"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Açık Mektup: Yalnızlık Dolambacı

// YORUMunuz için ::

 

[Fotoğraf:Antakya]

*Şimdilerde okumakta olduğum  Octavio Paz'ın "Yalnızlık Dolambacı" kitabına dair kıymetli bir kardeşimin beni haberdar ettiği bir iktibas, açık mektubu sizin de istifadenize sunuyorum, devam etmekte olan sessizliğimin gögesinde kendisine teşekkürle... Buara biraz daha kitap okumaya ağırlık vereceğim. Sırada Jean-Paul Sarte'nin "Duvar" ve Stefan Zweig'in "Satranç" kitabı var. Hepsi de Can Yayınlarından. Şimdilik çok "Selam", az kelam.../Dilsizmütercim.

 

Sayın Oktavio PAZ,

 

Cevabım gecikti, kusura bakma. 1961’de yazdığın kitabı(*) ben maalesef 1990’larda okudum. Ve şimdi cevaplıyorum.
Viva Mexico, hijos La Chingada
“Yaşasın Meksikalılar, vay gidi…. ırzına geçilmiş ananın oğulları.”
Ürktüm ve irkildim, Senyör Paz… Meksikalıların futbol maçlarında ya da boğa güreşlerinde haykırdıklarını söylediğin bu slogan doğrusu hayli çarptı beni. Meksikalı ruhun bir maske olarak taşıdığı yalnızlığın ve suskunluğun kökeninde “büyük beyaz adam”ın atalarınızı ve ülkenizi iğfalini bir türlü unutamamak yatıyor demek.


Diyorsun ki; “Meksikalı’nın yalnızlığı Aztekli La Malinche ana ile İspanyol Fatih Cortes baba’nın mutsuz birleşiminden doğan geriye dönülmez, geleceğe ertelenmez ve çözümü bulunmaz türden bir yalnızlıktır. Meksika tarihi, yitirdiği ana-babasını, soyunu sopunu arayan ‘insan’ın öyküsüdür. Serüveninin ayrı dönemlerinde Fransa’nın, İspanya’nın, Birleşik Devletlerin ve kendi zorba liderlerinin etkisi altında kalan bu insan, tarih sahnesinde, zaman zaman göz kamaştırıcı şimşekler çakan bir kuyrukluyıldız gibi dolaşır. Neyin ardındadır, o belirsiz yörüngede? Sanırım ki, çok eskiden geçirdiği öldürücü bir yıkım olayına dönmek ister. Zorla kapı dışarı edildiği yaşamın koynunda, güneş gibi yeniden doğmak ister..Yalnızlığımızın kökleri dinsel duygularla birleşir. Bir tür yetimlik, bir “bütün”den koparılmış olduğumuz bilincinin verdiği belli belirsiz bir acı, coşkulu bir arayış: Bir uçuş ve geri dönüş. Bizi evrenle birleştirecek olan bağların yeniden kurulması, gibi…”


Sayın Paz; bir düşünür, eleştirmen, diplomat ve ozan olarak, Latin Amerika’nın P.Neruda, L.Barges, Asturias, Vescancelos gibi edebiyat ustalarından biri olduğunu biliyorum. İspanyol ve yerli kanları taşıyan bir Mestizo (melez) olduğun ve Meksikalı yerli kanına yakın durduğun için olsa gerek, bu bilgece Mektubun “biz”e çok aşina geldi.


İspanyol Fatih Cortes’in yüzyıllar önce Meksika’yı işgali ve Aztekli La Malince’yi zorla elde etmesinin (La Chingada) yarattığı yalnızlık dolambacını bir başka Meksikalı ozan, “Meksikalı gönlünü dağlayan yalnızlıktan / ayırt edilmez bir tutsak olur, çıkar” diyerek ifade ediyor. Bu derin yalnızlık bağımlılığı, senin ifadenle “Meksikalı kendisini aramaya itmiştir. Ama ne kendisi olmak ister, ne de kendisi olacak kadar yüreklidir… Meksikalı yalnızlığını, ondan kurtulmak ümidiyle değil, ondan kurtulma korkusuyla yaşar… aldırmazlık, boşvermişlik, yaşamı gizleyen ölü maskelerdir. Meksikalı kendini hayat ve ölüme kapamıştır. Meksikalının yaşamı aslında yitip gitmiş ama yitirdiği biçimini yeniden bulacağını ümit eden bir yaşamdır. O yüzden Meksikalı ancak fiesta’sında –ölmüş azizlerini topluca andığı uğultulu ve coşkulu bayram günlerinde- yalnızlığını unutur, maskelerini atar ve sadece o günlerde kendisi olarak açığa çıkar.. Fiesta, yaşamındaki tek hovardalıktır.”


