsın deyip, dualarımı gönderiyorum. Ülkemizdeki Abd işbirlikçilerini de Allah'a havale ediyorum! Bir de kendi halimize bakmak için, Özgür-Der'in Basın Açıklamasına göz atabiliriz!

Anadolu Kartalı Tatbikatı adı altında Türkiye uçaklarının da katıldığı ve 19 Eylül'e kadar sürecek olan ortak askeri tatbikatın Müslüman halkları bombalayan uçaklar eşliğinde gerçekleştirildiğine dikkat çeken Özgür-Der, Konya Ovası'nın da adeta bölgesel bir savaş merkezi haline getirildiğini vurguladı.

Kardeşlerimizin üzerine bomba yağdırmakta deneyim kazandırmak için Konya semalarını işgalcilerin uçaklarına açma zilletini yaşatan TSK şefleri ve hükümete, "Türkiye halkına yaşattığınız onursuzluk yetmedi mi?" diye soran Özgür-Der, bu ortak tatbikatın ABD ve İsrail'in suçlarına da ortak olmak anlamına geldiğinin altını çizdi.

Konya semalarını kirleten ABD ve İsrail uçaklarının öncelikli hedefinin İslami direniş olduğunu belirten Özgür-Der, Siyonist ve emperyalist güçlerin işbirlikçiliği anlamına gelen bu tutumun sahiplerinin işledikleri bu suçların hesabını vereceklerini ifade etti. Tatbikatı kınayan Özgür-Der, haktan ve adaletten yana herkesi bu onursuzluğa karşı durmaya, zilletten beri olduğunu ilan etmeye çağırdı.

Özgür-Der Genel Merkezi'nden yapılan açıklamanın tam metni:

Konya Semalarında Siyonistlerle Ortak Askeri Tatbikat
Dizginsiz İşbirlikçiliktir! LANETLİYORUZ! 10 Eylül 2008

Türkiye 28 Şubat sürecinden beri düzenli bir şekilde Konya semalarında İsrail savaş uçaklarını ağırlıyor. Bu yıl da yine ABD ve İsrail uçakları Türk Hava Kuvvetleri'ne bağlı uçaklarla ortak tatbikat düzenlemekteler. Anadolu Kartalı Tatbikatı adı verilen ve Konya'da yapılan bu tatbikata ABD, İsrail, İtalya ve NATO uçakları katılıyor. Konya'daki jet üssünde gerçekleştirilen ve Türkiye uçaklarının da katıldığı tatbikat 19 Eylül'e kadar sürecek. Geçen sene Kuzey Irak operasyonu nedeniyle bu tatbikata katılmayan ABD ve İsrail, İran'ı hedef alan saldırı planlarının gündeme geldiği bir konjonktürde, bir kere daha Konya semalarında uçmaktalar. Tatbikata ABD 16 adet F–16, İsrail ise 5 adet F–16 ve 5 adet F–15 uçağı ile katılıyor.

ABD'nin ve İsrail'in Irak, Filistin ve Lübnan halkını bombalayan katil uçaklarının katılımıyla yapılan bu tatbikat, adeta Konya Ovası'nı bölgesel bir savaş merkezi haline getirmiş durumdadır. Konya semalarındaki 20 bin kilometre kare alanda binlerce sorti gerçekleştirecek olan İsrail ve ABD uçakları bu şekilde bir anlamda Müslümanların üzerine bomba yağdırma eğitimi yapmaktadır.

Daha birkaç hafta önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı devir teslim törenlerinde Türkiye'nin bağımsızlığından ve onurundan bahseden, keskin ulusalcı mesajlar veren TSK şeflerine de; Ortadoğu'da barışı sağlayacak büyük adımlar atma iddiasında olan hükümete de soruyoruz:

Ulusal bağımsızlıktan ve barıştan anladığınız bu mu? O çok övündüğünüz güçlü ülke, büyük ülke olma iddiaları ile işgalci katil ABD ve İsrail uçaklarına saldırganlık deneyimi kazandırmak arasında ne tür bir bağ bulunmaktadır?

ABD'ye NATO üssü olarak verilen ve denetlenemeyen toprak parçaları adına on yıllardır halkımıza yaşattığınız onursuzluk yetmedi mi? Bir de kardeşlerimizin üzerine, Müslüman halkların tepesine bomba yağdırmakta deneyim kazandırmak için Konya semalarını işgalcilerin uçaklarına açma zilletini de yaşatmanız mı gerekiyordu? Bu eyleminizle, bu ülkede yaşayan insanların açık ve yakın tehlike olarak gördüğü ve nefret ettiği iki işgalci güç olan ABD ve İsrail'in suçlarına ortak olduğunuzu görmüyor musunuz?

