< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu






"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Gece Yürüyüşü ve Aklımın Rahmindeki Nutfe

//



Ninovalılara...

Ey!

Akleden kalbimin rahmine yapışıp kalan umut nutfesi, hayatım!

Ey, doğduğundan beri başkalarının ve belki de benim başarısız, hoyrat kürtajlarına maruz kalıp sakatlandığı halde varlığımın bağrına yapışmaktan vazgeçmeyen; umut!

Çocukluğumu kurban ettim sana. Parça parça pay edip sundum. Sonra sonra yürüdüğüm engebeli yollarda anı, yorulmadan kurtarabileceğim takatim ve canımla besledim seni. Yorulmayı göze aldım, yoruldum. Yokuşlarda, senin kendi varlığının hakkını vereceğin, gelecek bir güne dek hassas ve kırılgan varlığını beslemekten bitap düşüp, nefesim kesildi. Dostlarım rahimlerinde meyvaya durduğunda bile ben elimi kalbimin üzerine bastırıp seni sevdim, ey umut. Kalbimi her tekmeleyişinde ve geceleri sancınla uykumu kaçırıp, nefesimi her kesişinde varlığına şükrettim tüm burkulmalarımdan öte. Çünkü; sana doğru giderek artan bir meyille yaratılmış/t/ım. Hiç gocunmadım, gocunmamaktayım.

 

Ey varlığına şükrettiğim sancımın sahibi! Şimdi, çocukluğumdan beri bağrında saklanıp, sarılıp, ağladığım, güldüğüm, düşündüğüm, içine düştüğüm, okuduğum, unuttuğum, unutayazdıklarımı hatırlamaya çalıştığım ağaç kovuğumdayım. Meryem'in sancısından bir payla geldim. Bazen neyin sancısını çektiğimi bilmez bir haldeyim, en bereketli anlamı giydir bu sancıya Rabbim! Bu sancı ki beni erkenden çocukluğumdan eden. Severek çektiğim, çektikçe sevdiğim beni ben kılan, çok kıymıklar batırıyor aklımın sinir uçlarına. İşte, büyüdükçe, ayakta kalabilmek için, içini boşaltıp hafifleten çınarlardan bir çınarın gölgesindeyim. Bu ayetini görmek bile ruhumun yırtılmışlıklarına inşirahı sarıyor. İçimdeki hüznü yıka, hafiflet, inşirah ver Rabbim! Toprağın sarıp sarmalayamadığı, açıkta kalan köklerinin kavislerine oturup, yaslanıp yakarıyorum işte Rabb. Biliyorum bana lutfunla yardım edeceksin ama yine biliyorum ki varlığımı kıvrandıran lütfunun ve keremimin açlığına, tüm bitap düşmüşlüğüme rağmen, uzattığım dalları silkele diyeceksin.

 


Yorgunum Rabbim, yorgun. Nicedir, nice umutlarımı ölü doğurup vakitsiz sancılarla, gömüyorum yüreğime, benden iyi biliyorsun. Aczimi kabul edişimle beni güçlü kılmanı diliyorum. Sana dayandım hakkını veremesem de. Kendimi, en çok da kendimi, sana şikayet ediyorum. Varlığıma merhametinle gülümse Rabbim. Aralıksız, esirgemeden lutfettiğin merhametini görebilmem için akleden kalbimin gözlerini daha derinlere ve daha derince aç/tır!

 

Yorgunum Rabbim, evladını yitirmiş analar gibi gömmekteyim kalbimin rahminden düşlenleri. Meryem'in yaptığı gibi dallarını silkeleyemiyorum, köklerine tutundum. Hep kapılar açmaktasın, hiç kapatmadığın kapılarının açık olduğunu göstermektesin belki de nasibimizce. Ama bir iteklemelik takatim kalmadı içeri girmek için. Tokmağına tutundum kaldım. Bunca kapıyı açan Sen, zahmetsizce içeri de alabilensin, bilirim. Bunu bana bildiren de sensin!

 


İbrahim Güney Bursa Çarşamba Pazarında 98 yaşında limon satıyor/du.

Yorgunum Rabbim, yorgun! Sana yaslanıp kendimi şikayete geldim. Ben İbrahim değilim, bir İsmail'im de olmadı hiç, sana kurban edecek. Ama kalbimin rahminden gelen, öpüp kokladığım, yeni terlemiş saçlarını severek, toprağa verdiğim, adı konulmuş, konulmamış nice gürbüz umutlarım oldu. Hepsini yeni bir tohum olmaklıkları niyetine varlığımın bağrına gömdüm. Belki de tökezleyişim buradan. Sadece kurban etmeliy/d/im. Yine de niyazımdır, bu hüzümnbazlığımdan gürbüz filizler yeşertmen. Hangi tür ve renkte açacağını bilmeden emek verdiğimiz sabır tohumlarımıza, bu teslimiyetimiz hürmetine yedi veren gücü kat, bereketlendir hasatımızı ey Rabb!.. Onları kendi ellerimle soldurmama müsade etme artık. Uzattığın dallar yerine, kendi benliğimi silkeliyorum önün/d/e. Dökülen bir hayır meyvesi var da ben mi göremiyorum!?. Sade yolunda hayırlı bir kul eyle beni başka sancı sahiplerine inşirah vesilesi. Öyleyse varlığımın sancıdan ibaret olmasına da razıyım.

 

Mum tahtaya dayandığında, dedi çilekeşliğini sana basamak kılmış bir kadın. Mum tahtaya dayandığında... Beklerim Rabbim, beklerim. Ama beni, bizi onar ve hayrına layık bir hale hazırla. Dayanma gücü ver. Katından gelecek her hayra muhtacım/z. Tüm suni dayanaklardan bizar ve azade, katıksızca sana dayanma gücü ver. Bizi güvensiz, ahlaksız imandan koru! Sabrımızı eyleme çevir. Madem geceyle karıldı çağımızın kaderi, menzili Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl bizi!

 

Ey, aklımın rahmine tutunan nutfe, ey umut! Ey varloluş sancım! Yokluk içinde seni var kılan ve varlık içinde seni yoklara karıştıranın kudertini elinde tutanın hakkı için, sevdim seni ve parçalanmış uzuvlarınla büyümekte olduğun rahmimden elbet bir gün tüm sancılarıma kefaret olmaklığına doğuracağım seni. Yoktan var eden varlığını tamir etmeye de kadirdir! Ve yine bilirim, doğduğunda Rahim olandan, yeni bir sancı düşecek aksak varlığımın rahmine. Ey akleden kalbimin rahmindeki sancının sahibi Rabb, uzattığın dallar yerine kendi varlığımı silkeliyorum önünde, aczimle. Bizi istikameti ve nihayeti Senin rızan olan bir gece yürüyüşü kıl!

*Anlayışınızı umarak bu yazının yorumlarını kaldırıp, yoruma kapatıyorum zira ortada yorumlanacak bir durum yok. Selam üzerinize olsun.

Dilsizmütercim:

Meryem Rabia Taşbilek

 

 

 

Zulüm de var Edebiyatı da!

//




Gurbette bardağın yarısında tıkanıp içemediğim çaylarla bir çiçek büyütüyordum yanı başımda. Soldu gitti, yerine yenisini ektim. İstanbul, içimde kaynayıp duran tüm toprak altı sularım sana akıyor. Kalbimin tüm çeperleri senin rüzgarınla titriyor. 2 yıl olmuş. İçinde barındırdığın sayısız güzellikten hiç biri tek başına bu özlemi açıklamaya yetmiyor. Gurbetim'in Tih çölüm olup, madenimi arındırmasına dua etsem de, gönlümün Tuvası'na bir soluklanma için de olsa akıtsa beni Rabbim der dururdum. Kudüs gönül koymasın ama ben yine de İstanbul'dan başka tüm şehirlerde muhacirim. Ama Kudüs ve prangalı tüm şehirler sessiz çığlıklar atarken İstanbul'da da olsam boynum büküktür.

Bundan 3 yıl önce, Beyazıt'tan aldığım iç içe geçmiş 3 boş bavulla ağlayarak ve yürüyerek evime vardığım o gün; senden hayırla çıkıp, vardığım yere hayırla girmek için dua etmiştim. Şimdi yine aynı duayı yapıyorum hayırla yeniden onca hoyrat adımlarla çiğnenen yollarını seni incitmekten korkarak adımlamaktan yana.