Biz”im yıkımımızdan çok önce, Mezopotamya’ya atıf olarak sizin bölgenizin uygarlıklar beşiği anlamında “Mezoamerika” olarak tanımlanmasını sağlayan Maya, İnka ve Aztek uygarlıklarının vahşice yok edilmesi, sizin modern tarihinizin başlangıcını oluşturuyor. Doğrusunu istersen bu tarihten itibaren yaşadığınız trajik Katolikleşme süreci, Fransız devriminin etkisi, her seferinde esmer Meryem resimlerinden oluşan sancakların çekilmesiyle başlayan ayaklanmalar sonunda kazanılan bağımsızlık, yeni kurulan cumhuriyetin oligarşiye dönüşmesi, yozlaşma, batıcılık ve pozitivizmin tahribatı, yeniden maneviyata dönüş arayışları gibi acıklı Meksika tarihinden “biz”e benzeyen o kadar çok tema var ki… Uygarlığınızın yıkımı sonrasında oluşan görkemli yorgunluk, La Chingada psikolojisi, maskelerin ardına gizlenen derin yalnızlık ve fiestasıyla Meksika, Atlantik ötesinin Türkiyesi gibi…

Biz de o görkemli yorgunluğu yaşıyoruz Senyör Paz! Bizim de bir tür La Chingada travmamız var. Dinimiz ve Anadolumuz dışında bir çok şeyimizi kaybettik. Biz de “suskun ve kederliyiz…” Bizim de Batı’lı zorbalardan sonra yerli zorbalarımız hiç eksik olmadı. Bizde de egemen elitler, Avrupa hayranlığı ve yerli nefretine sahip. Bizim aydınlarda “biz”i hiç sevmedi Bay Octavio; sizden farklı olarak, bizim yalnızlık labirentimiz güven yitimi ve unutma temelinde oluştu. Borges’in diliyle, “unutmanın affetmek” olduğunu bile bile, kendi travmamızı hatırlamayan bir tarihsizliğe mahkum edildik. Bizde maskeler taktık; dinselliğimiz, cinselliğimiz, ideolojilerimiz, statümüz, paramız ve yoksulluğumuzdan maskeler yapıp duruyoruz. Bizim La Chingada’mız, iğfal edilmişlik duygusu olarak şekillenmedi. Çünkü sömürge olmadık hiçbir zaman ama biz de “güven yitimi” olarak yerleşti. Kendimize, birbirimize, inançlarımıza, ülkemize, toprağımıza. Devlete, Tanrı’ya… Her şeye güvenimizi kaybettik. Bizim burjuvazi de devletten doğdu ve şimdi de devlete el koymaya çalışıyor. Yeterli oldu mu bilmem ama Bay Paz, Meksika’yla aynı enlemdeyiz işte. Ve siz bunca serüvenden sonra, NAFTA Üyesi oldunuz ve biz de Avrupa Birliği’nin kapısındayız.

Bereket ki, biz kendimizi yaşama ve ölüme kapatmadık. Hala yaşıyor ve çokça ölüyoruz. Yaşamı da, ölümü de seviyoruz. Bu bizim yalnızlık dolambacının diyalektik değil, paradoksal oluşunu da açıklıyor sanırım. Ne tam anlamıyla kapanıyor, ne de açılıyoruz. Topluca kutladığımız bayramlarımız yani fiestamız yok bizim. Parçalı, çoğul ve çelişik biraradalıklar toplumuyuz. Aynı anda sevinç, acı, hüzün, aşk ve nefret içeren bir kutupyıldızımız var. Hem çalışkanız hem tembel, hem kederliyiz hem sevinçli, hem zenginiz hem yoksul…