Çok iyi biliyoruz ki, Konya semalarını kirleten ABD ve İsrail uçaklarının öncelikli hedefi İslami direniştir. Müslüman halkları baskı, tehdit ve katliamla hizaya getirmeye çalışan işgalcilerle ortak tatbikat insanlığa, komşuluk hukukuna, kardeşliğe karşı işlenmiş açık bir suçtur. Siyonist ve emperyalist güçlerin işbirlikçiliği anlamına gelen bu tutumun sahipleri işledikleri bu suçların hesabını vereceklerdir. Anadolu Kartalı Tatbikatı adı altında icra edilen bu işbirlikçi faaliyeti şiddetle kınıyor; haktan ve adaletten yana herkesi bu onursuzluğa karşı durmaya, zilletten beri olduğunu ilan etmeye çağırıyoruz.

ÖZGÜR-DER

Misk Gibi Bir Son ve Yeni Bir Başlangıç!:

// YORUMunuz için ::


Mustafa İslamoğlu'nun 15 buçuk yıldan bu yana her hafta Pazar günleri gerçekleştirdiği tefsir dersleri, 29 Haziran Pazar günü "Hitâmul Misk" adlı Akabe Vakfı'nın düzenlediği programda işlenen Nâs suresi tefsiri ile tamamlandı. http://tefsirdersi.com/ http://mustafaislamoglu.com/

Atatürk Havalimanı'nın karşısındaki İstanbul Gösteri Merkezi'nde saat 14.00 ile 18.00 arasında yapılan programa yoğun bir katılım oldu. İç salon beş bini aşkın iştirakçi ile hınca hınç doluydu. Bir o kadar insan daha programı salonun dışında sinevizyondan izledi veya yer olmadığı için geri döndü. Bir aydır tanıtımı yapılan İslamoğlu'nun 525. ve son tefsir dersinin gerçekleştirileceği Hıtâmuhu Misk toplantısına gösterilen ilgili tüm izleyicilerde heyecan yarattı. Programa İslami kesimde tanınmış birçok kişi iştirak ederken, Türkiye'nin değişik şehirlerinden olduğu gibi ABD'den, Azerbaycan'dan, Avrupa'dan gelen konuklar da vardı.

Hilal TV'den canlı olarak yayınlanan programın sunuculuğunu Yusuf Özkan Özburun yaptı. Kur'an-ı Kerim'in tilafetinden sonra, Akabe Vakfı Müdürü Hasan Hafızoğlu, tefsir derslerinin sürecini ve vakfın faaliyet alanlarını anlattı. "Tefsir dersleri bitmedi, bitmeyecek'" diyen Hafızoğlu, yeni yer ve imkânlar hazırlanana kadar tefsir derslerine mola verildiğini ve yakın zamanda nuzül sırasına göre tefsir derslerinin başlayacağını ilan etti.

Hafızoğlu'ndan sonra İslamoğlu'nun tefsir derslerine başladığı 1992 yılındaki görüntülerden Akabe Vakfı'nda yapılan, Felak suresinin işlendiği ve akabinden de ders dinleyenlere uygulanan Kur'an'la ilgili bilgi yarışması görüntülerinin ekrana yansıtıldığı bir sinevizyon gösterildi. Sinevizyonda derslere katılan bazı Kur'an öğrencileri, bu tefsir derslerinde sade insanlar olarak Kur'an'la doğrudan muhatap olabileceklerini ve Kur'an'ın kendini her inananına açtığını ve anlaşılabilir olduğunu öğrendiklerini belirttiler.

Sinevizyon gösteriminden sonra Mustafa İslamoğlu konuklara bir selamlama konuşması yaptı. Kur'an'ı nesne olmaktan çıkartıp hayatla buluşan bir özne olarak algılamak gerekliliğini anlattığı konuşmasında, derslerine katılan bir çok insana sorumluluk düştüğünü ve bu konuda yanlış anlaşılmaması dileğiyle de bir sitemi olduğunu belirtti. Tefsir derslerine katılan Kur'an talebelerinin çok iyi insanlar olduğunu; ama bu iyi insanların iyiliğin başkalarına taşınması konusunda yeterince iyiliği paylaşmadıklarını hatırlattı. Konuşması sık sık alkışlarla kesilen İslamoğlu, sözlerini duygusal bir atmosferde tamamladı. Daha sonra Nâs suresinin tefsiri tamamlandı ve Kur'an Bilgi Yarışması Ödül Takdimi yapıldı ve program dua ile kapandı.

