< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu




"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Nadas

// YORUMunuz için ::



Selam üzerinize olsun.
Birkaç hafta iletişim araçlarından uzaklaşıp, kendimle söyleşmeye ağırlık vermeye çalışacağım. Bu zaman zarfında fa/ikirhaneme uğrayan kardeşlerim arşivde dolaşabilirler. Döndüğümde yeniden bereketli selam ve paylaşımlarda bulunabilmeyi temenni ediyorum. Kıymetli dualarınıza muhtacım, Vefa ile kalalım...


Dilsizmütercim:
Meryem Rabia Taşbilek


Yaş Hurmalar/1

// YORUMunuz için ::


Her zaman olduğu gibi yine; nefesleri ve nefisleri hırpalayan sorular, soluksuz... Her gün yeni meraklar dölleyerek uyanan, doğurgan bir soru işareti elimize kâr kalıyor. Herkes içinde biriken pınarları eşyanın zarını yırtıp, bir mutlağa, yahut mutlak sandığına akıtmanın yollarını arıyor... Bencilce bir bekleyiş atını koşturuyor zamandan yana... Gri bir huzursuzluk her yere hakim. Nereye gitsek bizi takip ediyor, biz varmadan önce kaçmak istediğimiz kuy/t/ulara varıyor... Bizlerse ancak yaş hurmalar gibi, bekledikçe tatlanan bir hayatın hayalini kurmakla avutuyoruz kendimizi...[bazen]

Dilsizmutercim...

Metropol Bedevisi/Arpalama ve Bulantı

// YORUMunuz için ::



Mahkum Resimleri/Hollanda

Yağmur hızlanıyor. Şehrin içme sularına karanlık damlıyor. Yine de aydınlık bir nehir kir tutmuyor. Sular çekildiğinde çürümüş, plastik kokan tortular kalıyor caddelerin ızgaralarında. Bakan geçiyor, görenin miğdesi bulanıyor. Ama modern insan kusamıyor. Atlar, fareler ve modern insanın ortak noktası kusamamak! Atlar arpalandığında, yani kasdi yahut kendi iştahları sebebiyle arpayı fazla kaçırdıklarında ayakta duramaz hale gelirler. Modern insan da benzer sorunlar yüzünden topallıyor hatta sürünüyor. Modern yaşamın zehri topuklarından başına doğru birikmeye başlıyor ve bu hal ilerlemesi gereken mecradan alıkoyuyor onu. Bünyesini, altına tuttuğu asit yağmurları da serinletmiyor. Tüm zehir tırnak uçlarında toplanıyor. Zannediyor ki tırnaklarını başka bünyelere geçirdiğinde acısı hafifileyecek. Bu yüzden hırçınlaşıp saldırganlaşıyor. Ancak acısını katlıyor bu tutumu. Zehirlenmiş bünye bana mısın demiyor. Modern insan kusamıyor! Halbu ki içinde yaşadığı dünyacıklar farelerin bile miğdesini bulandırıyor. Bulantı çözüm olmasa da içinde bulunulan durumdan hoşnutsuzluk umut vaad ediyor yine de.

İlk başta iyileşme umuduyla dolanıyor, dolanıyor insan. Ve bazen kendi paçasına dolandğını farkediyor. Sonrasında uyuşmak için çareler arıyor. Tam da bu esnada modern yaşamın eylence ve haz diye bilinçlere kodladığı, standardını tekeline aldığı şeyler de, sızlayan ayağına dolanıyor. Bir müddet onu sarıyor yaralarına. Vitrinlerde keçi boynuzları, envai çeşit dolgu kremleri her çeşit boşluğa ayrı ambalajlarda ama hep benzer bir sığılıkta... Günden güne genişleyen kara deliklerinin hep üstünü örtüyor insan. Kaçışın estetize edilmiş halleri, kısa vadeli haz soslarıyla sürülüyor ruhların hasarlı bölgelerine. Öyle ki bu kolayclığı ve haz mübtelalığını seçmeyen insanın mutlu olabileceğine inanamaz hale geliyor insan. Yine de ara ara ve daha çok geceleri gelen bulantıya mani olunamıyor.

Bu bulantı kutsal bir şey. İnsanın içinde temiz kalabilmiş ama kurumaya yüz tutmuş pınarların ara ara kabarmasıyla ortaya çıkıyor. Bu bulantıyı seviyorum. Bana insan olduğumu ve buraya ait olmadığımı hatırlatıyor. Ey şehir, bağrımıza saplamaya çalıştığın keçi boynuzlarından beriyiz! ''Yumurta ve kabuğunun çarpılarak kırıldığı güç''e şükrolsun bu bulantıdan yana... Kendini tamamlamak için ''halkanın susuzluğu''nu çekenlere selam olsun!