Meksikalı, kendini açıklarken saklama gereksinimi duyar” diyorsunuz. Biz, kendimizi hem açıklar hem de saklarız. Çünkü biz imparatorluğumuzu yenilmeden kaybetmiştik Bay Paz. Tam ve kesin olarak teslim olmadan yıkılmıştık. Yaşadığımız travma; imparatorluğu kaybedip imparatorluk fikrini kaybetmediğimiz için, muharebeleri kazanıp, savaşı kaybettiğimiz için, güveni yitirip umudu yitirmediğimiz için sizden farklı olarak şizofren sonuçlar yarattı. Biyopolitiğimiz ve sosyal genetiğimiz, yaşadığımız tahribatın izleriyle doludur. Her sorunu kendimize yoldaş kılar, her acıdan yeni bir düzen kurabiliriz, Senyör Paz. Biz yeri gelir “düğüne gider gibi ölüme gideriz”, gün olur “kardeş katlinden devlet ebed müddet”e ulaşırız. Biz “sever, kavuşamayız, aşk olur”, bay Paz ve biz bu “aşkı göğsümüzde bir kurşun gibi taşırız”… Ne denizlere ne yıldızlara merak duymayız. Çünkü en çok birbirimizi merak ederiz, ‘birbirimiz’ kör ve sağır eder bizi. Matematiğimiz de, entrikamız da iyidir. Sokaklarına tükürdüğümüz vatanımızı çok severiz. En çok kavaklar ve selviler altında dinleniriz. Unutmak milli hasletimizdir, biliyor musun? En fazla yarayı hafızamızdan almışız sanki. “Öncesiz ve sonrasız” yalnızlığımızı teskin etmek için başvurduğumuz bilinçli bir yöntemdir, unutmak. Geçmişi, sessizce terk eder ve hiç yaşanmamış gibi davranırız. Yıkılışımız üzerine dahi pek düşünmeyiz. Yalan tarihlerle üzerini ustaca örtüp geçiştiririz. Maskelerimiz de unutmamıza yardımcı olur. Bir tür kaçıştır bizimkisi.. Yalnızca gerçeğimizden değil, geleceğimizden bile kaçıyoruz. Aynalardan hiç hoşlanmayız ve bize ayna tutan her şeyden nefret ederiz. Belki de bu yüzden, en kalabalık nüfusumuz renksiz, kokusuz, fikirsizlerdir. Ve unutmak için söze sığınır, yazıyı sevmeyiz. Bedenimizi çok hor kullanırız. Ayaklarımızı baş, başlarımızı ayak yaparız. Kolay üretir, çabuk tüketiriz. Ruhumuz acıyla sevinir, coşkuyla hüzünlenir. Hatırlamak istemediğimiz yıkılıştan önceye –cennete- dönüş özlemi ile yetim kalmışlık duygusundan oluşan, geleceğe –belirsizliğe- yürüme zorunluluğu arasında sıkışmış kalmışız.Bahsettiğin türden, Eski Yunan’da Achean uygarlığının yıkılışından sonra ortaya çıkan Orpheus inancı gibi, biz de yalnızlığımız ve yıkıntılarımız arasından muhteşem geri dönüşümüzü sağlayacak bir yurt özlemi duyuyor, cennet düşleri kuruyoruz. Bilirsin; Orpheus, hem yetim/öksüz, hem boş/hiç anlamına gelir. Dünyanın merkezinden kovulduk ve o merkeze yeniden varma arzusunu terk etmedik. Bizim yalnızlık labirentimizin tüm odalarında yitik umutlar, kaybolmuş ruhlar, yok edilmiş düşler var. Şairin diliyle “yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık”tır bizimki.


İşte böyle Senyör!… Paradoks, karmaşa, çöküş ve doğum sancısını aynı anda-şimdi!-yaşayan bir ülkeyiz.


Siz, son beşyüz yılın ‘toprak ve özgürlük’ isyanlarından NAFTA Üyeliği’ne ve NAFTA’ya karşı Chiapas ormanlarındaki Zapatista romantizmine geldiniz.
Biz, son ikiyüz yılın çöküşünü hala yaşıyoruz. Çöküşün restorasyonu ile ayağa kalkma çabalarının naif ve ürkek kıpırdanışlarını birlikte duyumsuyoruz. Senin ifadenle “benzerliklerden doğan anlaşmazlıkların, uzlaşmayı güçleştirecek ölçüde bölücü dinamiği” her şeyimize damga vuruyor..
.


