Gurbette bardağın yarısında tıkanıp içemediğim çaylarla bir çiçek büyütüyordum yanı başımda. Soldu gitti, yerine yenisini ektim. İstanbul, içimde kaynayıp duran tüm toprak altı sularım sana akıyor. Kalbimin tüm çeperleri senin rüzgarınla titriyor. 2 yıl olmuş. İçinde barındırdığın sayısız güzellikten hiç biri tek başına bu özlemi açıklamaya yetmiyor. Gurbetim'in Tih çölüm olup, madenimi arındırmasına dua etsem de, gönlümün Tuvası'na bir soluklanma için de olsa akıtsa beni Rabbim der dururdum. Kudüs gönül koymasın ama ben yine de İstanbul'dan başka tüm şehirlerde muhacirim. Ama Kudüs ve prangalı tüm şehirler sessiz çığlıklar atarken İstanbul'da da olsam boynum büküktür.
Bundan 3 yıl önce, Beyazıt'tan aldığım iç içe geçmiş 3 boş bavulla ağlayarak ve yürüyerek evime vardığım o gün; senden hayırla çıkıp, vardığım yere hayırla girmek için dua etmiştim. Şimdi yine aynı duayı yapıyorum hayırla yeniden onca hoyrat adımlarla çiğnenen yollarını seni incitmekten korkarak adımlamaktan yana.
Şikago'ya gelmek için vize görüşmesine gitmeye hazırlanırken, tanıdığım pek çok kişiden telefon almaya başlamıştım. Evvelce bu vizeyi yakınlarını ziyaret etme maksadı başta olmak üzere, muhtelif sebeplerle alan kişiler beni ''uyarmak'' için arıyorlardı. Zira dediklerine göre Türkiye'den başörtülü fotoğrafla vize almak yılladır mümkün değildi. Başka ülkelerin konsoloslarında aynı vize için böyle bir dayatma olmamasına karşın, güzelim ülkemin Abd konsolosluklarında her nedense ''başörtüsü yasağı değil'', bunun yerine kulak ve boyun kısmı açık fotoğraf dayatmasının varlığından bu telefonlar vesilesiyle haberdar oldum. Sonradan yanlarında çalışma imkanı bulduğum Ortodoks Yahudilerden öğrendiğim kadarıyla pek çok Yahudi Filistin'den Abd'ye geçerken İstanbul hattını kullanıyorlarmış. Nedense bu vize despotizminde Türkiye'de konaklamak isteyen yahut da yaşayan Yahudilerin kullandığı bone ve benzerlerini sanki muaf tutmak istermişcesine sadece başörtülüleri müşkül durumda bırakacak şekilde; kulak ve boyun kısmının açılmasında diretilmesi beni hayli işkillendirdi. Muhtemelen bu yasağı dayatan zihniyet Türkiye'deki Abd konsolosluklarından vize almak isteyen dindar Yahudi kardeşlerimizin bu yasak vesilesiyle incinmesini istemiyordu.
Algıda seçicilik yapıyormuşum gibi bir fikir zuhur edebilir zihninizde ama malesef sanki birileri de dayatmanın muhataplarında seçicilik yapıyolar!
Sağolsun bazı yakınlarım ben tam konsolosluk önündeyken üşenmeyip, birkaç fakih zat-ı muhteremden benim başörtümü açmam için ''cevaz'' bile alıp bu ''müjdeli'' haberden beni haberdar ettiler. İyi niyet ve emeklerini kendime dair dua olarak kabul etsem de hamd olsun fotomontajı bile niyetime koymadım kapı önündeyken. İlk görevliye belgelerimi uzattığımda, başörtülü fotoğrafıma bakıp, bu halde belgeyi geçerli kabul edemeyeceğini söyleyip, resmimin altına kırmızı bir kalemle çarpı işareti attı. Kendisine incinmiş ve ağlamaklı, fakat vakur bir şekilde daha önce kimsenin bu şekilde vize alıp almadığını sorduğumda bana alaylı bir sesle; ''Bir tek Tayyip Erdoğan'ın gelini aldı!'' cevabını verdi. Ve yarım saat içinde şartlara uygun yeni bir fotoğraf çektirirsem yeni bir başvuru yapmadan geri gelebileceğimi ekledi. En azından görüşmem gereken yabancı görevliye kadar müsamaha gösterirlerse, meramımı anlatıp belki bir ihtimal bu şekilde de vize alabileceğimi düşündüğümü söylediğimde gülerek; onlar değil ben izin vermiyorum cevabını aldım.
