< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu





"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Palmyra/Tedmur/Şehrin ve Çölün Bedevileri

// YORUMunuz için ::




Onlar çölün bedevileriydiler bense metropolün... (Dilsizmütercim)




''Aşkla kavrulmuş bir bedeviyim ben

Daha üç beş günlük bir metruğum

Zor kurtulmuşum sevinçlerin elinden,

Cümlesinden kaçmışım cümlelerin

Kaçırılmışım muteber trenlerden...''

Sümeyye Çomaklı


Sahiciydi tebessümleri. Parmaklarına dizdikleri bir kaç parça hediyelik eşyayı satmaya çalışırken size sıkı pazarlık ettirseler de, aldığınız eşyanın ücretine denk bir çay ikramını esirgemezlerdi sizden birkaç kelam ettikten sonra. Zira Suriye'nin büyük şehirlerine de salgın bir hastalık gibi yayılmış materyalist hırstan pek çokları beriydiler. Yüzlerinde tezgahtar gülüşü ve ceplerinde banka hesap nosu yoktur çünkü...



Şam’dan 3 saatlik bir sahra yolculuğuyla varıyorum Tedmur/Palmyra’ya. Akşamdan bana eşlik etmeyi kabul eden küçük kardeşim sabah namazdan sonra uykuyu bana tercih edince yine yalnız düşüyorum yollara. Şehirler arası bir yolculuk olduğundan ve evvelinden Bosna’da şehir içinde yanımda gezdirdiğim pasaportumu kaybettiğimden yanıma almadığım pasaportumu soruyor otobüs şirketi biletimi keserken. Ben de çıkartıp nüfus cüzdanımı uzatıyorum. Zaten artık nüfus cüzdanıyla Suriye’ye girebiliyorsunuz diyor. Yolculuk esnasında sorun çıkma ihtimali varsa eve dönüp pasaportumu alabileceğimi söylüyorum. Birlikte polislerin  yanına gidiyoruz. Sağolsun kardeş benim yerime emin olmak için işi sağlama alıyor. Ülke içinde çok sorun olacağını düşünmüyorum ama burda her şeyi bahane edip çok rüşvet döndüğünden işinin ahlakından yoksun birine denk gelirsem bir açık vermemek için temkinli olmakta fayda var diyorum. Daha geçenlerde İspanyol bir aile dostumuzun kapısına dayanıp bir sebep çıkarıp rüşvet istemişler pasaport arasında... Neyse ki bir sorun çıkmıyor. Yolculuk için rastgele seçtiğim otobüs şirketi Türkiyeli Kürt kardeşlerimden çıkıyor. Kurmanci bilip bilmediğimi soruyorlar nüfus cüzdanımı uzattığımda. Ben de çok az, diyorum. Başlıyorlar Türkçe konuşmaya. Biletin üzerinde Dicle Tur yazısını görünce tebessüm ediyorum. Burda çok Kürtlerin bulunduğunu söylüyor kardeş. Teşekkür edip, selamlaşıyoruz. Yaklaşık bir saat sonra Şam’dan Tedmor/Palmyra’ya doğru kalkacak olan otobüse kadar etrafı, insanları kolaçan ediyorum



Anlar

.

Eger,yenıden başlayabilseydim yaşamaya,

İkincisinde daha çok hata yapardım.

Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.

Neşeli olurdum, ilkinde olmadıgım kadar,

Çok az şeyi

Ciddiyetle yapardım.

Temizlik sorun bile olmazdı asla.

Daha çok riske girerdim.

Seyahat ederdim daha fazla.

Daha çok güneş doguşu izler,

Daha çok dağa tırmanır,daha çok nehirde yüzerdim.

Görmedigim bir çok yere giderdim.

Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.

Gerçek sorunlarım oludu hayali olanların yerine.

Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım .

Yeniden başlayabilseydim eger, yalnız mutlu anlarım olurdu.

Farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.

Anlar,sadece anlar. Siz de anı yaşayın.

Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,

Gitmeyen insanlardandım ben.

Yeniden başlayabilseydim eger, hiçbir şey taşımazdım.

Eger yeniden başlayabilseydim,

İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.

Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.

Bilinmeyen yollar keşfeder,güneşin tadına varır,

Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eger.

Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...

ÖLÜYORUM....

Arjantin-1985

.

Jorge Luis Borges




Emektarlığı ellerine işlenmiş, efkarı yüzüne kazınmış, çilekeş bir amca karşı çaprazımda bir bankta oturuyor. Öyle çilekeş, öyle bıkkın bir hali var ki, boyut değiştirmişcesine uzaklara bakıp düşündüğünden fotoğraf çekimi için müsade istemeye yanaşamıyorum ve çok tercih etmesem de portre lensimi kullanıp birkaç poz çekiyorum. Sonra kalkıp gidiyor önümden geçip, hayatın tortusu paçalarından akıp, bır kısmı önüme, aklıma düşüyor.