Senyör Paz, Meksika ve tüm Latin Amerika’nın politiği üzerine gözlemlerinize aynen katıldığımı belirtmem gerek. Hem uzaktan da olsa bildiğimiz kadarıyla sizin ülkeleriniz adına, hem de aynı koşulların benzer diyalektiği bağlamında bizim adımıza, haklı ve gerçekçi tespitleriniz var. Diyorsunuz ki, “..Bağımsızlık, İspanyol egemenliğine son verdi. Ama yerine diktatörler, oligarşiler geçti. İspanyol Amerikası'nda ; bağımsızlık, özgürlük, demokrasi, endüstri devrimi, yalnızca sömürge düzeninin çıkarcı kalıntılarına hizmet etti. Özgürlükçü demokrasi ideolojisi, tarihsel koşullarımızın somut gerçeğini (sömürüyü) yansıtmadığı gibi, onu ancak gizlemeye yaramış; siyasal yalan (politika yapmak) bir kurum olarak geliştirilip anayasa güvencesine dayandırılmıştır. Bu çelişkinin toplum ahlakı üzerindeki olumsuz etkileri ölçülemeyecek derecede derin olmuş, ulusal varlığımızı temelinden sarsmıştır. Yalan dolan düzeni içinde görünüşte son derece rahatsızmış gibi davranırız. Oysa yüzyıllardan beri bir yandan derebeyci oligarşilere kulluk ederken, ötede özgürlükten söz açan yönetimden çekmediğimiz kalmamıştır. Ciddi ve gerçek bir yenileşme için ilk önlem olarak yasallaşmış yalana karşı acımasızca savaş açmak zorundayız. Ülkelerimizi turistlerin ve demagogların şirin bulduğu ören yerleri olmaktan kurtarmak ve gerçekten çağdaş bir toplum yapmak amacımız olmalı. Tepemizdeki yeni buyurganlar, İspanyol sömürgeciliğinden çok başka nitelikteki dış güçlerle bütünleşmiş olup, uluslar arası kapitalizmin çıkarları için çalışıyor.”


Doğru ve acı konuşuyorsunuz, Bay Paz. Bunlar bizim utancımız ve ayıbımız. Bizler savaşlarda yenilmeyi dahi, onuruna yediremeyen halklarız. Ama künhüne bir türlü varamadığımız bize yabancı yeni tür düşmanlarla, yeni yöntemler ve araçlarla süren savaşsız yenilgilerle baş edemiyoruz işte. Kendimizi savunmak için ya kaybedeceğimiz kavgalarda taraf oluyoruz ya da içi boş hamaset demagojileriyle oyalanıyoruz. ‘Oyun’u doğru okuyup, kendimiz olarak ve geçmişten çok geleceğe odaklanarak düşünmeyi denesek, belki bir çıkış yolu bulabileceğiz. Galiba açık ve net bir ‘biz’ tarifi yapıp, şaşmaz değerlerden kurulu -ahlak, adalet, özgürlük, hukuk gibi- prensipleri kararlılıkla sahiplenecek yeni nesiller yetiştirmekle işe başlayacağız. Ve tabi, o yalnızlık denen ölümü yenmek için paylaşmayı, güveni, umudu ve onuru hiç ama hiç terk etmeyeceğiz.


Ne olursa olsun, ‘Biz’ ler Bay Paz, hep varolacağız ve bir gün o ayışığına tutunan denizlere karışacağız. Şairimiz Cemal Süreya’nın dizelerindeki gibi, “demiş ki uçurumda açan çiçek / yurdumsun ey uçurum
Pancho Villa’ya, Zapata’ya, ‘Şeker Portakalı’ Vasconcelos’a ve – her ne kadar Fransız bağlantısını çözemesem ve ikinci bir Regis Debray olmadığından emin değilsem de- Subcomandante Marcos’a ve tüm Zapatistalara çok selam, Senyör.

Hoşçakal…


(*) Yalnızlık Dolambacı, Oktavio PAZ, Cem Yayınları İstanbul/1990, Çev: Bozkur Güvenç

Kaynak: Açık Mektuplar, Ahmet Özcan, Kızılelma yay. İst. 2004

 

Üç Ters Bir Düz/Hayat

// YORUMunuz için ::

 