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek


Masal/Osman Konuk

// YORUMunuz için ::




şairleri öldürsek ne iyi olur

sade ve aptal görünürüz belki birazcık

ıslatmayan yağmurlukların


buruşmaz kumaşların sandırdığı güvenlik


sabah şehre giriyoruz, kahramanlar yaşıyor


nehirde sıçrayan balıklar varmış


evlerde lacivert gözleriyle artis gibi anneler


kolejli çocuklara masallar anlatırmış


"gökten hiçbirşey düşmedi"



bütün kötülüklerin kaynağı kelimeler


kötülük bir kelime, sözlüğün ortasında


yeri çok sağlam


şairleri öldürmeliyiz derim


sade ve aptal görünürüz belki birazcık


huzursuz kızlarla, sinirli erkeklerle dolu sokaklar


çok sıkıcı; doğruysa


dördümüze de uzun ömür


sadakat erdemi biçen el falcı



öldürsek ne iyi olur, bakarsın birden biter

kredi kartı borçları


tanrı grevde olmalı dedirten fotoğraflar


şairleri durmadan öldürmeliyiz


kesin değil çünkü


kendilerini sokak fenerlerine asmaları


Osman Konuk

Sayar mı Hiç?!.

// YORUMunuz için ::



Derviş ve Aşk

Dervişin biri, bir kucak elmayla yanından geçen kıza; "Nereye gidiyorsun?” diye sormuş.

Kız ilerde ki tarlayı göstererek:

"Sevdiğim çalışıyor şu tarlada. O’na gidiyorum” diye cevaplamış.

Derviş:

“O kucağına ne doldurdun?" diye sormuş.

Genç Kız; “Sevdiğime elma götürüyorum" diye cevaplandırmış.

Derviş: "Kaç tane elma var elinde?" diye sormuş.

Kız gayet sakin:

"İnsan, sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?" demiş.

Bu cevap karşısında neye uğradığını şaşıran derviş, elindeki tespihi yavaşça kopartmış.


*yazıdan haberdar eden sükuti kardeşime teşekkürlerimle.

* Sait Çamlıca'nın sitesinden...

Sondaj

// YORUMunuz için ::



Duraktayım, otobüs bekliyorum. Toplu taşıma araçlarını ve daha çok otobüsleri, göçmenler kullandığından yetkililer pek ilgilenmiyorlar. Hatta bazı güzergahlar var ki, otobüse bir Amerikalı bindiğinde pek çoklarının merak ve inceleme konusu olabiliyorlar.Öylesine soluklanmak için duraktaki tabureye oturduğunuzda nispet eder gibi daha sık geçiyorlar sanki. Fakat bu sefer gerçekten otobüs bekliyorum ve o da gelmek bilmiyor.

Beklerken yanıma orta yaşlarda bir Afro-Amerikalı bayan oturuyor. İnsanları etnik kimliklerini ön plana çıkararak algılamayı ve anlatmayı sevmiyorum ama bulunduğum şehir hayli renkli olduğundan, hepsine dair belli başlı bazı özellik ve tutumları vurgulamak için belirtmeden edemiyorum. Yoksa, kendi irademizle yaptığımız tercihler dışında hiç bir şeyin bizim değerimize olumlu yahut, olumsuz bir katkısının olmayacağı bir gerçek. Bu yüzden hala ısrarla okullarda, kurslarda kayıt yenilerken, formdaki etnik kimliğimizi seçmemizi isteyen soruya genel itibariyle zenci diye cevap vermekteyim. Zira bu sorunun kastı bir istatistik oluşturmak olsa, pekala bunu öğrencilerin ülkelerinden de yapabilirler. Hayli sorunlu bir yaklaşım ve talep bu.

Buarada yanıma oturan bayan, elimde okuduğum kitabın ne olduğunu soruyor. Kur'an, diyorum. 114 bölümden oluşuyor değil mi, diyor. Evet, diye karşılık veriyorum. Ama aslolan kaç parçadan oluştuğundan ziyade bize ne söylediğidir. Hiç okuma imkanı bulup, bulmadığını soruyorum. Okumadığını söylüyor. İnsanlar, bir kısım müslümanlar da dahil olmak üzere, böyle bazı ayrıntıları bilerek bu konuda bilgi sahibi olduklarına, özellikle de kendilerine inandırıp, bu alandaki açlıklarını susturuyorlar diye düşünüyorum. Bu esnada kendisi kitabı incelemek için müsade istiyor. Elbette deyip uzatıyorum. Her sayfasında onlarca satırın altının çizildiğini, yanlarına muhtelif işaretler koyduğumu, satır kenarlarına notlar yazdığımı görüp, ilginç diye nitelendiriyor.