Dışarı çıktım, binanın mermer çıkıntılarına oturdum. Soğuk taşlar sanki tenime dokunduğunda yanan yüreğimden dumanlar çıkıyordu. İçinde yaşarken bile şiddetle devam eden bu İstanbul özlemi, yüreğimin çevresinde dokunduğu etimi bile dağlayacak şiddete ulaştığı halde, bu şehirden ayrılmak için bunca çaba sarfetmek durumunda bırakılmak ne kadar da ağırdı. Ağlayarak dua etmeye başladım. Rabbim ben çok acizim, bana zor olan Sana kolaydır. Sen ''ol'' dersen olmayacak yoktur. Sen istemezsen de olduracak yoktur. Çok acizim, halimi sana havale ediyorum. Ben bu zulümün olmadığı bir beldeye gitmeye çalışıyorum, o belde ki daha çok kendi çatısı dışında yaptıklarına bakılırsa asrın Firavun'u. Zaten o beldeye gidiyor olduğum, öz vatanımda parya olduğum için boynum bükük, bir de bana sakındığım zulümü ülkemden ayrılırken de dayatıyorlar. Sen zorlarımı kolaylaştır. Hayırla ayrılıp, hayırla hakkımda hayırlı olan beldeye varmayı nasip eyle. Hicretim geçerli bir sebep değil emrinden taviz vermem için. Sen kaderimi hakkımda en hayırlı olan yola akıt. Bana zor olan sana kolay... Ben inanıyorum ki sen hesapsız verensin. Senin lütfunda aynı sebepler aynı sonuçları doğurmaktan öte bir genişliğe sahip. Nakıs kulların mantık dairelerinden çok daha latif bir sünnetullahın var Senin. Sana dayandım. Aczimi sana şikayet ediyorum, kolaylaştır, zorlaştırma, hayırlısıyla tamamnına erdir. Ey kapıları en güzel haliyle açan Rabbim bana hayırlı kapılar aç... Ömrümü, ilmimi, azmimi bereketlendir yolunda beni insanlığa, İslam'a hizmetçi kıl. Bana zor olan sana kolay. Sen hesapsız verensin!

Böyle dua ederken birden aklıma, yaklaşık bir yıl önce resmi bir kurum tarafından hakkı yenen bir tanıdığımın bu hak ihlalini bildirmem için bana verdiği, Tayyip Erdoğan'ın İstanbul'daki ev telefonu geldi. Her ne kadar seçimden sonra Ankara'ya taşınmış olsalar da, kaybedecek bir şeyim olmadığından numarayı aramaya karar verdim. Telefona muhtemelen güvenlik görevlisi bir amca çıktı. Kısaca meramımı anlatınca bir numara verdi, verdiği numara da bir başka numara. Görüştüğüm herkese maruz kaldığım zulmü samimice anlattım. Sonunda Emine Erdoğan'la birlikte çalışan bir bayanın telefonu... O telefondan özel kalem müdürü ve oradan Ankara'daki köşkün telefonuna ulaşmayı nasip etti Rabb. Telefona'a muhtemelen yine güvenlik görevlisi bir bayan çıktı. Yaşadığım her şeyi makul bir çerçevede anlatıp , yardımını rica ettiğimde benden hatta beklememi rica edip hayli uzun bir müddet müzik dinlettikten sonra şuanda ne Başbakan'ın ne de eşinin müsait olmadığını söyleyip telefonu kapattı. Ben buruk bir şekilde dua etmeye devam ettim. Bu esnada birileri ailemi arayıp bu olayla ilgileneceklerini söylemişler. Aradığım memur hattından sanırım önce anlattıklarımın sağlamasını yapmış olmalılar. Başörtüsü yasağını öğrencilerine uygulamayı reddettiği için sürülen öğretmen bir babanın evladı olmak da bazen işe yarayabiliyormuş:)