Üç ters bir düz örülüyormuş bu modelde bir atkı. Bazen hayatımız da böyle değil mi diye düşündüm durdum örerken. Şükür ki bitti. Diğer dostlarım gibi benim de ilk deneyimimdi. Şimdi bir dostum için ikincisine başladım. Maddi, manevi sağlığım el verdikçe örmeye çalışıyorum. Bazen çok büyük kaydırmalar yaptığımdan canım yansa da sökmek durumunda kaldım ilkinde. Kimi zaman da ufak hataları sonradan farkettiğim halde sökmeyip örmeye devam ettim. Üşenmekten ziyade, makina örgüsünden farkı olması açısından bu hatalar bile yakışmıştı bana göre atkıya. El emeği, göz nuruydu ne de olsa. Hayatımız için de böylesini anlamlı buluyorum. Kadim iki dostumla Suriye dönüşü bir hafta kaldığım dağ köyünde taa Mardin'den aldığım ip ve şişlerle, elektirikler kesildiği demlerde bile devam ettik atkılarımızı örmeye. Tüm kitapları bir kenera bıraktık. Telefonlarımız zaten çekmiyordu. Boyuna ördük de ördük. Bazen güldük, bazen ağladık eş zamanlı olarak. Bir dünya konuda muhabbet ettik. Eski fotoğraflarımıza baktık, değişen çehrelerimize ve hikayelerimize. Arada böylesi değişikliklere de ihtiyaç duyuyor insan. Oturduk yeniden Yedi Tepe İstanbul Dizisinden bölümler izledik. Yanımızda olmayan dostları yad ettik. Evlerinin bir odasını bize tahsis eden dostumuzun eşi, kıymetli kardeşimiz bazı bazı bize bağlama çaldı, ney üfledi küçük ama huzurlu imam lojmanında. Kaç güzel insan daha vardır ki şu vicdanı ters yüz olmuş Dünya'da eşinin can dostlarına evinin bir odasını tahsis edip, hususi ikinci bir soba kurup, canı gönülden ağırlayan. İşte hayat, üç ters bir düz... Tüm ters yüz oluşlarımıza rağmen hayatın bulabildiğimiz düzlüklerinde ellerimizin bir şeylere dokunup güzelleştirmesini tatmak, güzel şeylere dokunmak iyi geldi ağrıyan yanlarımıza.  Rabbime şükür, kullarına teşekkürle...

 

...

..

.

Kesin Mat Yok-İyi Oyun Var Sadece!

// YORUMunuz için ::

Tripotunu kullanmama müsade eden yol arkadaşıma teşekkür ederim.

Mardin Deyruzzaferan'a giderken bir köy.

"Kesin mat yok,

İyi oyun var sade ce..."

İlhami Çiçek

 

Süryani Kırklar Kilisesi, Mardin Cumhuriyet meydanının yakınında bir mabed. Kilisenin Rahibi Gabriel beyle çok istediğim halde hususi gidip muhabbet edemedim. Elbette her gittiğim cami imamı ve kilise rahibiyle muhabbet ediyor değilim ama bilincime bir şeyler katacağına dair bir intibağ oluşmuşsa kendileriyle iletişim kurmaya çabalıyorum. Neyse ki kiliseyi kapatmalarına yakın, evlerinde beni ağırlayan aileyle kilisenin bahçesinde biraz dolaşıp, içeride de birkaç fotoğraf çekmek istediğimde selamlaşma imkanımız oldu. İçeride fotoğraf çekemeyeceğimi, burasının müze olmadığını söyledi. Flaştan dolayı tarihi yapıların zarar görebileceğini ileri sürünce ben de flaşsız çekim yaptığımı söyleyip ricamı yeniledim ama kendisi de bu konuda ısrarcı davranınca saygı gösterdim. Her ne kadar biz camilerimizde ziyaretçi kardeşlerimizin çekim yapmasına izin veriyoruz diye latifeyle karışık bir serzenişte bulunsam da daha fazla ısrar etmedim. Sonrasında kendimi tanıtıp, Rahibin de ismini sordum. Sağolsun, Gabriel bey de latif davranıp, isimden yola çıkarak hoş bir mukabelede bulundu kardeşlik hitabıma. Az evvel Meryem Ana ile alakalı bir ilahi okuduğunu ve hemen akabinde kiliseye benim girdiğimi, birkaç fotoğraf çekimi için bana müsade etmezlerse, ahirette benim kendilerini Meryem Ana’ya şikayet edip, Hazreti Meryem’e karşı mahçup olmaktan endişe duyduğunu söyledi. Hep birlikte tebessüm ederken ben de kendisine teşekkür edip bir kaç fotoğraf çektim. Sonra bahçede eski kitabeler önünde Gabriel Bey’in de bir portresini çektim. Nihayetinde “Selam”laşıp ayrıldık.