Bu kardeşe de pek çokları gibi latin harflerinde bir Kur'anla karşılaşmak garip geliyor. Benimse içim burkuluyor, zihinleride inşa edilen İslam'ın sadece Araplara has bir din olduğu algısında dolayı. Elbette bunun aksine farklı bilgilere sahip olanlar bulunsa da, bir kesimin bilgisi sadece bundan ibaret. Pek çok Meksikalı kardeşimin bunca olumsuz propagandaya rağmen Muhammed peygamberin -selam üzerine olsun- varlığından bile haberdar olmadığına birebir sohbetlerimde şahitlik ettim. Gerçi bu durum avantaj haline de getirilebilir... Bir filazof mu diye soranlar oluyor mesela. Ya da Viyetnamlı bir Budist, sınıf arkadaşım, ülkesinde Felsefe bölümünü bitirdiğini ve derslerinde Kuran okuduğunu, çok güzel bir Felsefe kitabı olduğunu düşündüğünü söyemişti bir defasında. Varlıkların, kaynakların; muhatap alış şekillerimize göre bizim üzerimizdeki tesirleri de değişiyor demek ki.

Afro-Amerikalı kardeşimize dönecek olursak bana bir nevi tebliğde bulunmaya başlıyor muhabbetimizin akışı içinde. Kendisine İsa peygamberin, müslümanların da kıymetlisi olduğunu, sadece kendisinin Tanrının oğlu olduğuna inanmadığımızı belirtiyorum. Sesini daha ciddi bir tona büründürerek, eğer böyle gidersem, ne kadar iyi biri olsam da, günahkarlardan olacağımı ve cehenneme gideceğimi söylüyor. Tebessüm ediyorum. Hatalarım olsa da, hayatımda kimseyi incitmemeye çalıştığım, İsa peygambere kıymet verdiğim halde -hatta Hristiyanlardan çok:) zira hak ettiği değerden ''fazlasını'' vererek de zulmedilmiş oluyor varoluş anlamına-, sırf kendisi hakkında farklı bir kanaate sahibim ve Tanrının oğlu olduğunu düşünmüyorum diye tüm erdemlerimi/zi/n, insani emeklerimi/zi/n boşa gitmesi fikrinin ne kadar adil olduğunu soruyorum. Cevap vermek yerine söylediklerini tekrarlamayı tercih ediyor. Biraz daha devam ediyoruz benim binmem gereken araç gelene dek. Son olarak kendisine Kuran'ı okumasını tavsiye ediyorum. En azından neyi reddettiğini bilmesi için bunun önemli olduğunu söyleyip, tokalaşıp vedalaşıyorum.

Sonra yol boyunca konuşmamızı düşünüyorum. Gerçekten hiç adil bulmuyorum bu yaklaşımı. Bu diyaloğu bir de tersten okuyorum zihnimde. Muhatapların yerlerini değiştiriyorum... Sonrasında Mümin, Müttaki, Kafir kavramları hakkında yeniden bir sağlamanın ardına düşüyorum.

Dilsizmütercim

Cumartesi Annesinin Bakamadığımız Siması

// YORUMunuz için ::


Fotoğraflar albümlerden çıkarılmış, büyütülüp şeffaf plastikle kaplanmıştı. Galatasaray Lisesi'nin önünde oturan yakınlarının elinde bize doğru çevrilmişti, yıllarca görmeyen, duymayan, susan ve sorumluluktan kaçan bizler, başımızı çevirip bir bakarız belki diye. Önümüzden hiç bakmadan yürüyüp gidenler, pencerelerden istihzayla seyredenler, gülüşenler...

Ateş annelerin, babaların, kardeşlerin, amcaların, dedelerin yüreğine düştü elbette. Kaybedilen kocasının, oğlunun her gün bir köşeden çıkıp geleceği, kapıyı çalacağı umuduyla genç kadınların saçları ağarmış, babalar, ağabeyler dede olmuştu. Bu kötülükleri yapanlara gerekli tepki gösterilse bundan sonra böyle sapkınlıklara yönelecek olanların da durup düşünmeleri, kaygılanmaları, belki özeleştiri yapıp insanlık yoluna adım atmaları sağlanmış olacaktı. İnsanların keyfi olarak alınıp kaybedilmeleri sadece Türkiye'de yaşanmadı. Dünyada iç ve dış kalmadı artık. Acılar ortak ve çözümler de maşeri vicdanın sesinin gür çıkmasına bağlı.