Şikago'ya gelmek için vize görüşmesine gitmeye hazırlanırken, tanıdığım pek çok kişiden telefon almaya başlamıştım. Evvelce bu vizeyi yakınlarını ziyaret etme maksadı başta olmak üzere, muhtelif sebeplerle alan kişiler beni ''uyarmak'' için arıyorlardı. Zira dediklerine göre Türkiye'den başörtülü fotoğrafla vize almak yılladır mümkün değildi. Başka ülkelerin konsoloslarında aynı vize için böyle bir dayatma olmamasına karşın, güzelim ülkemin Abd konsolosluklarında her nedense ''başörtüsü yasağı değil'', bunun yerine kulak ve boyun kısmı açık fotoğraf dayatmasının varlığından bu telefonlar vesilesiyle haberdar oldum. Sonradan yanlarında çalışma imkanı bulduğum Ortodoks Yahudilerden öğrendiğim kadarıyla pek çok Yahudi Filistin'den Abd'ye geçerken İstanbul hattını kullanıyorlarmış. Nedense bu vize despotizminde Türkiye'de konaklamak isteyen yahut da yaşayan Yahudilerin kullandığı bone ve benzerlerini sanki muaf tutmak istermişcesine sadece başörtülüleri müşkül durumda bırakacak şekilde; kulak ve boyun kısmının açılmasında diretilmesi beni hayli işkillendirdi. Muhtemelen bu yasağı dayatan zihniyet Türkiye'deki Abd konsolosluklarından vize almak isteyen dindar Yahudi kardeşlerimizin bu yasak vesilesiyle incinmesini istemiyordu.

Algıda seçicilik yapıyormuşum gibi bir fikir zuhur edebilir zihninizde ama malesef sanki birileri de dayatmanın muhataplarında seçicilik yapıyolar!

Sağolsun bazı yakınlarım ben tam konsolosluk önündeyken üşenmeyip, birkaç fakih zat-ı muhteremden benim başörtümü açmam için ''cevaz'' bile alıp bu ''müjdeli'' haberden beni haberdar ettiler. İyi niyet ve emeklerini kendime dair dua olarak kabul etsem de hamd olsun fotomontajı bile niyetime koymadım kapı önündeyken. İlk görevliye belgelerimi uzattığımda, başörtülü fotoğrafıma bakıp, bu halde belgeyi geçerli kabul edemeyeceğini söyleyip, resmimin altına kırmızı bir kalemle çarpı işareti attı. Kendisine incinmiş ve ağlamaklı, fakat vakur bir şekilde daha önce kimsenin bu şekilde vize alıp almadığını sorduğumda bana alaylı bir sesle; ''Bir tek Tayyip Erdoğan'ın gelini aldı!'' cevabını verdi. Ve yarım saat içinde şartlara uygun yeni bir fotoğraf çektirirsem yeni bir başvuru yapmadan geri gelebileceğimi ekledi. En azından görüşmem gereken yabancı görevliye kadar müsamaha gösterirlerse, meramımı anlatıp belki bir ihtimal bu şekilde de vize alabileceğimi düşündüğümü söylediğimde gülerek; onlar değil ben izin vermiyorum cevabını aldım.

Dışarı çıktım, binanın mermer çıkıntılarına oturdum. Soğuk taşlar sanki tenime dokunduğunda yanan yüreğimden dumanlar çıkıyordu. İçinde yaşarken bile şiddetle devam eden bu İstanbul özlemi, yüreğimin çevresinde dokunduğu etimi bile dağlayacak şiddete ulaştığı halde, bu şehirden ayrılmak için bunca çaba sarfetmek durumunda bırakılmak ne kadar da ağırdı. Ağlayarak dua etmeye başladım. Rabbim ben çok acizim, bana zor olan Sana kolaydır. Sen ''ol'' dersen olmayacak yoktur. Sen istemezsen de olduracak yoktur. Çok acizim, halimi sana havale ediyorum. Ben bu zulümün olmadığı bir beldeye gitmeye çalışıyorum, o belde ki daha çok kendi çatısı dışında yaptıklarına bakılırsa asrın Firavun'u. Zaten o beldeye gidiyor olduğum, öz vatanımda parya olduğum için boynum bükük, bir de bana sakındığım zulümü ülkemden ayrılırken de dayatıyorlar. Sen zorlarımı kolaylaştır. Hayırla ayrılıp, hayırla hakkımda hayırlı olan beldeye varmayı nasip eyle. Hicretim geçerli bir sebep değil emrinden taviz vermem için. Sen kaderimi hakkımda en hayırlı olan yola akıt. Bana zor olan sana kolay... Ben inanıyorum ki sen hesapsız verensin. Senin lütfunda aynı sebepler aynı sonuçları doğurmaktan öte bir genişliğe sahip. Nakıs kulların mantık dairelerinden çok daha latif bir sünnetullahın var Senin. Sana dayandım. Aczimi sana şikayet ediyorum, kolaylaştır, zorlaştırma, hayırlısıyla tamamnına erdir. Ey kapıları en güzel haliyle açan Rabbim bana hayırlı kapılar aç... Ömrümü, ilmimi, azmimi bereketlendir yolunda beni insanlığa, İslam'a hizmetçi kıl. Bana zor olan sana kolay. Sen hesapsız verensin!



Böyle dua ederken birden aklıma, yaklaşık bir yıl önce resmi bir kurum tarafından hakkı yenen bir tanıdığımın bu hak ihlalini bildirmem için bana verdiği, Tayyip Erdoğan'ın İstanbul'daki ev telefonu geldi. Her ne kadar seçimden sonra Ankara'ya taşınmış olsalar da, kaybedecek bir şeyim olmadığından numarayı aramaya karar verdim. Telefona muhtemelen güvenlik görevlisi bir amca çıktı. Kısaca meramımı anlatınca bir numara verdi, verdiği numara da bir başka numara. Görüştüğüm herkese maruz kaldığım zulmü samimice anlattım. Sonunda Emine Erdoğan'la birlikte çalışan bir bayanın telefonu... O telefondan özel kalem müdürü ve oradan Ankara'daki köşkün telefonuna ulaşmayı nasip etti Rabb. Telefona'a muhtemelen yine güvenlik görevlisi bir bayan çıktı. Yaşadığım her şeyi makul bir çerçevede anlatıp , yardımını rica ettiğimde benden hatta beklememi rica edip hayli uzun bir müddet müzik dinlettikten sonra şuanda ne Başbakan'ın ne de eşinin müsait olmadığını söyleyip telefonu kapattı. Ben buruk bir şekilde dua etmeye devam ettim. Bu esnada birileri ailemi arayıp bu olayla ilgileneceklerini söylemişler. Aradığım memur hattından sanırım önce anlattıklarımın sağlamasını yapmış olmalılar. Başörtüsü yasağını öğrencilerine uygulamayı reddettiği için sürülen öğretmen bir babanın evladı olmak da bazen işe yarayabiliyormuş:)

Beş dakika kadar sonra telefonum çaldı ve bir bayan Başbakan'ın benimle görüşmek istediğini söyledi. Rabbimin lütfu karşısındaki mahçubiyetim ve artan hayretimle, hayli sakin bir şekilde selamlaştık. Tayyip bey bana sorunumun ne olduğunu sordu. Ben de vaktiyle özgürce lise etiğimime devam etmek için 14 yaşımda ailemden ayrılıp, bu zulümde pilot bölge seçilen Bursa'dan İstanbul'a geldiğimi, İmam Hatipte okumaya çalıştığımı ve yasaklar sebebiyle oradan da atıldığımı, hatta orta okulu da sürekli baskın yapan müfettişler geldiğinde tavan arasına, merdiven altlarına kilitlenip, saklanıp başörtülü okuduğumu söyledim. Ve şimdi ülkeden bu zulüm vesilesiyle ayrılmaya çalışırken de aynı dayatmayla karşılaştığımı, başörtülü fotoğrafla vize görüşmesine alınmadığımı belirttim. Bana öyle bir şeyin olmadığını ifade eden bir cümle kurdu. Ben de saygı çerçevesinde, öyle diyorsunuz ama bir sorun yoksa ben niye hala kapıdayım, ayrıca kapıdaki ilk görevli bu yasaktan azade bir tek sizin gelininizin bu vizeyi alabildiğini söyledi, eğer bu mümkünse hepimize aynı şekilde adilce uygulanmalı değil mi, dedim. Peki, ben yetkililerle görüşeceğim cevabını verdi. Ben de, Allah yolu üzerine ayaklarınızı sabit kılsın, diye dua edip selam vererek telefonu kapattım. Bir müddet sonra konsolosluktan bir bayan beni aradı ve -yukarıdan- bir telefon geldiğini, yaşadığım sorun hakkında bilgilendirildiklerini ama kendilerinin zaten başörtümle bir alıp veremedikleri olmadığını, sadece kulak ve boynumun açık olduğu fotoğraf istediklerini yineledi. Tam halloldu derken sıfırdan tekrar başladık sanırım deyip, sabırla meramımı tekrar anlattım bayan kardeşime.