Programa katılanlar iki önemli eserle de karşılaştılar. Birincisi İslamoğlu'nun kaleme aldığı iki ciltlik "Hayat Kitabı Kur'an: Gerekçeli Meal-Tefsir" kitabı idi. İkincisi ise 1 Temmuz'da yayınlanacağı açıklanan iki aylık Kur'ani Hayat dergisi idi. Her iki esere de katılımcıların büyük ilgisi söz konusu oldu.

Haksöz-Haber

Bağdat Fragmanı

// YORUMunuz için ::

Ramazanoğlu ile Bağdat Fragmanı Üzerine

Öykü, roman ve deneme yazarı Yıldız Ramazanoğlu ile son kitabı Bağdat Fragmanı (Timaş Yayınları, 2008) üzerine konuştuk. Yıldız Ramazanoğlu ile beğenerek okuyacağınız bu röportajı kardeşimiz Asım Öz yaptı:

Öykü, roman ve deneme yazarı Yıldız Ramazanoğlu ile son kitabı Bağdat Fragmanı (Timaş Yayınları, 2008) üzerine konuştuk. Kitap mekan düzleminde Afganistan, Irak, İran, Cibuti, Saraybosna'ya  ve daha pek çok yere uzanıyor. Kitapta Doğu Konferansı, Barışarock, Bosna Genç Müslümanlar Teşkilatı gibi oluşumlara dair değiniler ve tanıklıklar da yer alıyor. Ramazanoğlu kitabı için: "Bu kitap kifayetsiz kelimelerden oluştu"... diyor. "Bomba ve tel örgü medeniyetinin kendimizi de soğukkanlılıkla sorgulamamızı engellememesini dileyerek. Derinlikli ve yüce bir ütopya uğruna enerjimizi birleştireceğimize inanarak. Kötülüğün arızi olduğunu, aslolanın iyilik olduğunu bilerek..."diye de devam ediyor Yıldız Ramazanoğlu'na yönelttiğimiz sorular ve yanıtları aşağıda. Elbette bu söyleşide değinemediğimiz bölümleri de var Bağdat Fragmanı'nın. Bu söyleşiyi kitaba giden yollardan biri ya da kitap üzerine sesli düşünmenin bir göstergesi olarak bakmak gerekiyor.

 Kitabınızın adından ve oluşum sürecinden başlayalım önce. Neden Bağdat Fragmanı ve bu kitap nasıl oluştu?

Bağdat burada bir metafor. Saldıranlar ve aldırmayanlarla birlikte insanlığın dibe vurduğu noktanın mekan olarak karşılığı. 2003 Bağdat işgalinden beri yazdığım yazıların unutulmaması gereken tarihler, insan deneyimleri ve tanıklıklar içerdiği gördüm. Elimizde bu küçük mütevazı yazılar topluca bulunsa iyi olur diye kitaba dönüştürmek istedim. Unutmak suç diye.

Kitabınızda vurgulamak istediğiniz nedir?

Küresel kötülüğe, adaletsizliğe, yoksulluğa karşı koyabilecek güçte, adaletin sıvı gibi her yere sızacağı dağılacağı bir dünya kurmak için canından malından keyfinden fedakarlık edecek insanların varlığına inancı çoğaltmak. 

Kitabınızın çoğu bölümü yolculuk yazılarından oluşuyor. Bu yolculuklar içinde Doğu Konferansı daha farklı bir yerde duruyor. Öte yandan kitabınızın bir "Doğu Konferansı" kitabı olmadığını belirtme gereksinimi duyuyorsunuz. Devamında da "Keşke yol öncesinden başlayarak kendi aramızdaki tartışmaları ve gittiğimiz ülkelerdeki oturumları anlatan bir kitap yazılabilse. Bu deneyim aktarılabilse yeni kuşaklara" diyorsunuz. Bu yolculuklar sırasında başınızdan geçen en önemli olaylar deyince neler gelir aklınıza?

İranlı aydınların gurubu şaşırtması gelir.  Giderken biraz yukardan bir hava vardı ama güçlü ve birikimli insanlarla karşılaşınca ezberler bozuldu biraz. Erivan üniversitesinde bir Türkiyat öğrencisi bizi soykırım için saygı duruşuna davet edince Hrant Dink'in gösterdiği tepki, Aydın Çubukçu'nun gösterdiği basiret örneği gelir. O dönem bütün halklar birbirini öldürdü, herkes acı çekti, hepsinin birden ruhuna saygı duruşu diyerek duruma el koymuştu. Mısır'da birçok görüşmede dedelerden söz açılınca neredeyse Arap kardeşlerimizle akraba çıkmamız da beni çok etkilemiştir.   