Yetmişli yıllarda Arjantin cuntası, muhalifleri ya da hoşuna gitmeyen insanları alıp götürüyor ve hiçbir haber alınamıyordu. O büyük baskı ortamında başkent Buenos Aires'in ünlü meydanı Mayo'da her perşembe 'Plazo del Mayo Büyükanneleri' adıyla toplanan kadınlar ve kayıp yakınları her türlü zorluğa baskıya ve tehdide göğüs gererek çocuklarını ve eşlerini aramış, çoğuna da ulaşmayı başarmışlardı.

'Cumartesi Anneleri'nin de bu mücadeleden etkilendikleri söyleniyor. Cumartesi Anneleri her cumartesi saat on ikide Galatasaray Lisesi'nin önünde toplanıp sayıları binlerce olan yakınlarını arıyorlar. 27 Mayıs 1995'te başlayan bu arayış, baskılar yüzünden 200. haftada 13 Mart 1999'da sonlandırılmıştı. 7 Şubat 2009 itibarıyla tekrar toplanmaya başladı anneler, akıllarından bir an bile çıkmamıştı evlatları. Destek vermek için gittiğimde hiçbir şey konuşamamış, sadece sağanak halinde yağan yağmurda ıslanmıştım onlarla. Sonra anladım ki ıslanmasınlar diye resimleri toplayıp büyük bir poşete koymaya çalışan genç kız, babası evden alınıp götürüldüğünde küçücük bir kızmış ve hâlâ bekliyor babasını. Her açılan kuyudan haber bekliyorlar. Burada mezarı belli olan, akıbeti ortaya çıkarılan, bayramda baş ucuna gidip dua okuma, ağlama şansı olan kayıp yakınları şanslı addediliyor.

Seyhan on iki yaşındayken Dargeçit'in Ulaş köyündeki evinden babasının, annesinin, kardeşlerinin gözleri önünde bir baskınla alınıp götürülmüş, gidiş o gidiş. Ağabeyi Kadri Doğan, 'Ne yapar ki on iki yaşında bir çocuk, ne yapabilir ki?' diyor hâlâ hayret ve acı içinde.

Bu bölgede Türkler, Kürtler, Araplar, Acemler ve 72 millet yüz yıllardır belli bir ahenk ve kardeşlik içinde yaşadı. İnsanların dar bir kalıp içine sokulması, tek tipleştirilmesi uğruna başladı bütün zulümler. Haksız tutuklamalar, cezaevinde insanların hayatını karartma, işkenceler hatta sorgusuz infazlar yaşandı. Fakat kayıpların yakınlarına yaşatılan acı, umutla acı haber arasındaki o ince çizgide yıllarca bekletilmek nasıl da benzersiz bir zulümdür. Ne kadar empati yapmaya çalışsak da yaşayan bilir.

Bir anne ya da baba için evladının kaybolması dünyanın en büyük acısı. Fakat burada haklarını aradığımız insanlar kaybolmadı, maalesef gündelik yaşamları içinde evlerinden yürüdükleri yoldan, okuldan, işinden, gücünden alınıp bir baskı biçimi olarak kaybedildiler. Baskı ve şiddetin vicdanlarda en çok yara açan yöntemlerinden biri olsa gerek "insan kaybetme" politikası. Farklı siyasi ve etnik kimliklere mensup insanların yanı sıra adli nedenlerle alınan insanlar da gözaltında kaybedildi bu ülkede. Akıbetlerini öğrenmek isteyen yakınları tehdit edildi.