Bunun keyfi bir tercih olmadığını, inancım gereği başımla, boynumu yahut kulağımı açmamın bir fark arzetmediğini söyledim. Ki her halukarda açıklamaya gerek duyulmayacak bir haktı/r bu! Tamamını dinledikten sonra peki ben bir daha Konsolosla görüşeyim diyerek telefonu kapattı. Sonrasında içeriden özür dileyerek beni tekrar görüşmeye davet eden bir telefon daha aldım. Yukarıda başka bir masada görevli, Türkiyeli bir bey; annesinin ve her zaman karşılaştığımız klişelikle, bir kaç akrabasının da başının -kapalı- olduğunu, kendisinin de müslüman olduğunu, ama emir kulu olduğunu söyledi ezik bir şekilde. Herkes emir kulu bir Allah'ın kulu yok mu dedim ben de buruk ve sakin bir sesle. İnsiyatif kullanılarak halledilebilecek durumlarda dahi insan kardeşlerimin yardıma hiç yanaşmamalarına şahitlik etmek ne kadar can yakıcı bir şey, bunu tarif etmeye takatimiz yetmiyor pek çok defa.

Neticede tavsiyeler üzerine 6 aylık vize başvuruma mukabil 5 yıllık bir vize almayı nasip etti, koruyup, gözeten, başı boş bırakmayan, ol dediğinde suların büklüm büklüm burulduğu, ahenkle akanlarının da emriyle o ahnege kavuştuğu Rabb. Abd'ye vardığımda bu sorunu yaşayıp buruk, çelişik anılarla ülkeden ayrılmak zorunda bırakılan kardeşlerime sabırla bu hadiseyi anlatmaya çalıştım. Pek çokları bazen de yaşadıklarının ruhlarında bıraktığı darp izleri ve bir kısmı da kanıksanmışlıkla, bir yerlerden torpil olmadan bunun mümkün olmayacağına atıfta bulunmak için; -Demek ki senin arkan sağlammış, bizimki değildi, dediler. Baştan bu tutum ve ifadelere içerlesem de sonrasında; Evet, hamdolsun arkam çok sağlamdı. Aslında hakkıyla yaslandığımızda hepimizin ulaşabileceği bir sağlamlıktı bu, diye mukabelede bulundum. Enaniyetten Allah'a sığınırım ama verebileceğimiz en vurucu ve sahici örnekleri de kendi hayatımızda/n bulabiliyoruz. Bu yüzden sizlerle de paylaşmak istedim. Evet, arkam sağlamdı! Zira katıksızca, en azından o vakit katıksızca Rabb'e yaslanmıştım. Ve Allah Başbakana beni arattı. İmanımızın ahlakı olan güveni, O'na yaslananın, O'na secde edenin diğer tüm güçler karşısındaki kıyamının ne kadar güçlü olduğuna Allah bu imtihanım vesilesiyle beni şahit kıldığı için şükrolsun!

 


Bu olayı bir kaç yerde anlatsam da 3 yıldır yazıya aktarmayı tehir etmekteydim. Başörtüsü yasağı sebebiyle bedel ödeyen kıymetli bir arkadaşım yazmam konusunda, yaşadıklarımızı dillendirme, şahit kılma, bu asrın hafızasına ibretlik mushaflar olma konusunda beni uyardı ve teşvik etti. Zira bu imtihanları yaşayanlardan başkası bu yaşanmışlıkları dillendirmiyor. Ki zaten dillendirse de bunun hakkını ne kadar verebilir? Bu hafızayı hatta henüz hala mazi olmamış -çünkü yasak üniversiteler dışında hala İmam Hatipler'de de kalkmış değil. Sadece nedendir bilinmez?! merkez şehirlerden ücra şehirlere kaydırılmış durumda!- zulmü ve benzerlerini ülkemizin ve dünyanın dahili tarihine katma derdini biz taşımazsak kim taşıyabilir.

3 yıl geçti ve açtığı kapıdan içeri girip ilerlemenin hakkını veremeyişimin burukluğunu yaşıyorum şimdilerde. Denedim, deniyorum ve deneyeceğim inşeallah yine de yolunda tökezleyp kalkmak bile güzel. Tökezleyip kalkmak ve/ya kaldırmasını beklemek, sarılacak uzanacak vesilelerini gözlemek de... Bazen öyle bitap düşüyoruz ki, açtığı kapıları değerlendirebilmek için sadece aralık olan kapıyı iteklemek düşüyor bize, yahut da atılması gereken bir adım... Bu fiili duayı bizden bekliyor Rabb. Ama onu dahi yapacak takatimiz olamayabiliyor. Olsun. Kapıları aralayan lütfuyla açmaya da, ilerleyecek takati, canımıza can katıp lutfetmeye kadirdir... Aczimi/zi sana havale ediyorum Rabbim. Tüm yorgunluklarımı ve tökezleyişlerimi... Bize uzanan ve tutamadığımız ellerin ahından sana sığınıyorum. O elleri tutmak için yüreğimin ve cesedimin bileğini kuvvetlendir. Bizi yolunda şefkat elin kıl. Bu yüzden adımlamak istediğim/iz yolu hayırla bana, bize kolaylaştır. Kuvvetimizi, kalemimizi, halimizi yoluna amade eyle. Yüreklerimizin takatini israf etmemize mani olacak iradeyi bize lutfet.

Dostların ısrarıyla, yaşadığım tecrübeyi Mecliste hakkı olan görevini icra etmesine  bu yasak sebebiyle mani olunan bir hanımefendiye aktarma imkanı bulmuştum bir vesileyle. Belki kalıcı bir açılıma ön ayak olur ümidiyle. Daha sonrasında tevafuken bu olayı köşesine taşıdığına şahit oldum. Tüm mazlumlar adına belki bazı mevkilerdeki nemlazımcı, nemalanıcı insanların bir vicdan muhasebesine, bir hatırlayışa vesile olması düşüncesiyle sevincim yazının ortalarından itibaren kursağımda kalmıştı. Zira yazı yarıya kadar bu zülme değindikten sonra kalan kısmında, benim için de çok değerli olan bir din kardeşimin yeni basılan bir kitabın tanıtımına yer veriyordu. Kendi dertlerimizi biz bile bu kadar ''ciddiye'' alıyorken, zalimlerin zulümlerinden cay-dırıl-maları nasıl mümkün olsun?!. Bir başkası insanlıktan, sorumluluk ahlakından yana neden sahip çıksın bu direnişe?!. İşte bu; iç burkan yüz kızartan gerçekliğimiz! Sadece bu soruna dair değil hayatımızdaki, çevremizdeki şahitlik ettiğimiz, sorumlu olduğumuz, çözümünde yer almamız gereken, bizden bedel ödememizi bekleyen pek çok sınanışa dair duruşumuzdaki rehavet ve gevşeklik, imtihanlarımızı muhataplarımızın tutumlarından çok daha fazla çetrefilli hale getirmekte, çıkmaza sürüklemekte.

Çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez; ve [bilin ki] Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Enfal/53

Biz kendi imtihanlarımızı ciddiye almazsak, Rabbimiz de dahil bizi kim ciddiye alır?! Kıymet verdiğim bir kardeşimin, yaşanılan zülümlerin dillendirilişine, zulüm edebiyatı ifadesiyle getirilen eleştirilere, bir ortamda cevaben şöyle dediğine şahitlik etmiştim; Zulüm de var edebiyatı da! Bu çok kısa açıklama bana hayli vurucu gelmişti. Eğer ortada bir zülüm varsa edebiyatı neden olmasın?! Olmalı ve olacaktır da...

Dilsizmütercim:

Meryem Rabia Taşbilek

 


Sarmaşık Sabrı

//


-Zaman mekana yazılan külliyat- Razı olacağın bir kadere mürekkep kıl Rabb.