 

Akabinde Mardin’de bulunduğum 10 günü aşkın zaman zarfında mesken tuttuğum Leylan Kitap Kafe’de uzun bir soluklanışın ardından vitrinine göz gezdirdiğim gümüş mücevherat dükkanının sahibi amcayla muhabbet etme ihtimalimiz üzerine içeri dalıp selam ettim. Tezgahtaki yüzüklerden kafama göre bir şey bulamayınca nasıl oldu bilemiyorum dükkan sahibi Davut amca lafı Süryanilere getirdi. Kendisinin bir Hristiyan olduğunu ve muhtemelen benim de ömrümde hiç bir Hristiyanla tanışmadığımı ileri sürdü. Ben de bilakis Ateist, Deist, Hristiyan, Yahudi arkadaşlarımın olduğunu söyledim. Vaktiyle yakın bir dostumla akidevi konuların istişarelerini farklı dinlerin mabedlerinde oturarak yaptığımızı paylaştım.  Bana çocukluğunda yaşadığı muhitte Süryani oldukları için yaşadığı bazı dışlanmışlıklardan dem vurdu. Beni alakadar bulunca da uzun uzun ayrıntılara girdi. Ulus Devlet illeti yüzünden tecrit ve benzeri pek çok zulmun sistem tarafından da işlendiğini, bilinçsiz müslümanların da hayli üzücü bazı davranışlarda bulunabileceklerini bildiğimden bahsettikleri abartılı gelmedi. Fakat dini inançları kıyaslayıp, kendilerindeki misyonerlik gibi bir sistematik eylem ve algıyı göz ardı etmekte ısrar edip, Müslümanların kendilerinin dinlerini değiştirmeleri konusunda çalışmalarda bulunduğundan yakınması da hayli garipti.

 

İnsanın bildiklerini, inandıklarını, haliyle ve kaliyle muhataplarıyla paylaşmasında, hakikat bildiklerinden başkalarını da haberdar etmeye çalışmasında bir mahzur görmesem de insanlarla sistematik bir şekilde onların fikilerini, inançlarını değiştime konusunda gizli bir amaç güderek irtibata geçmenin etik olmadığına inandığımı ve bu tür yaklaşımların diğer inançlara mensup insanları yok sayarak sadece -bir kısım- müslümanlara has olduğunu ileri sürmenin adil bir yaklaşım olmayacağını söyledim. Adaletten uzak bazı değerlendirmeleri olsa da, yaşadıklarının bilincinde bıraktığı izlerle söylediği bir cümle gerçekten de vurucuydu. “Cennete Müslümanların inandığı gibi sadece sizler girecekseniz, tamam öyle olsun, biz Cehenneme girelim ama bizi Cehennemlik olmaklığımızla başbaşa, rahat bıraksınlar...” Cennet’in Yahudilerin din algısında da olduğu gibi sadece bir Peygamber ümmetinin tekelinde olması, pek çoklarımız tarafından farkedilmese de yine İsrailoğulları’nın seçilmiş ırk, ümmet mantalitesiyle bir yerde müştereklik arzettiğini düşünüyorum. Bunu kendisine de dilim döndüğünce söylemeye çalıştım ama refleksel bir yaklaşımla sürekli kendisi konuşmak istiyordu. Davut amcanın inancına göre benim akıbetim nedir diye sorduğumda lafı biraz kıvırıp, kendisinin  herkes gibi beni de güzelliğe davet ettiğini söylemeye başladı. Neyse ki bir şekilde tartışmamızı nihayetlendirip selamlaştık. Rabb hepimize güzel ahlakımızı ziyadeleştirmeyi ve aktif kötüyü besleyen, pasif iyilikten daha bereketli bir noktaya ulaşmayı kolaylaştırsın.

 


 

Başka bir gün Deyruzzaferan Manastırı’na ikinci defa yolum düşüyor. İlk ziyaretimiz Mardin’e vardığım ilk gün biraz apar topar gerçekleştirdiğim, bu mekanı solurken bu defa yanımda yolun hediyelerinden, bir yoldaşım da var. Kendisiyle yollarımız ayrıldıktan sonra da irtibatımızı ve dostluğumuzu devam ettirmek ayrıca memnuniyet verici. Hasankeyf, Nusaybin rotasından evvel hala aktif olan bu mabedin kapı tokmağından tutarken buluyoruz işte kendimizi. Kiliseler atmosfer olarak ruhuma pek iyi gelmese de bu manastır ruhumu sarıp sarmalıyor. İsmimin de ruhum üzerindeki tesirinden midir nedir, kabul etseler manastırı bir köşesinden hemen temzilemeye başlayıp, küçük bir odasında bir dönem inzivaya çekilebilecek gibi hissediyorum kendimi.