Cunta ya da faşist bir yönetim bile olsa bir hukuku olmalı, buna uymalıdır. Bu yaşananlarda hiçbir insani ilke ve hukuk yok. "Devlet bazen rutinin dışına çıkar, bazı sorunlar hukukla çözülmez" denilerek bu vahşi uygulamalar gerçekleştirildi. Birtakım yetkililer, siyasi çevreler ve toplum sessiz kalarak yapılanlara göz yumdular. Bugün bu ülkede kızlar annesini öldürüyor, komşular birbirine kastetmeyi düşünebiliyorsa bunun en başta gelen nedeni ülkeyi zehirleyen, insani havayı kirleten, adaletsizliğin, kötülüğün sıvı gibi yayılmasının yolunu açan ağır hak ihlalleridir. Faili meçhuller, gözaltında kayıplar ve sorgusuz sualsiz alıp götürmeler... Annelerin saçları ağarıp babaların beli bükülürken hiçbir şey olmuyormuş gibi normal hayatımıza devam edip bu vahşete, duyarsızlığımızla suç ortaklığı yapmamız. Aslında kaybedilen kardeşlerimizle birlikte biz de karanlığa gömüldük, kaybettik içimizdeki cevheri. Öldük onlarla beraber farkına varmadan. Yapanlar da öldü bunu göremeseler de, içleri karardı. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Öldürdüler bir yanımızla hepimizi. Bu kayıp meselesi Türkiye'nin dibe vurduğu yerdir. Bir an önce kayıpların bulunması, faillerinin yakalanıp hesap vermesi lazım. Yerler ve gökler adaletle ayakta durur çünkü. Sağlam bir adalet duygusu olmadan, her bir insan teki ötekiyle eşit ve güven içinde olmadan bir ülkenin, bir milletin önü açılamaz. Kayıp annelerinden Kadriye Ceylan konuşurken Galatasaray'da kızgın güneşin altında oturuyorduk yan yana. Biricik evladı Tolga Baykal Ceylan, Kırklareli'ne bağlı bir belde olan İğneada'ya tatile gitmiş, bilinmeyen bir nedenle kaldığı çadırdan 10 Ağustos 2004'te savcılık gözaltına almış ve bir daha haber alamamış yavrusundan.

İşletme mezunu, dokunsanız kırılacak kadar ince, genç bir kadındı. Belli ki içi paramparça. Tek evladına bir hiç muamelesi yapılmış. Çok emek vermiş, nice güçlüklere göğüs germişti onu okutmak için. Yüzümüze bakmadan, 'Her gün her an ölüyorum, her gün her an çürüyorum, her gün her an ah! ediyorum.' derken ürperdim iliklerime kadar. Önce kalp krizi geçirmiş, şimdi de lösemiye yakalanmış. 'Gelecek Anneler Günü'ne çıkmam ben' derken ona verecek bir teselli bulamadım. Sadece oğlu ne için alındı, ne için kaybedildi, akıbeti nedir bunu bilmek istiyordu, başka bir ilacı yoktu. 'Bir suç işlemişse neden normal yoldan tutuklanıp yargılanmadı? Hiçbir insan bunu hak etmez, hiçbir dinde hiçbir yasada bu olmaz.' derken sesi zor çıkıyordu ciğerlerinden.

O fısıltıyla ah! derken, iki harften oluşan bu nida, ağırlığıyla hepimizi ezecek güçteydi.

Yıldız Ramazanoğlu


Mackinac

// YORUMunuz için ::


Mackinac

Bazen insanın kendisiyle arasına bir mesafe girmeye başlar. Zamanın hızına göre adımları kısa kalır. Ben de şimdilerde ''uzun kalan tanrı misafiri, daha çok içsel, bir fetret''i en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyorum ki, akleden kalbimdeki misafirperverliği kıskanıp inşirah da uğrasın beldeme. Nasırlı parmakların bile hissedebildiği türden, kapı gıcırtısı gibi iç gıcıklayıcı, pütürlü bir yolda ilerlerken bulabiliyorsunuz kendinizi iç ya da dış dünyanızda. Üstüne üstlük, bir de insanların pütürlü kısımlarıyla ovularak törpüleniyor kelimeleriniz. Hal böyle olunca da dilsizliğinizin demirine su veriyor zaman. Sükutun yapraklarını yola yola bir çığlık kabarıyor kursağınızda. Asrın pençeleriyle açılmış yarıklarınızdan sızıyor tüm bunlar. O yarıklar ki gecelerin kırılgan parmaklarıyla kanırtılıp duruyorlar gözlerden ırak demlerinizde.

Öznesi, yüklemi, yerli yerinde bir cümle kurmaktı niyetim yola çıkarken. Eyleme dökebileceğim sağlam bir cümle, sağlam bir muhasebe. Bir formül bilmiyor/d/um bunun için. Sadece yola koyuldum daha bir derinlemesine tefekkür edebilmek niyetiyle. Sürekli ruhunuzun pullarının döküldüğü mekandan uzaklaşıp, yolcuğun gölgesinde daha bir serin düşünebilmek muradıyla... Kurabildim mi derseniz o cümleyi, en azından sağlam bir yerde, soluklanabileceğim bir virgüle kadar geldim diyebilirim size. İçimde ve dışımda sabrın eskiyen pazenlerini değiştirmeye dair bir eylem/di bu.