Çocukluğumda bahçemizde biten yabani sarmaşıklar bir ara öyle bir hal almıştı ki, babamın ve bizim emeklerimizle binbir zahmetle yeşeren onca yedi veren gül ve pek çok çiçeği gölgede bırakacak bereket ve gürbüzlüğe ulaşmışlardı. Bu yabani, bol çiçekli sarmaşıklar için duvarlarda ve balkonda göğe doğru uzanan onlarca ufak ip germiştik. Bazı çiçeklerin boyu, boyumu aşardı. Çocukluğumun buruk demleriyle, sevinçleri başa baş gitse de güzel günler geçirdim merdiven demirlerine sarılmış güllerin kokusu hala burnumda tüten o bahçede.

Geçenlerde ihtiyacım olan birkaç parça eşyayı almak için bir marekete gittiğimde işte çocukluğumun mütebessim simasına sarılıp orada öylece kalmış yaban sarmaşıklarının tohumlarına rastladım. Olan her renginden aldım elbette hemen. Yaşadığım ev pek güneş görmediğinden ve de busarmaşık yapısı itibariyle yaban, hoyrat yerleri sevdiğinden tohumlardan odamdaki saksıya ektiklerim kuruyup gitti. Kalan tohumlardansa apartman girişindeki bahçe ve bir büyük saksı nasiplendi. Bir müddettir hayretle yaşam mücadelelerini izlemekteyim.

Sarmaşığın kaderi sarılmak. Tohumun ki çatlamak. Toprağınki sürülmek, sarılmak, bağrına basmak. İnsan bazen bunların hepsini eş zamanlı barındırabiliyor varolmaklığında. Evet, sarmaşığın kaderi sarılmak ama, ya sarılacak, ona yolunda ilerlemeye yoldaşlık, köprülük edecek bir urgan, bir duvar bir gövde yoksa? Yahut da toprak kuraksa?

Allah öyle latif ki, hiçbir tohumun içindeki o çatlamaya iç geçiren, sabırsızlanan, Rabbin varlığına şahitlik etme uhdesini zayi etmek istemiyor. Bir kaya üzerine, bir beton yarığına, çok sulak olduğundan oksijensiz bırakan yahut da en kurak toprağın bağrına düşen hiçbir tohumu unutmuyor. Ona kaderinden pay aldığı ortama baş edebilecek metaneti, kabiliyeti, direyeti kodluyor. Tohumun yüreğine bu umut ve azmi ekiyor. İşte bu yabani sarmaşık da bunlardan biri. Gördüm ki tutunacak bir şey olmadığından, önce bol yapraklı ve çiçek açmaya hevesli dallarının sarılması için düz ve daha güçlü dallar filiz veriyor. Sonra bu dallar birbiri etrafında dolanıp, olduklarından daha kuvvetli bir kuvvete ulaşıyorlar. Ardından yapraklı dallar bu uzantılara sarılmaya başlıyor. Ve bu böylece sürüp gidiyor. Muhtemelen bu dallar etraftaki bir ağaç dalına, bir duvara ulaşana dek bu latif direniş hali devam edecek.

Yalnız bir hakikat daha var ki, o da köklerin bu dayanak dallarına takat olmaktan, dalların çiçek açmaya fırsatları henüz olamıyor. Şimdilik saksıdaki diğer çiçeklerin gölgesine saklıyor boynu bükülüğünü. Kendimi özleyip, hayataki bazı zorlukları yeni/den birer tohum yapmaya çalıştığım bu günlerde, hayatıma dair çok şey buldum bu yaban sarmaşığında.

Koruyup, gözeten, başı boş bırakmayan, öğreten Rabbin içimdeki bir kuruyup bir çağlayan umut kaynaklarına lütuf ve keremiyle böylesi vesilelerle sondajlar vurmasına hayranım. O'na yeryüzünün tüm toprak altı suları miktarınca şükrolsun. Yeraltı sularından çok daha fazla miktarda umut ve sabrı ruhumuzun demirine içiren Allah'a hamdolsun!

Ey sadırlardakileri bilen ve inşirahı bizlere yokluğunda eksikliğini hissedemeyecek kadar acizken, bir serinlik olarak lutfeden Rabbai! Bize lütfettiğin, varlığımıza ektiğin ve varlığımızla hayatta yeşertmek istediğin hayır tohumlarını layıkıyla yolunda değerlendirmeyi nasip eyle. İster istemez kendi ellerimizle yahut bağrına düştüğümüz toprakların verimsizliği, hoyratlığı yüzünden tohumlarımızı, göğe uzattığımız dallarımızı, budaklarımızı, meyveye durmaya iç geçiren yürek çiçeklerimizin zayi olmasına mani ol Rabbim. Bu yolda fiili dualarımızın hakkını vermeyi bize kolaylaştır. Daha nice tohumlara, tomurcuklara yolunda bereketli bir toprak, kardeşane bir bağır olmayı nasip eyle bize. Varlığımızı bereketlendiren ameller, anlamlarından hayırlı manalar giydir.

Bizlere pek çok kapılar açmaktasın. Bazen bize düşen tek şey bu aralık kapılardan içeri girebilecek kadar bir eylem. Fakat öyle yoruluyoruz, öyle yoruyoruz ki birbirimizi bazen bu kadarlık bir adıma bile takatimiz olmuyor. Pek çok tutunacak dal da olsa bir yerden sonra bir tek senin elinin tutuşuna, senin yüreklerimizden kavrayıp kaldırmana muhtacız Rabbim! Tüm dağılmışlıklarımızı aczimizle sana havale ediyoruz, sen topla dağılan yüreklerimizi, hayatlarımızı./Amin

Dilsizmütercim

Nadas

//



Selam üzerinize olsun.
Birkaç hafta iletişim araçlarından uzaklaşıp, kendimle söyleşmeye ağırlık vermeye çalışacağım. Bu zaman zarfında fa/ikirhaneme uğrayan kardeşlerim arşivde dolaşabilirler. Döndüğümde yeniden bereketli selam ve paylaşımlarda bulunabilmeyi temenni ediyorum. Kıymetli dualarınıza muhtacım, Vefa ile kalalım...


Dilsizmütercim:
Meryem Rabia Taşbilek


Dilsiz Getto

//


Pazar günü şehrin güneyindeki gettolardan birinde, Afro-Amerikalı ve Afrikalı müslüman kardeşlerimin organize ettiği bir yemek kermesine gittim. Şehirde, bilginiz dahilinde olmasa da yolunuzun gettoya düştüğünü, etraftaki dükkanların pencerelerinin kontraplaklarla kaplanmasından, yahut tamamen tuğlalarla örülüp kapatılmış olmasından anlamaya başlıyorsunuz. Hırsızlıklara karşı böyle bir önlem geliştirmişler kendilerince. Şehir merkezindeki pek çok süper marketin bu semtlerde şubesi yok. Şayet orta halli bir mağazaya denk gelirseniz de şekli şemali semtin genel havasına bürünmüş, penceresiz, kapısında kalın demirler çekilmiş bir vaziyette karşınıza çıkıyor. Hatta bir defasında Maryam adında bir camiye girmek istemiştim de, camiye girmek isteyenlerin üzerinde silah olup olmadığı aranmadan içeri alınmadığını öğrenmiştim. Eskiden muhitin doğal güzelliği yüzünden ağırlıklı olarak beyaz Amerikalıların yaşamayı tercih ettiği bu yerlerde, sonrasında yanlarına çalıştırmak için getirdikleri Afrikalıların nüfusları artış gösterip, lokal de olsa bu alanda gücü ellerinde tutmaya başalamaları sebebiyle, muhitin Beyazlar için tekin olmayan bir yer olmasına sebebiyet vermiş. Onlar da şehrin bu kısımlarından göç etmek durumunda kalmışlar zamanla. Bu yüzden getto her ne kadar bakımsız olsa da, Beyaz Adamın vaktiyle gözüne kestirdiği bir yer olmasından da anlaşılacağı gibi doğal güzellik bakımından hala cazibeli sayılabilir.

Yine bu şehirde, ilk gökdelenler Amerikalılar tarafından, Afirka'dan zorla getirilip, köleleştirilen insanları dar mekanda çok sayıda, çalıştırmak istedikleri yerlerin yakınlarında istihdam etme amacıyla inşa edilmiş/ettirilmiş. Tabii o zaman su sistemi de bulunmuyor... Şimdilerde gururla tarihi yapı diye sundukları binalar resmen insanın içini burkan, midesini bulandıran zulmün nişanaleri olarak karşımızda duruyorlar aslında. Zamanla gettodaki kaderin tersine, köleler için inşa ettikleri/ettirdikleri binalara tıkılıp kalmış durumda modern insan. Bu halin ibretlik, garip bir döngü olduğunu düşünüyorum.