Az ileride gölgede üşümeye başlayan bedenimi kandıracak bir kış güneşi ararken küçük bir kız çocuğu ilişiyor gözüme. Sırt çantamın zulasında böylesi durumlar için sakladığım çikolatalardan birini uzatıyorum kendisine. Çikolataya öyle masum ve memnuniyetle bakıyor ki, hala bir çikolatayla mutlu olabilen çocuklara rastlamak beni de onlar kadar sevindiriryor.



Bir cennet kuşu da hemen ön koltuğumda yalnız yolculuk yaptığı, şefkat dolu babasının kucağındaydı. Ufku açık çöle bakmayı bile unuttum bazen onu aynadan izlerken...



Şehirler arası otobüsten inip, dönüşte yaya geçeceğimiz yolları ayak üstü tanıştığımız ve tüm gezi boyunca kendilerine eşlik ettiğim cana yakın Arjantinli çiftle bindiğimiz taksiden ilk karşılama fotoğrafım yine çocuk tebessümleri oluyor...



Otobüsle seyir halinde, Tedmur Çölünden bir manzara...
Dağılmış bulutlar dağlar üzerinde gölgeleriyle cilveleşiyorlar...
(Tadmur, İbranice yazılan Yahudilerin kutsal kitabı Tanah'da Davud'un oğlu Süleyman tarafından kurulan bir çöl şehri olarak geçmekteymiş.)



Yoldaşım Alexandra soluğunu tutmuş ibretlik mekanları adımlarken...



Temple of Bel

Fransızlar 1930'lu yıllar boyunca tapınakta bulunan kurşun çivileri, mermi yapımında kullanmak üzere sökmüşler.



Antik Mari şehrinden çıkarılan 25.000 tabletten anlaşıldığına göre Palmira'nın tarihi M.Ö. 19. yüzyıla kadar gerilere, Yunan ve Roma kaynaklarında ise 1. yüzyıldan itibaren kayıtlara rastlanılmış...



Tarihi veriler, tarihi beldeler, ibretlik temaşalar...
İnsanoğlu ardında illa ki bir iz bırakmak istiyor...
Ölümsüzlük tutkusunun iz düşümleri belki de...
İnsanlarının mezarlarının da yaşamları gibi şaşalı olmasını anlayamıyorum.
Anlıyorum da ''anlayamıyorum!''. Olumlu izden kendinden yana umudu kesen beşer hiç olmadı ölümü üzerinden devasa bir iz bırakmak istiyor sanki. Gerçi burdaki bazı mezarlar inananları için tanrılarına atfediliyor bu da ayrı bir konu... Ama illa ki müşterek bir yerde aynileşiyor mevzu...



150 Suri'ye girdiğimiz ''Açık Hava'' müzesinde lavabo kullanımından para alıp keyif çatan cangalozlar... Yol arkadaşlarım etrafı gezerken abdest almam için evlerine buyur ettiler sağolsunlar.



(Otursam şu taşa, bıkkınlık ve heyecanın birbiriyle sürtünerek varlığıma kattığı enerjiyle baksam etrafa. Ve sen çocuk gelip koltuğunun altındaki ekmekten bir parça koparıp çiğnesen. Ben de sana şeker versem. Onu da katsan damağındaki tada. Tıpkı çocukluğumda annemin yaptığı gibi, tüm çürümüş, ezilmiş yarıklarıma bassam o çekerli ekmeği...)



Pek çok öğrenci tören için toplanmıştı. Öğretmenlerinin anlattığına göre;
Almuhdisa for Children adlı okuldan muhtelif yaşlardaki ilköğretim öğrencileri 300 metre uzunluğunda imece usulu resimler yapmışlar Filistinli mazlum kardeşlerine aşina olduğumuz dilin dışında bir dilde ''Selam'' etmek için. Hocaları Guiness Rekorlar Kitabı'na girebileceklerini söyledi. Gönül ister/di ki resimler barış dolu bir dünyaya dair olsa/ydı.



Resim sergisinin açılışına beldenin imamlarından biri de katıldı ama sanki olay ana temasından kopup kendi nüfuslarını güçlendiren bireysel bir propagandaya döndü. Maalesef ki benzer görüntülere Türkiye'de partilerin organize ettiği bu tip mitinglerde de fazlasıyla rastlayoruz. Kendi adıma onca insanı, insanî bazı hassasiyetlerden dem vurarak bir yere davet ettikten sonra parti probagandası yapmak gayri insani, gayri ahlaki bir durum diye düşünüyorum ve bolca miğde bulantısıyla başa çıkmak zorunda kalıyorum!