Haritadan bir yer seçtim. Mackinac diye bir ada ve civarı. Yaklaşık 400 küsur mil mesafedeydi bulunduğum şehirden. Atlayıp bir vesaite planlamadan yolculuk yapmayalı uzun zaman olmuştu. Hayli iyi geldi ruhumun pütürlü, birbirine sürtündükçe derinlerime dokunup, kendi kendini yaralayan yerlerine. Yollara düşmek için yola çıkmanın, gurbette gidecek pek bir kimsesi, varacak bir yeri olmayan biri için fazlasıyla anlamlı olduğu söylenebilir.




İnsanoğlu aslında köprülerden geçerken gayet dikkatili, diye düşündüm köprünün üzerindeyken. Genelde köprüden önceki son çıkışlarda afallıyoruz. Aslına bakarsak en çok düz yollarda tökezleyip düşüyoruz. Toplasanız bu ufak, önemsemediğimiz düşüşleri belki de derin bir uçurum mesabesine denk düşecektir.

Korkmadın mı köprüden geçerken, dedi bir dost. Manzara o kadar güzeldi ki,  insanı uyuşturuyordu sanki. Kendimi boşluğa salıp, aşağıdaki nehire bırakasım geldi.




Bu da bir çeşit su değirmeni. Lakin buğday öğütmek yerine içerisine kurulmuş bir sistem sayesinde suyun gücüyle odun kesiyor. Ve sanırım broşürde gösterildiğine göre kesilen büyük gövdeli ağaçlar eskiden nehir vasıtasıyla farklı yerlere ulaştırılıyormuş.




Doğu ülkelerinden birinde, yahut Türkiye'nin doğusunda böylesi bir yolculuk yapmış olsaydım kim bilir kimlerin hayatına dokunur, kimlerin kaderinden pay alırdım. Nicelerinin hikayesine girer, pek çoklarının hikayeme ilişip, kalbimde yer etmelerine şahitlik ederdim. Oysa burada belki de benim nasibime birkaç selamlaşmadan öte kimsecikler düşmedi. İnsanlar büyük şehirlerden küçük kasabalara, birbirlerine dokunmadan fakat birbirlerine çok yakın bir mesafede kendi yörüngelerinde dönüp durmaktalar burada. Her gece köpüren bir deniz gibi şehir posasını bırakıyor zamana. Kimileri hayatın rahmine yapıştıkları yerden düşüyor, kimileriyse yeni yeni tutunuyorlar. Ama ekseriyetle yalnız...

Sadece bir sanat sergisini gezdiğim Grand Rapids ismindeki küçük şehirde pek çok defa bir Amerikalı ve bir Afro-Amerikalıyı aynı araç içinde yan yana çiftler olarak görmek şaşırtıcıydı. Zira hala Amerikalılar ile Afro-Amerikalılar'ın evlilik oranı diğer ülkelerden insanlarla evliliklerinin aksine %1 oranında seyrediyor diye işlemiştik derste.


Bir sincap yol üzerinden geçen elektrik tellerinden karşıdan karşıya geçiyor. Kimsenin yüreği ağzına gelmiyor. Aynı dem bir cambaz ip üstünde terliyor, herkes yine soğuk kanlı. Çok para ediyor zira onun sendelemesi de, düşmesi de. Bir insan düz yolda ilerliyor, kimsenin yüreği ağzında değil. Oysa ki en fazla endişelenmeyi o hak ediyor-Bu da parkta gördüğüm sincabın söylediği olsun...






Cadillac diye bir kasabadan geçti yolum. Kısa bir yemek molası sırasında bu ismin nereden geldiğini merak edip sordum etraftakilerden birine. Bana bu ismin eski bir Kızıl Derili şefinin ismi olduğunu söylediler. Ne ilginç, önce öldürüp sonra anısına isimlerini şehir ve kasabalara vermek. Kendisi hayattayken heykellerini diktiren diktatör zihniyet kadar ironik bir eylem. Yine Mackinac'ta bir Kızıl Derili müzesini gezme imkanım oldu. Bahçesinde elinde incil bir aziz heykeli, içeride birkaç sembolik bilgi dışında sadece ticaret amaçlı açılmış bir mekan. Katlettikleri insanlardan ve kültürlerinden lütfedip geriye bıraktıkları birkaç sembolik şeyin ticaretini yapma arzusu insanın bir yerde mğdesini bulandırıyor. O kadar bilgi arasından sunulan göstermelik şeyler insanların aslında yaşananları bildiklerini düşünmeleri sebebiyle gerçeğe ulaşma iştiyaklarının da önüne geçiyor böylelikle.