Bu fotoğrafı da kermesten sonra etrafta dolaşırken çektim. Afro-Amerikalı bir kardeşim, geri dönüşüm merkezlerine satmak üzere, süper market arabasıyla çöplerden eşya topluyordu. Aslında kendisiyle de selamlamlaştım ama pek çok defa olduğu gibi fotoğrafını çekmek için izin alma konusunda çekindim. Bazen böylesi durumlarda muhatabımı nesneleştiriyormuş gibi bir hisse kapıldığımdan fotoğrafını çekmemeyi yeğliyorum. Ama hayli dikkatimi çeken arabanın görüntüsünü sizinle paylaşabilmek güzel. Bu kardeşimiz yaptığı işe ufak bir ayrıntıyla incelik ve renk katabilmeyi başarmış. En azından benim arabayı gördüğümde tebessüm etmeme vesile oldu. Tüm gün boyunca çöplerle uğraşsa dahi, topladıklarını taşıdığı arabasını belki de yine çöplerden bulduğu oyuncak kahramanlarla donatmış ve işinin akışını bir nebze de olsa renkli hale getirmiş. İnce ruhlu insanlar, yaptıkları iş ne olursa olsun, bulundukları durum nasıl olursa olsun varlıklarındaki farklılığı, güzelliği bir şekilde kendi hayatlarına ve diğerlerinin hayatına yansıtmanın yolunu buluyorlar. Böylesi bir tefekküre yeniden şahitlik etmek güzeldi.




Bu da muhitteki suni göllerden biri. İlk fotoğrafta gördüğümüz suyun köpüren kısmında bir sistemle gölün suyu sürekli devir daim oluyor. Bu sistemi muhtelif bir kaç yere daha kurmuşlar. Soldaki köprü diğer bir kaçına göre tarihi bir yapıya benziyordu. Yani muhtemelen eskiden gerçekten bir göl varmış burada ama sonrasında suni bir destekle ancak varlığını sürdürebilir bir hale gelmiş. Bir yanda böyle örnekler göze ve ruha hitap ederken, öte yanda gözümüzün önünde doğal güzellikler nankör insanoğlu tarafından bozuk para gibi harcanıyor maalesef.






Fotoğraftaki cennet kuşlarıyla da göl kıyısında karşılaştım. Kendilerini oyuna o kadar kaptırmışlardı ki, bana pek pas vermediler. Yine de onları izlemek güzeldi. Pek konuşamasak da hemen diyaloglarına dahil ediyorlar sizi çocukluklarına has rahatlık ve katıksız bir dostlukla. Hafta sonu onları izlerken, dün de ilgilendiğim çocuklarla beraber resim yaparken biraz burkuldum. Daha dün ben oynuyordum o renkli kalemlerle... Ne zaman büyüdüm?!.


Parmaklarında Görünmez Çürükler

//



Hafif uzamış tırnaklarını birbirine kanırtarak garip ama iç gıcıklamayan bir ses çıkartıp duruyordu. Çıt çıt, çıt... Aslında bunu utandığı yahut kızdığı zamanlarda da yapardı. Sırf bu masum, garip tavrı için bile severdim onu. Ama entafındakiler elbise askılarını hep aynı yönde dolaba yerleştirmesi gibi hakkındaki pek çok gerekli, gereksiz ayrıntıyı bilmediklerinden bu dışa vurum ne kadar anlamlıydı onlar için bilemiyorum. Muhtemelen o da bu ses kulaklarını gıdıklıyordur ve etrafındakiler de bundan muhtelif anlamlar çıkartıyorlardır, diye düşünüyordü.

Kalemin tersini bağrına bastırarak ucunu açanları severim, dedi. Bunu yaparak kendisini dinleyen bir öğrenciye yarım yamalak bir tebessümle baktı. Parmaklarında görünmez çürükler olan biriydi o. Kendisinden bahsederken yüz hatlarından, üzerindeki giyisilerden bahsetmemi bekleyenleriniz olbilir. Ama bu kısımlarda kara kara kalemin gölgelerini kullanma konusunda anlaştık onunla, deyip geçiştirmeyi yeğlerim sizi. Hem bunun ne önemi var! Size etraftaki onlarca meraklı gözün sahibinin psikiyatri öğrencisi olduğundan, koca anfide gözlerini kısıp uzaklara baka/bile/n nadir kişilrenden birinin; konu/k sandaliyesinde oturan, parmaklarındaki sızının bir benzerini aklında da taşıyan olduğundan bahsetmem yine de bir şeyleri değiştirir mi dersiniz? Yüzündeki tek bariz kırışıklık tebessüm izleri ve göz çevresindeki uzaklara bakıp durmadan mütevellit uykusuz gecelerin yadigarı göz altı sandukalarıdır diyebilirim sadece.

Derin derin nefes aldı. Neden burdaydı. Birden kalkıp gitme fikri kabardı içinde. Sanki doktor da bunu farketmişti ki sıkıntıdan parmağındaki yüzüğü ovuşturarak kendisine bakıyordu. Eş zamanlı olarak o da çıkartıp attığı saatten arta kalan, bileğindeki boşluğu ovuşturmaya koyuldu bir müddet. kisinin de onca nesne arasından can sıkıntılarını dışa vurmak için bu nesneleri seçmiş olmalarının bir anlamalı olmalıydı. Keşke herkes yapması gerekene bu kadar muntazam uymasaydı da salonda kendisinden başka bir şeyle de üzerindeki dikkati paylaşabilseydi. Ama burada öyle farklılıklara tahammül ve cesaret olmazdı pek, biliyordu bunu.

Etraftaki uğultuları ciğerlerinden boşalttığı havanın hırıltısıyla bastırmayı istermişcesine derin ve uzun soluklar alıp verdi. Buraya geliş vizesinin hayalindekinden ne kadar da uzak olduğunu düşünürken öfke kanında dolanıp, alnında birikmeye başladı. Ter bastı. İşte anfide dersteydi. Üstelik konu/k da kendisiydi.

Doktor ona yeteri kadar zaman tanıdığını düşünmüş olmalı ki, artık kısaca kendisini tanıtmasını istedi. Zaten dakikalardır susuyordu ama bu sorudan sonra duruşunu biraz değiştirip başka bir şivede susmaya devam etti bir müddet. Bir insan daha kaç lehçeyle susabilir ki hayatta. Sesli söyledi mi tam bilemiyorum ama, kim olduğumun ne önemi var der gibiyidi. Sokakta tanımak için kendinize, tanıtmak için bize fırsat vermediğiniz varlıklardan biriyim sadece. Aslında şimdi de beni tanımak için istemiyorsunuz kendimi tanıtmamı bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Peki, dedi doktor biraz bozularak. En azından bize anlaştığımız gibi nasıl olduğundan bahset biraz. Yutkundu, yine sağ elinin parmaklarını, sol bileğinde bir müddet önce çıkarttığı saatin kayış izi üzerinde gezdirdi. Yeterince sessizlik olmadan duyulamayacak bir sesle konuşmaya başladı. Böyle olsun istiyordu, çünkü gerçekten dinlemek istemeyenlere sesinin çarpıp kendisine tekrar geri gelmesinden yorulmuştu. Konuştukça etraf da sessizleşiyordu. Parmaklarında görünmez çürükler vardı. Nereye uzandıysa hep kapı aralarında sıkışmıştı elleri. Topuklarıysa hep ayakta durmaktan nasırlaşmıştı. Yine de en yumuşak noktası kalbiydi varlığında.