Beş dakika kadar sonra telefonum çaldı ve bir bayan Başbakan'ın benimle görüşmek istediğini söyledi. Rabbimin lütfu karşısındaki mahçubiyetim ve artan hayretimle, hayli sakin bir şekilde selamlaştık. Tayyip bey bana sorunumun ne olduğunu sordu. Ben de vaktiyle özgürce lise etiğimime devam etmek için 14 yaşımda ailemden ayrılıp, bu zulümde pilot bölge seçilen Bursa'dan İstanbul'a geldiğimi, İmam Hatipte okumaya çalıştığımı ve yasaklar sebebiyle oradan da atıldığımı, hatta orta okulu da sürekli baskın yapan müfettişler geldiğinde tavan arasına, merdiven altlarına kilitlenip, saklanıp başörtülü okuduğumu söyledim. Ve şimdi ülkeden bu zulüm vesilesiyle ayrılmaya çalışırken de aynı dayatmayla karşılaştığımı, başörtülü fotoğrafla vize görüşmesine alınmadığımı belirttim. Bana öyle bir şeyin olmadığını ifade eden bir cümle kurdu. Ben de saygı çerçevesinde, öyle diyorsunuz ama bir sorun yoksa ben niye hala kapıdayım, ayrıca kapıdaki ilk görevli bu yasaktan azade bir tek sizin gelininizin bu vizeyi alabildiğini söyledi, eğer bu mümkünse hepimize aynı şekilde adilce uygulanmalı değil mi, dedim. Peki, ben yetkililerle görüşeceğim cevabını verdi. Ben de, Allah yolu üzerine ayaklarınızı sabit kılsın, diye dua edip selam vererek telefonu kapattım. Bir müddet sonra konsolosluktan bir bayan beni aradı ve -yukarıdan- bir telefon geldiğini, yaşadığım sorun hakkında bilgilendirildiklerini ama kendilerinin zaten başörtümle bir alıp veremedikleri olmadığını, sadece kulak ve boynumun açık olduğu fotoğraf istediklerini yineledi. Tam halloldu derken sıfırdan tekrar başladık sanırım deyip, sabırla meramımı tekrar anlattım bayan kardeşime.
Bunun keyfi bir tercih olmadığını, inancım gereği başımla, boynumu yahut kulağımı açmamın bir fark arzetmediğini söyledim. Ki her halukarda açıklamaya gerek duyulmayacak bir haktı/r bu! Tamamını dinledikten sonra peki ben bir daha Konsolosla görüşeyim diyerek telefonu kapattı. Sonrasında içeriden özür dileyerek beni tekrar görüşmeye davet eden bir telefon daha aldım. Yukarıda başka bir masada görevli, Türkiyeli bir bey; annesinin ve her zaman karşılaştığımız klişelikle, bir kaç akrabasının da başının -kapalı- olduğunu, kendisinin de müslüman olduğunu, ama emir kulu olduğunu söyledi ezik bir şekilde. Herkes emir kulu bir Allah'ın kulu yok mu dedim ben de buruk ve sakin bir sesle. İnsiyatif kullanılarak halledilebilecek durumlarda dahi insan kardeşlerimin yardıma hiç yanaşmamalarına şahitlik etmek ne kadar can yakıcı bir şey, bunu tarif etmeye takatimiz yetmiyor pek çok defa.
Neticede tavsiyeler üzerine 6 aylık vize başvuruma mukabil 5 yıllık bir vize almayı nasip etti, koruyup, gözeten, başı boş bırakmayan, ol dediğinde suların büklüm büklüm burulduğu, ahenkle akanlarının da emriyle o ahnege kavuştuğu Rabb. Abd'ye vardığımda bu sorunu yaşayıp buruk, çelişik anılarla ülkeden ayrılmak zorunda bırakılan kardeşlerime sabırla bu hadiseyi anlatmaya çalıştım. Pek çokları bazen de yaşadıklarının ruhlarında bıraktığı darp izleri ve bir kısmı da kanıksanmışlıkla, bir yerlerden torpil olmadan bunun mümkün olmayacağına atıfta bulunmak için; -Demek ki senin arkan sağlammış, bizimki değildi, dediler. Baştan bu tutum ve ifadelere içerlesem de sonrasında; Evet, hamdolsun arkam çok sağlamdı. Aslında hakkıyla yaslandığımızda hepimizin ulaşabileceği bir sağlamlıktı bu, diye mukabelede bulundum. Enaniyetten Allah'a sığınırım ama verebileceğimiz en vurucu ve sahici örnekleri de kendi hayatımızda/n bulabiliyoruz. Bu yüzden sizlerle de paylaşmak istedim. Evet, arkam sağlamdı! Zira katıksızca, en azından o vakit katıksızca Rabb'e yaslanmıştım. Ve Allah Başbakana beni arattı. İmanımızın ahlakı olan güveni, O'na yaslananın, O'na secde edenin diğer tüm güçler karşısındaki kıyamının ne kadar güçlü olduğuna Allah bu imtihanım vesilesiyle beni şahit kıldığı için şükrolsun!