 




Bu ufak kulube de bir evin bahçesindeydi. Depovari bir yer. Ama çok eski püskü ve bakımsız da olsa masalsı bir havası vardı. Sizinle de paylaşmak istedim. Şimdilerde masa üstümü şenlenlendiriyorum kendisiyle...





Bu kayanın fotoğrafını çekerken de neredeyse bir yılana basıyordum. Yılan ayak ucumdan hızla kayaların arasına kaçtı. Bir dostum yakınlarda kendisine ''şerbetli'' denilen kişilerden bahsedip, bana atıfta bulunmuştu latifeyle. Bu yılan vakasından sonra ben de kayaya şerbetli kaya deyiverdim. Üzerindeki latif izle daha güzel bir ismi de hak etmiyor değil gerçi...




Bu bank da yolculuğumdaki son durağım diyebilirim. Bakmaya kıyamadığım bir aralıktan göğü yoklamak istedim burada oturup. Ve ardından bir niyaz yükseltmek göğün sahibine. Belki de böylelikle bir düğümü çözüp alnımın kırışıklıklarından, bir tebessüme bağlayabil/ir/dim.

Gökten bir su indirdi de vadiler, kendi miktarlarınca sel olup aktılar. Sel de suyun yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir zinet eşyası veya bir değerli mal yapmak için, ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir. İşte Allah hak ile batılı böyle çarpıştırır. Fakat köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. İşte Allah böyle misaller verir. Ra'd 17




Bu da yola koyulmadan hemen önce Chiacago'da karşılaştığım bir araç. İçine park banklarından monte etmişler, fotoğraflara bakılırsa sahibi hayli otantik yaşlı bir adam. Pek çok kutuda kara kalem resim arşivleri vardı kapalı kapısının camından görebildiğim kadarıyla. Pencerelerinde de muhtelif şarkıcı, şair, düşünür ve benzerlerinin karikatürvari resimleri hayli dikkat çekiciydi. Belli saatlerde arabanın açıldığı yazıyordu. Nasip olur da tekrar denk gelirsem tadı damağımda kalmış merakı giderip aklımı doyuracağım bu konuda. İnşeallah sizinle de paylaşırım. Virgülüne kadar geldiğim cümleye dair hasbihal de başka bir vakte kalsın...

Dilsizmütercim


ax...

// YORUMunuz için ::



Efendim,


sen bir çölü yeşertiyordun;

biz ise nerede bir yeşerti görsek hemen çöle döndürüyoruz.

Yani hemen kirletiyoruz büyümekte olanı,

hemen başında bitiyoruz boy veren bir sürgünün

Herkesin elinde bir keski, herkesin gözleri arzudan kan çanağı.

Bize boynunu uzatmasını telkin ediyoruz

her yeni çıkan sürgüne.

Boyunun bizde daha da uzayacağına inandırıyoruz onu.

Sonra bahaneler arıyoruz bütün bu yaptıklarımıza,

insancıl meşruluklar.

"çok incitilmiştik" diyoruz mesela;

"böyle bir ruh kıyımına ihtiyacımız vardı!"

Biz merhametin merheminden nasipdar değiliz;

yaralanan yerlerimizi başkalarının derisini yırtarak sarıyoruz...



Efendim,


İçimiz karmakarışık.

Hangi günahın, hangi ağrımıza daha iyi geleceğini yazan

-reçeteler tutuşturuluyor elimize.

Artık yalnızlık nedir çok iyi biliyoruz.

Ama yine de içimizde mahcup bir yer var.

İçimizde bir yer,

senden bahsedilince,bir çocuk gibi başlıyor kıpraşmaya.

o yer aşkına!

ali ayçil

ceviz sandıklar ve para kasaları
kitabından

Dilsiz Getto

// YORUMunuz için ::