Şöyle dedi; doğduğumdan beri bir saat gibiydim. Nice asit yağmurları altında kaldım. Eşyadan esen rüzgar çehremi eskitti. Pörsümüş takatimle yine de yoluma devam ettim. Hiç teklemedim. Bir gün yine böyle muntazaman başladım güne. İçimde yankılanan gürültülerin varlığımın işleyen dişlilerinden gelen sağlıklı sesler olduğunu sanıyordum. Her gün olduğu gibi, tik tak tik tak... Geçen zamanın hayatımın arka fonunda çalan sesiydi bu, bilirsiniz. Ya da bilmezsiniz... Her neyse, birden bu bildik tik tak, tak dedi kaldı. Tarif edebileceğim hiç bir şey hissetmiyorum o günden beri. Beynim fazla su çekmiş bir sünger gibi. Yandıkça eğilip bükülen bir kibrit gibi hayatım. Ateş hep parmaklarıma dokunacak mesefeye kadar tüm rüzgarlara inat yanmaya devam etti ama tutuşturulması gerekene dokunmadan söndü sonra parmak uçlarımda. -Sonu olmayan bir eğrinin yakınında çizilmiş bir doğru gibi, uzadıkça eğriye yaklaşıp, bir türlü ona tam kavuşamıyorum.- Onca emekle verdiğim şekil ve kurduğum cümlelere bir ateş dokunuyor ve çehresi değişiyor her şeyin. Hayatın örs ve üzengisinin darp izleri ruhumda. Her yerden bir körük kaldırmış başını sura üfler gibi üflüyor.

Ama yalnız olmadığımı biliyorum bu biraz iyi geliyor saçma da olsa. Çoğu kez yanlış yerlere koyduğumuz virgüllerden nefesim/iz kesiliyor. Ya da koyamadığımız noktalardan. Nokta koyacak yere yakıştırdığımız üç noktalardan... Soru işareti yerine erkenden bir kolaycılıkla seçtiğimiz tırnak işaretleri usumuza sus payı olsa da içimizdeki boşluğu ekşitmekten ve bize zaman kaybettirmekten başka işe yaramıyor. Ne noktayı ne de üç noktayı hak edebilmiş arafta cümleler çöpülüğinde boğuşuyoruz pek çok defa. Ahengi yitiriyoruz. Hayatın imlasını söküp, düzgün bir cümle kurmak ne de güç.

Aslında nasıl olduğumu gerçekten merak etmeyenlere cevap vermekten pek hazzetmem. Tıpkı aynı soruya sadece teşekkürle cevap verenlerden hazzetmediğim gibi. Ve nasıl olduğumu anlatacaksam, gerçekten bir kulaktan ötesini bulabilmişsem yalan söyleyecek de değilim. Şimdilik bir istisna yapmam gerekiyor. Demek nasıl olduğumu merak ediyorsunuz siz ve öğrencileriniz. İyi değiliğim! Ama bunun farkındayım. Peki siz beni dinlerken kendi sağlamanızı yaptınız mı? Sizin tik taklar ne alemde?!. Yoksa size de su geçirmezlik kabiliyeti mi kazandırıldı. Canınıza tak etse de akordu bozma lüksünüz yok mu?!.

Sonra kalkıp sınıfı terketti. Akşam pencereden atlayan arkadaşı yüzünden kolları çıkartılmış camdan dışarıya bakmak üzere odasına doğru ilerledi.

Küçüktüm. Hastane ziyaretine giderken alınabilecek onca hediye arasından kalkıp bir saat almıştım ona. Aslında bir tane de kendime almalıydım. Onsuz geçen zamanın çetelesini tutmak için. Hala aklıma geldikçe ürperirim, nerden aklıma gelmişse. Alıp takmıştı eskisinden boşalan bileğine. Onu ritme kavuşturacak bir anlama ihtiyacı vardı. Kavrayabileceği, hissedebileceği... İyi/leşmesi için yeterli bir sebep olabilirdi bu yahut onu bulmak için güç toplayıp ikna etmeliydi kendisini. Belki de hediyem işe yaramıştır. kim bilir. Şimdi de olsa bir metronom aleti alır baş ucuna bırakıp, Asr Suresi okur ağlardım. Hayatın imlasını söküp, düzgün bir cümle kurmak ne de güç!..

Dilsizmütercim: Meryem Rabia Taşbilek

El Yordamıyla Yazılmıştır
...
..
.

Şehir 4/yerini yadırgayan eşyalar gibi

//

 

“Balkonlarınız çok yüksek sizin baş döndürüyor,
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor...” Birhan Keskin

Dünyalar savaşının şehrin can damarlarına doğru aktığı, o görünmez tufanın hergün yeniden ve yeniden vurup geçtiği bir şehirin gettolarından, baş döndüren yüksek balkonlarına ve gözden kaçan karanlık kuyularına bakıyorum. Dünyayı değiştirme isteği eşyayı anlama istidadını çiğnediğinden beri, içimizde fokurdayan mağma, yüreklerimizi ısıtacağı, kirlerimizi yıkayacağı yerde, yuvalar yıkıyor.

Türkiyede  sadece ulaşabildiğim istatistiklere yansıyan kısmıyla her yıl 5-14 yaş arası 50 çocuk intihar ediyor. Hemen her ülkede çocuk intiharları toplam intihar oranlarının % 10’unu geçiyor.

İçinde yaşamaya çalıştığım bu şov şehirde sadece bu hafta sonu cinnet geçiren sivil insanlar tarafından yine tanımadıkları sivillere karşı 40 silahlı saldırı gerçekleştirildi. Okullar açıldığından beri 23 çocuk okul arkadaşları tarafından silahla taranarak öldürüldü. Bir çoğu kendisini öldüren gençle ölmeden önce bir defa dahi göz göze gelmemişti. Her birinin hayattayken oturduğu sınıf sıraları ve ayakkabıları şehir merkezinde toplanıyor. Denilebilir ki, bu “öğretim” yılında bir sınıf öğrenci topluca katledilmiş. Kaçımız tek suçlunun, okuduğu okulda çevresini yaylım ateşine tuttuktan sonra kendisini de vuran genç olduğuna inanarak rahatlayabilir ki? İnsanlığa dair bir umut ki; kızı vurulan bir anne hiç görmediğim bir sebat libasına bürünmüş haliyle; kızını vuran gencin kendisini öldürmesine de üzgün olduğunu, psikolojik problemleri olan gence kızgın olmadığını söylüyor… Biliyor ki dünyanın diğer ülkelerine salgın gibi yayılan filmler ve daha niceleri çıkış ülkelerinde de kanal/izasyonlarla gençleri zehirlemekten geri durmuyor.

İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır./Rum 41

İnsanlar sigorta şirketlerinden büyük meblalarda paralar alabilmek için evlerini, iş yerlerini, eskiyen arabalarını gözlerini kırpmadan ateşe veriyorlar artık. Çıkan yangınlar komşu evlere sıçrayıp birçok masum insanın incinmesine, hayatlarını kaybetmelerine vesile olabiliyor. Hatta ki; gözü dönmüş kişiler aile fertlerinin hayat sigortalarının iştah kabartan rakamları için ailelerinden bir ferdi öldürüp, kaza süsü vermeye yeltenebiliyorlar. Son yıllarda artan yangın ve benzeri olaylar nedeniyle sigorta şirketlerinin araştırmalarını daha titizlikle yapmaya başlaması, insanlığın vardığı içler acısı noktanın tahminlerimizden daha da vahim olduğunu gösteriyor bize…

“İyi bir işle mükafatı nesne ile gölgesi gibi birbirinden ayrılmaz. Zihindeki mükafat onu sadece önemsizleştirir.” Hal böyle olunca kötü bir işle cezası da uhrevi kısmın yanısıra eşzamanlı bir boyuta da sahiptir. İnsanoğlu Kutsal Kitaplardaki bir helakın hala kendini bulmadığının şaşkınlığını yaşamasın, zira hergün kendi kazdığımız çukurlarda helak oluyoruz. Yine bu dünya denen garaib yerde, Darwin’in evrim teorisini bir kez daha çürütürcesine insanlar; hayvandan insana evrilerek değil, hayvandan da aşağı zillet çukurlarına devrilerek değişiyorlar.

Gelenekselci partileri “özgürlük” adına açtıkları savaşlara dair eleştirmeleriyle toplumun takdirini kazanan Demokrat kanadın, savaş karşıtı söylemlerinin dillere pelesenk gerekçesi olarak neredeyse sadece ve sadece savaş için toplanan vergilerden dem vurduklarını, yerle bir edilen ülkelerin, tarumar olan yuvaların, vurulan masum insanların mevzu bahis bile edilmediğine demeçlerinde şahit oldukça, seçilenden, seçmene bir çoğunun ağızlarından köpükler çıkartarak akıtılan onca kanın neden hala kendi ülkelerindeki benzin fiyatlarında bir iyileşme yaratmadığından dem vurduklarını gördükçe; “yerini yadırgayan eşyalar gibi” kıvranıp duruyorum…

Ellerimizin gölgelediği hayatın çehresi aydınlanmak için yine ellerimize bakıyor. Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi; “İnsanların çoğu özgürlüğü kolaylıkla güvenlik ve hazla değiştirebilirler! Bazı insanlar için özgürlük aşırı bir yüktür. Bu insanlar özgürlüğün ve direnişin en büyük düşmanları, mutlu köleler olarak" yolumuzdan geri koymaktalar bizi. Bu mutlu kölelerin açıkta kalan özgürlükleri, adaleti açıkta kalmış güç sahiplerinin ayakları altında, zulmün hakimiyetine doğru birer basamak olageldikçe ve bizler sol yanımızdaki kanlı madeni işlemenin hakkını vermedikçe, dudaklarımızdan dökülenleri ellerimize yansıtmadıkça, adaletin hakimiyeti ve bu yolda ilerlemeye çalışanlar, yenilginin varlıklarına gölge gibi yapışmasına mani olamayacaklardır.