Baal Tapınağında pek çok dilde akıcı konuşan rehberlerden biri...



Başımızın belası, birinin peşine takıldıktan sonra başka müşterileri kaçırma pahasına potansiyel müşterisinin peşini bırakmayan, işten çok muhabbet için orda olduklarını düşündüğüm kardeşler:)





Roma döneminden kalma tiyatro...



Bursa'dan ayrıldığımdan beri ata binemiyordum. Develerle karşılaşacağımı az çok biliyordum ama bir at, hele ki bunun kadar güzel, mahzun, temiz bir atla karşılaşıp, böyle bir yerde dört nala sahibini çok uzaklarda bırakacak kadar rahatça sürebileceğim hiç aklıma gelmemişti. Allah da at sahibi de çok latifti... Rabbime şükür, kuluna teşekkür edriyorum. Öğrenci indirimi bekliyordum da bu kadarını değil... Eşi şehir merkezine giden Arjantinli dostumun şaşkın bakışları arasında ruhumun zulasından bir kaç yorgunluk daha dökülüp gitti böylelikle...



İkindi namazımı da bi güzel deve üstünde eda ettim ki sormayın...





Tetrapylon



Gök kuşağı ve gün batımını da ekleyip heybemize, bir güzel mekanda kahvelerimizi içip, biraz hayata dair muhabbet esiyoruz Arjantinli yoldaşlarımla. İsanların ülkerin sınırlarından daha vahim olanlarını kalplerinde ve kafalarında barındırdığı bir evrende ''Selam'' ın bereketine şükredip, ''öteki'' kavramı, İslamofobia, göçmenlerlerden ve pek çok konudan bahsettik. Tatlı bir yorgunlukla gece sahradan şehre doğru, kalbimizin damarlarında sahici bir hayat serumu dolaşırken, yeniden ve yeniden daha güzel yenilmek için dönüş yola çıkıyoruz...





 Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek/Suriye

Can Yanığı

// YORUMunuz için ::




bir yara en derin günündeyken

en ücra odalardayken ışık

solmuşken eski bir yaz sonrası


adım hercai


çıkarıp kendimi sizden


boşluğa asmaktayım



zaman dalında kurtlanan kiraz

ince bir sızıya saklanır gibi gizliden


binlerce ses


binlerce suret


yaslanır gibiyken omzuma


unuttuğum bir şey var


-ne zamandır aklımda-


küçük bir ukde belki


belki yarım kalan bir hesap


hiç biri değil belki de –olsun-


almaya geldim



okurken uyukladığınız hayat –benim-

kurşun bir ayraçla bölüp tam ortasından


bir türlü bitiremediğiniz


vedalar


ayrılıklar


kendine hayrı olmayan hoşçakallar


-bunlar da benim-



ben ki zincire son halkayım

dünyadan ağır


bir kıvılcım kadarım can yanığı


sürme çekmekteyim kör noktalarınıza


koynunuza zehrini tomurcuğun


ve sizden aldıklarımla şimdi


kendimi bir şey sanmaktayım



Sevda Zeynep Karadağ



Hurufatına Muhtaç Olmadığımız Kahvenin Kudreti

// YORUMunuz için ::



(Nusaybin/Mezar Taşı Ayrıntı)

Ağlamaktan astarı eskimiş yüzünü bükülüp düştüğü yerden kaldırdığında yüzüme çarptı bakışları. Elinin altındaki çaput üzerinde parmaklarını gezdirirken, avuçlarının içini dolduranın; gördüğüm bohçadan daha hacimli bir şey olduğundan emindim. Sessizce ağlarken gök mavisi bir libası çıkarıp bohçadan, incitmekten çekinen bir edayla naifçe okşadı defalarca. Gözlerinin altında oluşan torbalar yüzünü yıkayan yaşların mislini daha hüzünbaz demler için saklıyor gibiydi sanki.