Bu güne kadar geçen süre zarfında Doğu Konferansının şahitliği hakkında neler söylemek istersiniz?

Arap aydınlar Türkiye'yi atlayıp hep Avrupa'yla iletişim kurmuş. Oradaki yazarlarla dostluk ve diyalog halindeler. Bizde de durum aynı. Birbirimizi atlamamız yok saymamız hepimize pahalıya maloldu. Bizim seyahatlerimiz bu "görmeme"yi yıkma, kalbden kalbe, akıldan akıla yol açma çabasıydı. Bunun kesintiye uğramadan en geniş şekilde sürdürülmesi lazım.

ABD'nin şer eksenine dahil ettiği, nükleer silah geliştirme suçlamasıyla savaş tehditleri savurduğu İran, ABD yanlısı şah rejiminin yıkıldığı 1979'dan beri dünyanın gündemini işgal ediyor. Hamid Dabashi İran: Ketlenmiş Halk adlı incelemesinde İran'ı "sömürgecilik karşıtı modernlik" terimi çerçevesinde anlatmayı deniyordu. Kitabınızda İran'la ilgili de epey gözlemleriniz var. Özellikle son zamanlarda hararetli tartışmalara sebep olan 'ama onlar Şii' türü mezhep farkçılığını yücelten yaklaşımlar 'İran hakkında ne biliyoruz?' sorusunu bir kere daha gündeme getirdi aslında. Emperyalizmle uzun bir mücadele tarihi olan İran hakkındaki izlenimleriniz nelerdir?

Farklılıklardan çatışma üretmek isteyen dil, hepimizin altını Türk, Arap, Şii, Sünni, Kürt diye çizerek bir yere varmaya çalışıyor. En büyük savaş dilin kurulumunda verilen savaş. Kardeşliğin ve diğergamlığın diline dönmemiz lazım.

İran bütün ezberleri bozan bir yer. Reformist mollalar, İslam'dan yola çıkarak mülkiyeti sınırlandırmayı savunanlar, kazanılan haklar için cansiperane mücadele edenler. Çok zengin bir düşünce ve sanat dünyası var. Devrimi koruma adına baskılar var tabii ama kimsenin umurunda değil. Herkes pervasız. Yazıyor tutuklanıyor çıkıyor ve aynen devam ediyor insanlar. Mesela bizimle görüşmeye cezaevinden izin alıp gelen sonra tekrar dönen yayın yönetmenleri vardı. Kadınlar da çok güçlü ve mücadeleci. Hatta kısmen anaerkil bir toplumsal yapı var. Kadınlar sevgi ve saygı halesi içinde genelde. Bu işler sadece hukuki düzenlemelerle olmaz zaten. Rahat ve eşit ilişkiler bakımından yerleşik bir zemin lazım.   

Söyleşi yaptığınız Suriyeli edebiyatçı Nadia Khost nasıl bir edebiyatçı? Adonis'ten hangi noktalarda farklılaşıyor?

Nadia Suriye' nin en çok okunan yazarı unvanına sahip. Sayısız eserde Osmanlı izlerini deşifre etmiş biri. Toprağa tutkuyla bağlı. Öte yandan seküler bir kadın. Karşılaştırmalı Arap-Rus edebiyatı uzmanı. Kızı devlet senfoni orkestrasında piyano virtüözü. Adonis meselesi biraz da onun ülkeden uzaklaşmasıyla ilgili. Adonis büyük bir şair. Fransızlara karşı gösteriler düzenlemiş, şiire önemli açılımlar getirmiş biri. Anlaşılamadığını düşünenler çoğunlukta. Ben kolayca harcayabileceğimizi sanmıyorum.

Doğu Konferansı İstanbul Buluşmasının Yıldızı: Mecid Mecidi başlıklı yazınızda "Sanat bölgedeki ana gövdelerimizden biri olmak zorunda" diyorsunuz. Öte yandan Doğu Konferansı'nın yayın organı olarak görebileceğimiz Doğudan'da toparlamaya çalıştığı kültürel coğrafyadan sanata dair herhangi bir ürünün yer almamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Dergi şimdilik siyaset ve toplumbilim disiplini içinde siyasi analizler yapıyor, ortak bir yön bulmaya çalışıyor. Zamanla sanata ayrılan yer çoğalabilir. Ama gönül istiyor ki bölgemizin sanat ve edebiyatına eğilen müstakil bir dergimiz olsun. Bu yöndeki eşsiz birikimi paylaşalım, çoğaltalım.