 

Bodrumunda eski bir Güneş Tapınağı, orta kısmında bir su kuyusu ve zeytin ağaçlarından mütevellit bir bahçe. Dişi taşlardan yapılmış bir mabed. Deyruzzaferandaydık işte... Bahçesinde kendi kendine konuşan ve şapka koleksiyonu olan bir amca. Üst kattaki odacıklardan birinde himaye ediliyor olmalıydı. Bir zeytin ağacının altında güneşe karşı oturmuş etrafa bakıyor. Aklı mı onu terketmiş o mu aklını acep diye düşünmeden edemiyorum. Geçen Kafa Dengi Programında Sırrı Süreyya ağbi diyordu, aklın terkettiği insana deli derler. Şayet insan aklı terkederse ona da meczup derler. Şu dünyada düşünmek ibadetinden daha leziz bir şey tatmadım ama yine de insanın bazen aklını terkedesi gelmiyor değil. Ama şapkayı alıp aklın koridorlarından dışarı çıkamıyor ki insan.

 


 

Deyruzzaferan’a dair bir başka güzel şeyse; Mardin’de bir Süryani maddi anlamda bir sıkıntıya düşütüğünde Manastır sakinleri Süryanilerin önde gelen varlıklı insanlarını derhal manastırda toplayıp, zor durumda olan Süryaniyi tamamıyla müşkül durumundan kurtaracak kadar büyük bir meblayı, mesela borçlarını kapatıp, ufak çaplı bir iş kurmaya yetecek şekilde, kendi aralarında toplayıp bu insanın elinden tutuyorlarmış. Pasifize olmamış bir cemaat algısı... Hayli sevindirici bir haberdi benim için. Dünya’nın ve ülkemin bir yerlerinde kendini her ne şekilde tanımlarsa tanımlasın, insan kardeşlerimden bazılarının böylesi güzel bir hasleti hala yaşatıyor olması ne kadar da güzel. Günün birinde belli hiziplerin müştereklik kriterlerinden de azade kılarak bu aktif iyi olma halini yaygınlaştırabilir miyiz acep, çarpa çarpa yorulduğumuz görünmez duvarlarımızı yıkarak...


Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek

Hamiş: Rahatsızlığım nedeniyle yeni bir yazı yayınlayamıyorum, evvelce kaleme aldığım, hali hazırda bulunan gezi notlarından birini paylaşmak istedim.  Dualarınızı beklerim. Selam üzerimize olsun.

 

Çeçen Aile 1 Aydır Gözaltında!

// YORUMunuz için ::

 


1 yıl önce Türkiye`ye sığınan Cezayir vatandaşı L.A. ile eşi Luiza Uzueva 4 çocuğuyla birlikte 1 aydır Kumkapı`daki Yabancı Şube`de gözaltında... Bakın hem de ne şartlarda...

Luiza Uzueva 30 yaşında 4 çocuk annesi bir Çeçen. Cezayir vatandaşı olan eşi ve 4 çocuğu ile birlikte bu yılın başlarında Türkiye'ye gelen Luiza Uzueva 4 yavrusu ile birlikte tam bir aydır Kumkapı'da Yabancılar Şubesinde gözaltında tutuluyor.

Baba L.A.Grozni'de İslam Üniversitesinde Öğretim görevlisi olarak çalışmış ancak "baskıcı" ve "zorba" uygulamalardan dolayı çeşitli ülkelerden geçerek emin bir liman gibi gördükleri için Türkiye'ye sığınmışlar.

Vizelerinin bitmesine yakın bir zaman kala ikamet izni için başvuru yapan aile 24 Kasım 2009 tarihinde İstanbul Çarşamba'da ki evlerine yapılan polis baskınında gözaltına alınmışlar.



ŞANTAJLA GÖZALTI

Polislerin evlerine baskın yaptıkları esnada evde çocuklarıyla yalnız bulunan Luiza Uzueva "bir evrak imzalayacaksın ve serbest bırakılacaksınız" denilerek Kumkapı Yabancılar Şubesine götürülmüş ancak 4 çocuğu ile beraber demir parmaklıklar arkasına atılmış. Olay esnasında evde olmayan baba L.A.'ya da "aileni serbest bırakmamız için imza atman gerek" denilerek çağrıda bulunulmuş ve Yabancılar Şubeye gittiğinde o da gözaltına alınmış.