Dilsizmütercim:

Meryem Rabia Taşbilek

05/05/2008


Şehir/3/Dildeşlik!

//


Minik parmaklarını annesinin yüz kıvrımlarında gezdiren bir çocuk gibi dolanıyor insan -bu- şehirde. Pek çok defa samimi bir tebessümle karşılaşmak içindir bunca tırmanış. Ve küçük bir mefaat uğrunadır bunca yuvarlanış. Kimileri bir hırsız gibi şehrin çekmecelerini kurcalayıp, yağmalamak derdinde; gecenin ve gündüzün saçlarını çekiştirip, göğsünü kemirir. Kimileriyse gündüzün eşyadan esen rüzgarına rağmen şehrin ve insanın ıhtırılamamış ıtırlarını koklamak derdindedir. Pek çoklarına göre şehrin en çorak yerleri, ürkütmeden bakmasını bileni dizine yatırıp, sırrını söyler. Sedefinde saklı kalmışlarını verir bu kuytular talibine. Oysa sabırsız davranıp gürültünün ardındaki sesi duyamayan, sokaktaki yarı saydam insanların yüzündeki anlamı çözemez. Bunları düşünüp çıktım yola bu ün. Tek istediğim birilerinin yüzünde küçük de olsa bir tebessüm olmak ve kendim için de birkaç tebessüm dermekti sokaklardan. Öyle de oldu. Az daha arşınlasaydım yolları tebessüm komasına girebildirdim. Şikayetçi de olmazdım gerçi bu durumdan.

Pencerelerine perde niyetine battaniye gerilmiş mülteci dairelerinin yanından geçiyorum önce. Tekerlekli sandaliyesiyle o adam her zamanki yerinde duruyor. Köşede bir çocuk bisikletini ters çevirmiş, oturduğu merdivenden uzanarak tekerlekleri döndürüyor, bir ileri bir geri. Bir sinek pencereye tosluyor. Ve bir örümcek ağını örüyor rüzgara karşı. Ve bir bulut gölgesini kıskanıyor yerinde durup soluklanmak bilmeyen insanlardan. Bir tellak zamanın kirini ovuyor. Zaman direnip soğuk sular döküyor başından aşağı. Saatlerini geriye alan insan yine de pek çok şeye yetişemiyor.

Yürüyorum. Önünden geçtiğim pek çok evde yaşamaya çalışan Meksikalı ,bu şehrin restorantlarında bulaşıkçı olarak çalışıyor. En şa'şalı mekanların perde arkasında 3-4 dolara çalıştırılıyorlar gece gündüz, sigortasız. Bir de tüm bunlar yetmiyormuş gibi memleketlerine para gönderiyorlar. Yetkililer bundan haberdar olsa da kaçak statülerini değiştirmeye dair hiç bir adım atmıyorlar, böylelikle kendilerini sürekli korku ile yaşatıp haklarını aramalarına mani oluyorlar. Bir yılda sınırdan geçerken yüzlercesinin ölmesi de cabası. Bazılarıysa birkaç bin dolar verip her nasılsa uçakla geçebiliyor sınırı. Hükümet 2 yıl askerlik yapan bu tür göçmenlere vatandaşlık hakkı tanıyor. Pek çokları sefalet içinde sürünürken bu pazarlık miğdemi bulandırıyor. Yine de işleri yaver giderse, sahte belge ve greencard bastırmak suretiyle ufak çaplı mekanlara kapağı atmayı başarabiliyorlar. Bunları yazarken kendi kendime gülümsüyorum. Onlardan bahsediyorsun, güzel de dilsizmütercim, sen de kaçak çalışıyorsun, diye.

Herneyse, yüzümü yemyeşil bir parktan yana çeviriyorum. Niyetim patikadan, dün kıyısından dostlara ve İstanbul'a selam ve dualarımı taşıyan kağıttan bir gemiyi saldığım nehrin kıyısına inmek. Fakat salıncakların olduğu kısımda sallanan Meksikalı bir bayan görüp, yolumu ondan yana değiştiriyorum. Aheste aheste yanına doğru ilerliyorum. Büyük bir ihtimalle İngilizce bilmediğini düşünsem de; tebessüm edip, kıskandım ben de sallanmaya geldim, diyorum. Gülüyor. Kafasını göğe doğru çevirip, hafif arkaya kaykılıp gözlerini yumarak biraz sallanıyor. Ben de eşlik ediyorum. Biraz yorulunca yavaşlayıp, zincirleri yana büküp, yüz yüze oturur bir vaziyette konuşuyoruz. Daha doğrusu konuşmaya çalışıyoruz. Aynı dili bilmesek de anlaştığımız muhakkak. Ben bir umut kurduğum cümlelerde tanıdık kelimeler bulur diye bir şeyler söylüyorum. O da akıcı bir şekilde İspanyolca cevap veriyor. Gülüşüyoruz, uzun uzun... İsmimi ve memleketimi söylüyorum. Yine gülüp, hızlı hızlı konuşuyor. Yüzümü işaret edip, Maria Teressa, diyor. Başörtümün ve örtüş şeklimin biraz eski zamanları anımsatmasından ve dış kıyafetimden dolayı daha önce de benzer birkaç latife yapıldığını anımsıyorum. Tam anlamasam da hayra yoruyorum. Makinamı gösterip fotoğraf çekmek için izin alıyorum. Bir iki çekimden sonra pillerin azizliğine uğruyorum. Sallanmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hep çocuklar mı sallanacak, diyorum. Bu sefer sanki anlıyor, ''Si! Si!'' diye gülüyor. Ben ''biraz'' hızlanınca elleriyle taklı atacaksın diye işaret ediyor, yavaşlıyorum. Karşımızda bankta bir çift, efkarlı efkarlı sigaralarını tüttürüp, ellerini yüzlerinde gezdirerek fatura olması kuvvetle muhtemel kağıtlara bakıp duruyorl Biz eğlenirken başlarını kaldırıp bir defa dahi çiçeklerden yahut kuşlardan yana bakmıyorlar. Üzülüyorum. Buarada onlar da kalkıp gidiyorlar. Bizim yanımıza da bir grup genç Meksikalı geliyor. Kendilerinden bir cümlemi tercüme etmeleri için ricada bulunuyorum. Başta oralı bile olmuyorlar. Çok garip bir duyguya kapılıyorum. Yanımda yarım saattir dilini bilmeden muhabbet ettiğim bayan ve karşımda aynı dili bildiğimiz halde iletişim kuramadağımız gençler. Dildeşlik dedikleri bu olsa gerek diyorum.

Parktan ayılmaya meylettiğimi görünce Meksikalı ablamız da salıncaktan iniyor ve birlikte biraz daha yürüyoruz. Bana kendi evini gösteriyor. Evimin 2 apartman yanı. Çay içebiliriz benim evimde diyorum. Çay kelimesini anlıyor ama, hayır, diyor. İki avucumuzla birbirimizin ellerini tutup, yüzümüzde kocaman bir tebessümle ayrılıyoruz. Kendisini geçirip gerisin geriye patikaya doğru yöneliyorum. Patikada yavrularıyla dolanan yaban ördeklerini görüyorum.  Çirkin ördek çizgi film kahramanıyla kurduğum duygusal bağ ayrı bir sempati beslememe vesile olmuştur ördeklere karşı... Kendilerine yaklaşınca ağızlarını açıp, kısık ama ürkütücü sesler çıkartarak şantajvari tepkiler veriyorlar yavrucaklarını korumak için. Tamam tamam, annelik hassasiyetinize hörmetle selam eder giderim, benden size zarar gelmez diyorum. Sudan yana paytak paytak seyiriyorlar.