İşgal altında günlük hayat nasıl akıyor?

Filistin'den ve Lübnan mülteci kamplarından söz edebilirim. İnsanlar her şeyden önce fiziki varlığını sürdürme savaşı içinde. Dünyaya kök salmadan yerleşemeden yaşıyorlar. Her an canlarına kastedilme ihtimaliyle yaşamak. Bu koşullarda Allah tarafından özel olarak güçlendirildiklerini hissediyor insan. Aslında bu durumun en çok da bizim meselemiz ve sınavımız olduğunu apaçık görüyoruz. Ürkütücü bir azap içinde yaşayan insanlara utanarak nasılsınız dediğinizde elhamdülillah cevabını alınca tokat yemiş gibi oluyorsunuz.

Büyük bir mücadele veriyorlar, doğrusu göz göze gelmek yürek ister. 

Murathan Mungan'ın Çador anlatısını eleştiren yazınızı bu kitaba gelinceye kadar okumamıştım. İlk olarak bu kitapta mı yayımlanıyor? Çador'un söylemi ile sömürgecilik arasında nasıl bir bağ var sizce?

Sanırım gazetem.net deki ilk yazım. Dünyada benzeri birçok kitap ve araştırma yayınlandı. Bunlar dünya kamuoyunu ve Amerikan toplumunu işgallere hazırlayan söylemler. Kurtarılacak Müslüman kadınlar var ve bu beyaz adamın insanlık yükü. Bu yaklaşım yaygınlaştığında kimse yüzer yüzer öldürülen kocalara babalara yıkılan şehirlere acımayacak. Türkçe'de yoktu böyle bir telif kitap olmuş oldu. Murathan Mungan'ın edebi değerini reddedemem ama bu kitap tam bir talihsizlik.

 "Sanat ve siyaset yan yana gelebilir mi sorusuna herkesin bir cevabı var" diyorsunuz Michael Moore'un Politik Sanatı başlıklı yazınızda. Siz böyle bir soruya nasıl cevap verirsiniz?

Sanat hayatla aynı anda ilerlemeli, gündelik yaşamı ve bakışı aşarak elbette. Hiçbir şey olmuyormuş, ortada insanlığın imhası meselesi yokmuş gibi davranan steril ve soyut sanat beni çekmiyor. Edebi metin üretildiği dönemin acılarına tanıklık etmekle kalmayıp zihinleri karıştırmalı normalleri kırmalı biraz. İnsanı kendi eski haline bırakıp gitmemeli. Bir şimşek, olmadı bir kıvılcım. Bu konuda çok keskin cümleler kurmak doğru olmaz. Sonuçta ortak bir beğeniden sözetmek çok zor.

Bağdat Fragmanı Çok Özel Birkaç Kadın bölümünde yer alan Rachel Corrie'nin Mektubu ile sona eriyor. Rchel Corrie'nin Filistin için anlamı nedir?

O geldiği yer itibariyle insanlığa dair daha yeşerecek çok umutların olduğunu gösteriyor. Ben genelde Corrie'yi milliyetsiz ve cinsiyetsiz düşünüyorum. Mutfağımda resmi hep asılı duruyor, gözümün önünde.  O birlikte yukarı tırmanışımız bana göre. Çoğaltmamız gereken bir ortaklaşmanın işareti. Yaratıcımızdan bir kelime.

Kitabınız deneme türü olarak yayımlandı. İçimden Geçen Şehirler'de sanırım deneme türünde. Oysa her iki kitabın ağırlıklı yanı görmekle yani gezi ile doğrudan ilintili. Sizin için gezi nerede biter, deneme nerede başlar?

Açık konuşmak gerekirse bilinçle oturmuyorum bilgisayarın başına. Klasik türlere göre bir form belirleyerek başlamıyorum. Günümüzde de bu formlar aşınıyor giderek. Derdim var. Bir şey söylemek istiyorum. Başlıyorum. Yazdığım her şey bir anlatı esasında. Duruma göre bir yere yerleşiyor,  öykü, deneme, gezi gibi.  

Deneme türünde başka çalışmalarınız olacak mı?

Öykü her şeyden önce gelir. Anlatmak istediğim çok şey var ama türünü bilemiyorum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Çok teşekkür ederim bu söyleşi için.

Söyleşi için ben de teşekkür ederim. Haksöz Haber/Asım Öz

« Önceki :: Sonraki »