Pazar günü şehrin güneyindeki gettolardan birinde, Afro-Amerikalı ve Afrikalı müslüman kardeşlerimin organize ettiği bir yemek kermesine gittim. Şehirde, bilginiz dahilinde olmasa da yolunuzun gettoya düştüğünü, etraftaki dükkanların pencerelerinin kontraplaklarla kaplanmasından, yahut tamamen tuğlalarla örülüp kapatılmış olmasından anlamaya başlıyorsunuz. Hırsızlıklara karşı böyle bir önlem geliştirmişler kendilerince. Şehir merkezindeki pek çok süper marketin bu semtlerde şubesi yok. Şayet orta halli bir mağazaya denk gelirseniz de şekli şemali semtin genel havasına bürünmüş, penceresiz, kapısında kalın demirler çekilmiş bir vaziyette karşınıza çıkıyor. Hatta bir defasında Maryam adında bir camiye girmek istemiştim de, camiye girmek isteyenlerin üzerinde silah olup olmadığı aranmadan içeri alınmadığını öğrenmiştim. Eskiden muhitin doğal güzelliği yüzünden ağırlıklı olarak beyaz Amerikalıların yaşamayı tercih ettiği bu yerlerde, sonrasında yanlarına çalıştırmak için getirdikleri Afrikalıların nüfusları artış gösterip, lokal de olsa bu alanda gücü ellerinde tutmaya başalamaları sebebiyle, muhitin Beyazlar için tekin olmayan bir yer olmasına sebebiyet vermiş. Onlar da şehrin bu kısımlarından göç etmek durumunda kalmışlar zamanla. Bu yüzden getto her ne kadar bakımsız olsa da, Beyaz Adamın vaktiyle gözüne kestirdiği bir yer olmasından da anlaşılacağı gibi doğal güzellik bakımından hala cazibeli sayılabilir.

Yine bu şehirde, ilk gökdelenler Amerikalılar tarafından, Afirka'dan zorla getirilip, köleleştirilen insanları dar mekanda çok sayıda, çalıştırmak istedikleri yerlerin yakınlarında istihdam etme amacıyla inşa edilmiş/ettirilmiş. Tabii o zaman su sistemi de bulunmuyor... Şimdilerde gururla tarihi yapı diye sundukları binalar resmen insanın içini burkan, midesini bulandıran zulmün nişanaleri olarak karşımızda duruyorlar aslında. Zamanla gettodaki kaderin tersine, köleler için inşa ettikleri/ettirdikleri binalara tıkılıp kalmış durumda modern insan. Bu halin ibretlik, garip bir döngü olduğunu düşünüyorum.


Bu fotoğrafı da kermesten sonra etrafta dolaşırken çektim. Afro-Amerikalı bir kardeşim, geri dönüşüm merkezlerine satmak üzere, süper market arabasıyla çöplerden eşya topluyordu. Aslında kendisiyle de selamlamlaştım ama pek çok defa olduğu gibi fotoğrafını çekmek için izin alma konusunda çekindim. Bazen böylesi durumlarda muhatabımı nesneleştiriyormuş gibi bir hisse kapıldığımdan fotoğrafını çekmemeyi yeğliyorum. Ama hayli dikkatimi çeken arabanın görüntüsünü sizinle paylaşabilmek güzel. Bu kardeşimiz yaptığı işe ufak bir ayrıntıyla incelik ve renk katabilmeyi başarmış. En azından benim arabayı gördüğümde tebessüm etmeme vesile oldu. Tüm gün boyunca çöplerle uğraşsa dahi, topladıklarını taşıdığı arabasını belki de yine çöplerden bulduğu oyuncak kahramanlarla donatmış ve işinin akışını bir nebze de olsa renkli hale getirmiş. İnce ruhlu insanlar, yaptıkları iş ne olursa olsun, bulundukları durum nasıl olursa olsun varlıklarındaki farklılığı, güzelliği bir şekilde kendi hayatlarına ve diğerlerinin hayatına yansıtmanın yolunu buluyorlar. Böylesi bir tefekküre yeniden şahitlik etmek güzeldi.




Bu da muhitteki suni göllerden biri. İlk fotoğrafta gördüğümüz suyun köpüren kısmında bir sistemle gölün suyu sürekli devir daim oluyor. Bu sistemi muhtelif bir kaç yere daha kurmuşlar. Soldaki köprü diğer bir kaçına göre tarihi bir yapıya benziyordu. Yani muhtemelen eskiden gerçekten bir göl varmış burada ama sonrasında suni bir destekle ancak varlığını sürdürebilir bir hale gelmiş. Bir yanda böyle örnekler göze ve ruha hitap ederken, öte yanda gözümüzün önünde doğal güzellikler nankör insanoğlu tarafından bozuk para gibi harcanıyor maalesef.






Fotoğraftaki cennet kuşlarıyla da göl kıyısında karşılaştım. Kendilerini oyuna o kadar kaptırmışlardı ki, bana pek pas vermediler. Yine de onları izlemek güzeldi. Pek konuşamasak da hemen diyaloglarına dahil ediyorlar sizi çocukluklarına has rahatlık ve katıksız bir dostlukla. Hafta sonu onları izlerken, dün de ilgilendiğim çocuklarla beraber resim yaparken biraz burkuldum. Daha dün ben oynuyordum o renkli kalemlerle... Ne zaman büyüdüm?!.


« Önceki :: Sonraki »