Rotamda, epey sevdiğim bir cadde var. Geceleri efkarlanıp volta atmaya gittiğim bu caddenin kendine ait bir soluğu, bir kişiliği var. İkinci el kitap dükkanı, ufak bir kitap kafe, ikinci el ev eşyası satan otantik mağazalar, mütevazi avrupa stili ufak dükkanlar... Şimdilik bu kısımları paylaşmayı tehir ediyorum. Yolda hem bir şeyler dinleyip hem de düşünerek dolanırken bir teyze gözüme ilişiyor. Bursa'da karşıdan karşıya geçerken tanışıp ahbap olduğumuz, ara ara çaya ve Bayramlarda kahvaltıya gittiğim Zeynep teyzeye benzetiyorum. Bu benzerlik bir yana, bu şehirde üzerinde bizim oralara dair bir renk ve koku taşıyor olması bile dikkatimi celbetmeye yetiyor. Ellerindeki poşetlere yardım etmek istiyorum. Ama kendisine yetişirken farkediyorum ki; her çöp kutusu yanında duruyor ve yeni bir şeyler ekliyor elindeki poşetlere. Selam veriyorum, yine kocaman bir tebessümle karşılaşıyorum. Bu yorgun çehreyi böylesi taze bir gülüş yeniden inşa ediyor sanki. Hızla ilerlediği için, aceleyle ama çekinerek fotoğraf çekmek için müsade istiyorum. Reddediyor. Peki, diyorum. O sormadan ismimi söylüyorum. Meryem? Diye duraksıyor. Benim ismim de Meryem, diyor sonra. Gülümsüyoruz. Memleketimi soruyor. Söyleyince, ben de Rusyalıyım ama burada sizin televizyon kanallarını izliyorum, bilisen? diyor. Kaç yıldır burdasınız, diyorum. 30 yıl, diyor. Yanlış anlamış olmak istediğimden midir, yoksa teyzenin kaybettiği dişlerinden midir tekrar soruyorum. Elleriyle de vurgulayarak 10, 10, 10; 30, diyor. İçim burkuluyor. Önce Bağdat'a gittim, sonra Suriye'ye, ordan da buraya geldim, diyor. Sonra ben muhabbetin yan etkilerini sınamak adına çekinerek tekrar izin istiyorum fotoğraf çekmek için. Müsade ediyor. Benim çekimimden sonra acele yoluna devam etme meylinde olduğu için elim ayağıma dolanıyor. Birkaç defa alelacele basıyıyorum deklanşöre. İsterse çantalarına yardım edebileceğini söylüyorum. Hayır, deyip, teşekkür ediyor, selamlaşıyoruz. Ben bir müddet arkasından bakıyorum. O bir çöp kutusunun başında duruyor biraz. Sonra gözden kayboluyor, hafızamda ve yüreğimde bıraktığı sıcacık bir izle...


Ben de akşam serininde yeniden dışarı çıkma düşüncesiyle evin yolunu tutuyorum. Evimin bulunduğu ara caddeye dönmeden evvel, kucağında kırmızı güllerle orta yaşlı bir kadın görüyorum. Biraz daha yakınlaşınca gülleri, solmasınlar diye ufak kahverengi su dolu bir kavanozun içine koymuş bir vaziyette kucağında gezdirdiğini anlıyorum. Kim vermişse kıymetlisi olmalı güllerden de öte, diye düşünüp yüzümde açan güllerle ilerliyorum. Az ilerde bir bahçe kapısını açıyor bembeyaz saçlarıyla 60lı yaşlarlada bir adam. Siyahın tonlarında giyinmiş, kafasında spor şapka ve belinden bir zincir sallanıyor. Böyle bir metropolün sokaklarında tek tipleşmemiş insanlara şahit olmak insanın içini gıdıklıyor. Az ilerinde bir Meksikalı çift aynalarına balonlar bağlanmış bir minübüsün arka kısmında oyuncak ayıcıklar ve yapma çiçekler satıyor. Meksikalıları pek çok sebeple seviyorum. Bu şehre iğreti de olsa bir ruh ve sıcak bir kişilik kazandırıyorlar. Bulunduğum muhitte ağırlıklı olmak üzere, pek çok yerde işporta onlardan soruluyor. Pamuk şeker, bisiklet yahut çıngıraklı el arabalarıyla mahalle aralarında satılan el yapımı dondurma, uçan balon, meyve sebze, haşlanmış mısır satıcılarını, sayelerinde köşe başlarında görmek mümkün... Son olarak; dolaşmaya çıkarken kullandığım yolun karşı şeridini kullanarak geri döndüğüm için, bir duvarda daha evvel orda bulunmayan, alttaki resimle karşılaşıyorum. İnsan kendine bile farklı noktalardan bakmalı ara sıra. Hep yerinde duruyor zannettiğimiz pek çok şeyi bıraktığımızdan farklı bulabiliyoruz zira.

Minik parmaklarını annesinin yüz kıvrımlarında gezdiren bir çocuk gibi dolanıyor insan -bu- şehirde. Pek çoklarına göre şehrin en çorak yerleri, ürkütmeden bakmasını bileni dizine yatırıp, sırrını söylüyor. Sedefinde saklı kalmışlarını veriyor talibine. Oysa gürültünün ardındaki sesi duyamayan, sokaktaki yarı saydam insanların yüzündeki anlamı çözemiyor. Bunları düşünüp çıkmıştım yola bugün. Tek istediğim birilerinin yüzünde küçük de olsa bir tebessüm açtırmak ve kendim için de birkaç tebessüm dermekti sokaklardan. Öyle de oldu. Yine de içindeyken dahi özlediğim şehir, İstanbul bir kısrak gibi tepiniyor içimde...

Şikago-Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek

Tebessüm Tebessüm Sancılarınla/17/07/2008

//


Rüyama misafir olan emektar ellerin sahibine ithafen;

Fesleğenler ufalanıyor avuçlarında,

Her sabah doğurduğun bir çığlık

Taşıyor kokusunu avuçlarının

Sabret ve bil ki;

Her fesleğen avuçlarından

Yeni bir baharı taşıyor omuzlarına

Ve gönlünün bahçelerinde

Yorulduğunda baharın geç kalışından

Uzun ikindi gölgelerini

Ufalayıp hayatından

Bir aydınlık doğacak

Tebessüm tebessüm sancılarınla…

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek

Gecelik/1

//



Hava eflatuna calmis, karanligin libasini uzerine uzerine cekistirip dururken sehir bu gel gitin golgesinde yorulmus, renkten renge girer. Ara tonlarin feri tukendiginde ortaligi lacivert bir pazen sarip sarmalar. Once gunun tum yorgunlugu dibe coker. Sanirsiniz ki asfaltin uzerini gorunmez, yari gecirgen yogun bir tabaka kaplamistir. Sonra yavas yavas secici bir ruzgar guzel ve cirkini ayiklamaya baslar. Coplerin de ciceklerin de kokusu daha keskindir bu dinginlikte. Parfum reklamlarinin afislerine yakin burnunuz duser mesela. Gunun erken saatlerinde ise yarayan sanrisal yamalar dusmustur artik. Oysa kenar mahallelerde tenine parfum eli degmemis Havva ananin suladigi feslegenlerse sabahtan beri icinize ve disiniza musallat olan kokulari unutturacak kuvvette bir kudrete sahiptir. Gozlerinizi yumup soyle bir cigerlerinize cektiginizde bu anlami, guzel olana dair fikrinizin namusu tazelenir. Asil hatirlamaniz gerekenler aklinizin daginik cekmecelerinden baslarini cikartip size goz kirparlar. Ama pek coklari olumden korkar gibi feslegenleri koklamaktan korkarlar. Pahali parfumler alirlar bu eksikligi kapatmak icin. O hafizayi dagitmak icin yeni kokularin suh sarhoslugunda sendelerler oradan oraya. Kimi sirf bu yuzden coplukleri eseler, tozutur etrafa... Kendisi gibi baskalari da hissetmesin ister feslegen gibi dokundukca yayilan, dokundukca senin olan hakikatin, yalniz talibinin tenine yakisan kokusunu... 10/04/2009

*Tartışmalarımıza dair bir atıf değildir. Evvelce yayınlamıştım, yapmak istediğim yazı dizisinin bütünlüğü açısından yeniden yayınlıyorum.

Dilsizmutercim...

« Önceki :: Sonraki »