Bu olayı bir kaç yerde anlatsam da 3 yıldır yazıya aktarmayı tehir etmekteydim. Başörtüsü yasağı sebebiyle bedel ödeyen kıymetli bir arkadaşım yazmam konusunda, yaşadıklarımızı dillendirme, şahit kılma, bu asrın hafızasına ibretlik mushaflar olma konusunda beni uyardı ve teşvik etti. Zira bu imtihanları yaşayanlardan başkası bu yaşanmışlıkları dillendirmiyor. Ki zaten dillendirse de bunun hakkını ne kadar verebilir? Bu hafızayı hatta henüz hala mazi olmamış -çünkü yasak üniversiteler dışında hala İmam Hatipler'de de kalkmış değil. Sadece nedendir bilinmez?! merkez şehirlerden ücra şehirlere kaydırılmış durumda!- zulmü ve benzerlerini ülkemizin ve dünyanın dahili tarihine katma derdini biz taşımazsak kim taşıyabilir.
3 yıl geçti ve açtığı kapıdan içeri girip ilerlemenin hakkını veremeyişimin burukluğunu yaşıyorum şimdilerde. Denedim, deniyorum ve deneyeceğim inşeallah yine de yolunda tökezleyp kalkmak bile güzel. Tökezleyip kalkmak ve/ya kaldırmasını beklemek, sarılacak uzanacak vesilelerini gözlemek de... Bazen öyle bitap düşüyoruz ki, açtığı kapıları değerlendirebilmek için sadece aralık olan kapıyı iteklemek düşüyor bize, yahut da atılması gereken bir adım... Bu fiili duayı bizden bekliyor Rabb. Ama onu dahi yapacak takatimiz olamayabiliyor. Olsun. Kapıları aralayan lütfuyla açmaya da, ilerleyecek takati, canımıza can katıp lutfetmeye kadirdir... Aczimi/zi sana havale ediyorum Rabbim. Tüm yorgunluklarımı ve tökezleyişlerimi... Bize uzanan ve tutamadığımız ellerin ahından sana sığınıyorum. O elleri tutmak için yüreğimin ve cesedimin bileğini kuvvetlendir. Bizi yolunda şefkat elin kıl. Bu yüzden adımlamak istediğim/iz yolu hayırla bana, bize kolaylaştır. Kuvvetimizi, kalemimizi, halimizi yoluna amade eyle. Yüreklerimizin takatini israf etmemize mani olacak iradeyi bize lutfet.
Dostların ısrarıyla, yaşadığım tecrübeyi Mecliste hakkı olan görevini icra etmesine bu yasak sebebiyle mani olunan bir hanımefendiye aktarma imkanı bulmuştum bir vesileyle. Belki kalıcı bir açılıma ön ayak olur ümidiyle. Daha sonrasında tevafuken bu olayı köşesine taşıdığına şahit oldum. Tüm mazlumlar adına belki bazı mevkilerdeki nemlazımcı, nemalanıcı insanların bir vicdan muhasebesine, bir hatırlayışa vesile olması düşüncesiyle sevincim yazının ortalarından itibaren kursağımda kalmıştı. Zira yazı yarıya kadar bu zülme değindikten sonra kalan kısmında, benim için de çok değerli olan bir din kardeşimin yeni basılan bir kitabın tanıtımına yer veriyordu. Kendi dertlerimizi biz bile bu kadar ''ciddiye'' alıyorken, zalimlerin zulümlerinden cay-dırıl-maları nasıl mümkün olsun?!. Bir başkası insanlıktan, sorumluluk ahlakından yana neden sahip çıksın bu direnişe?!. İşte bu; iç burkan yüz kızartan gerçekliğimiz! Sadece bu soruna dair değil hayatımızdaki, çevremizdeki şahitlik ettiğimiz, sorumlu olduğumuz, çözümünde yer almamız gereken, bizden bedel ödememizi bekleyen pek çok sınanışa dair duruşumuzdaki rehavet ve gevşeklik, imtihanlarımızı muhataplarımızın tutumlarından çok daha fazla çetrefilli hale getirmekte, çıkmaza sürüklemekte.
Çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez; ve [bilin ki] Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Enfal/53
Biz kendi imtihanlarımızı ciddiye almazsak, Rabbimiz de dahil bizi kim ciddiye alır?! Kıymet verdiğim bir kardeşimin, yaşanılan zülümlerin dillendirilişine, zulüm edebiyatı ifadesiyle getirilen eleştirilere, bir ortamda cevaben şöyle dediğine şahitlik etmiştim; Zulüm de var edebiyatı da! Bu çok kısa açıklama bana hayli vurucu gelmişti. Eğer ortada bir zülüm varsa edebiyatı neden olmasın?! Olmalı ve olacaktır da...
Dilsizmütercim:
Meryem Rabia Taşbilek