ÇOCUKLAR UYGUNSUZ ORTAMDA TUTULUYOR

Abdul(13), Sumaya(12), Sukhayla(11) ve Salah(10) adlarındaki dört çocuğuyla beraber aile bir aydır gözaltında tutuluyor. 13 yaşında ki Abdul babası ile birçoğu adi suçlara karışmış yabancıların bulunduğu erkekler koğuşunda, kızlar Sumaya, Sukhayla ve küçük erkek kardeşleri Salah anneleri ile birlikte yine uygunsuz kadınların da bulunduğu kadınlar koğuşunda tutuluyor.

 


"ÇOCUKLAR PSİKOLOJİK TRAVMA GEÇİRİYOR"

İMKANDER'e müracaat eden Luiza Uzueva`nın erkek kardeşi İ.U.'dan bilgi alan İMKANDER Başkanı Nuray Bezirgan bugün Kumkapı Yabancılar Şubesine giderek görevlilerden aile hakkında bilgi almaya çalıştığını söyledi.

Bezirgan; sorunun Ankara'dan kaynaklandığını ve ailenin 3. bir ülkeye gönderilmesi konusunda aileye baskı yapıldığını, baba L.A.'dan da kendilerine yardım edilmesi ile alakalı bir mektup aldıklarını belirtti. Bezirgan aile fertlerinin hiçbir kanunsuzluğa bulaşmamış ve ikamet izni için başvurularını yaptıkları halde, polis ekiplerince evleri basılıp çoluk çocuk nezarethaneye götürülmelerinin ve bir aydır da başka bir ülkeye gitmeleri konusunda ısrar edilmesinin uluslar arası hukuka ve insan haklarına aykırı bir durum olduğunu kaydetti.

Küçük kızlardan birinin astım ve kulak iltihabı yüzünden devam eden tedavisinin bir aydır sekteye uğradığını ve çocukların psikolojik travma geçirdiklerini aktaran Bezirgan, "buradan yetkililere sesleniyorum, kardeş toprağıdır denilerek kendisine sığınanlara karşı yürütülen bu olumsuz politikalar Çeçenleri ve bizleri derinden yaralamaktadır. Küçücük çocukların fiziksel ve manevi olarak uygun olmayan bir ortamda uzun süredir tutulmalarına derhal bir son verilmelidir." dedi.

Bezirgan "Luiza Hanım'ın gözaltında tutulduğu süre zarfında kaldığı koğuşta başka bir yabancı kadın tarafından tartaklanarak dudağının yarıldığını ve çocukların bu olaydan çok etkilendiğini" sözlerine ekledi.

Daha önce de ikamet izni bittiği için bir Çeçen anne trafik kazası geçiren küçük oğlunu hastaneye götürmüş ve çocuğu sedyedeyken anne gözaltına alınmıştı. 4 gün bir tabure üzerinde adi suçlardan yakalanan kadınların bulunduğu bir hücrede bekletilmiş ve İmkander'in girişimleri sonucunda konunun kamuoyunda duyulmasıyla beraber Çeçen anne çocuklarına kavuşmuştu.

Timeturk

Alternatif Haber Linkleri:

Çeçen Anne Günlerdir Gözaltında!


Nuray Canan ve Ömer Bezirgan, haksız yere gözaltında tutulan Çeçen bir ailenin mağduriyetini medyaya duyurmaya çalışırken gözaltına alındı. Ömer Bezirgan’ın gözaltı sırasında darp edildiği ve Nuray Canan’ın da hakarete maruz kaldığı ifade edildi.

 

Adem'in Çocuklarına Ders Veren Dağ Çocukları

// YORUMunuz için ::



Petra/Yasmin

Bütün sokakları sana çıkan bir kentin
saçlarından uçurtma yapıyorum
öyle bakma çocuk gözlerine kent ayaklanır
öyle bakma!
dağlara asarlar uçurtmaları ve kanatsız kuşları

Bak türküsünü arayan esmer çocukların sesi ne güzel
şimdi kalkıp onları kucaklasam dilime bir tutam saç dolanır
dinime küserim, belki de sana

Söyle şimdi gözüm hangi göğüs kemiğimle bir edem seni
ki adem'in yoluna düşem
çalınmış elma kokusu tenin
söyle hangi yanımla doğurayım seni



Bu dağın türküsüne
bir de kopan saçın ağıdına adem de oturup ağlar
doğurmaz bir daha göğüs kemiğinden hiçbir kadını
söyle hangi yanımla bir edem seni

Unutmaz, utanmaz tarih adını!
bak saçlarımı da kestiler, olsun
umut kesilmez ki... düş bitmez ki...

Jan Ziryan


« Önceki ::