Onu böyle görünce ben de ağlamaklı olmuştum. Oysa daha yeni tanışmıştık ve ne sevinçlerimiz ne de sızılarımız aşikar ve aşinaydı birbirine. Ama bir insanın olabileceği en insani anlardan birini paylaşıyorduk birbirimizle. Bu yeterliydi. Neden ağladığını bilmediğim biriyle, acısı varlığımda yankı bulduğu için ağlamaya başlamıştım ben de. Bir bohça eşyayı az evvel gözlerimin önünde istifleyip, birilerine verilmek üzere ayırmıştı. Fakat bu mavi pijamalarda düğümlenmişti kursağında biriken zehirli suskunluk. Güveyliğiydi, dedi tirek bir sesle. 32 yıl evvelinden bu güne sahibinden -daha- sağlam ulaşmış bir hatırat. Kendi elleriyle dikmiş vefat eden eşi, terziymiş. Yetim büyümüş ve çocukluğunda yıllarca etrafta birilerinin yuvasına sığınmaya çalışırken ciğerleri hayli hırpalanmış. Son yılının yarısını hastanede yatarak geçirmek durumunda kalmış.

Bütün eşyaları birilerine vermek için topluyordu. Öteden beri insanların ölen yakınlarının kıyafetlerini yakma, atma adetini, bu denli ölümle yüzleşemeyişi bir türlü algılayamadığımdan bir müddet sessizce izledim. Sonra daha evvel vefat eden birinin kıyafetleri kendilerine verilmek üzere uygun görülen yakınımdaki insanların psikolojilerini düşündüm. Normalde bu kıyafetleri giymede bence bir gariplik olmasa da, pek çokları bu eşyalara minnet etmezken kendilerinin bu eşyalar için uygun kişi olarak görülmesinin yaşattığı hissiyat biraz buruk olsa gerek. Bu düşünceleri kafamda bir yerde mayalanmaya terkedip, zar zor bir kaç parça eşyayı bırakmaya ikna ettim onu. Şimdi çok derin ve bir vakitte kendisini bulacak sükunete çarpana dek sürekli genişleyerek devam edecek acının şiddetiyle tüm izleri gözden ırak etmeye çalışsa/n da sonrasında özleyeceksin ona dair her şeyi, eşyalarını, kokusunu. Bugün yüreğini dağlayan ayrıntılar o vakit de sızılı bir hasret gideriş için gözünün ve gönlünün arayışıyla içini yakacak. Pişman olacaksın muhtemelen, dediğimde bana hak verdi buruk bir kabullenişle. Ve bir bohça eşyayı kendisi ve evlatları için ayırdı.

Kilis'te beni evinde ağırlayan abla, yıllar önce komşu teyzenin evinde temizliğe yardım ederken, ziyarete gelen genç terzi meğer latife olsun diye ikram edilen kahveden fal bakarmış. Evdeki herkes için kahveleri üzerinden birkaç kelam ettikten sonra sıra kendisine geldiğinde bu ilk defa karşılaştığı bey; seninkini yarın sabah bakacağım, şimdi değil, deyip onu hayli hayrete düşürmüş. Bütün gece komşu kızıyla şakalaşıp bu cümlenin anlamı üzerine düşünüp, alay etmişler akılları sıra. Ama sabah olduğunda mavi pijamanın sahibi genç, annesiyle beraber yüzü şimdilerde hüzne teslim olan bu hanımın kapısına dayanmış kahve içmek için. Ve o gün aslında hurufatına muhtaç olmadığımız kahvenin başlı başına hatrı, kudreti devreye girmiş ve sözlenmişler birbirleriyle.

İçimin aynaları tam bu sevgiden yana ışımış, dikkatle dinlerken, abla tüm bu anlattıklarına bir ayrıntıyı daha ekledi ve dedi ki: Çok başka severdi beni. Oğluma vasiyet etti, her ne sebeple olursa olsun şayet benim ölümümden sonra evlenmeye kalkarsa vurun onu, diye...

İrkiliyorum bu cümleyle... Tutkunun; şefkat ve sevgiyi pratikte olmasa da imgesel manda gölgede bıraktığını hissettiğim bu demde iliklerime dek üşüyorum. Başkasının sevgisi ve acısı üzerine konuşmak haddim değil belki ama tutkunun sevgiyi boğduğunu çokça gördüm. Şefkat, aşkı boğan tutkunun parmakları arasından sızıyordu...

Dilsimütercim:Meryem Rabia Taşbilek 


Kalbimizin Kaderi Süreli ve Sürekli Bir Hamillik

// YORUMunuz için ::



Hasankeyf

Konuşmak ve susmanın dışında bir üçüncü alternatif hal var mıdır diyorum kendi kendime nicedir? Üçüncü bir fiil; bu iki halden de yorgun düşmüşlere münasip bir fiil. Uyku ile uyanıklık dışında var kılınan yakaza hali gibi... Gecenin düşünsel yoğunluğundan ve gündüzün kısır döngüsünden yorgun düşmüş metropol bedevileri için bir kaylule vakti... Şimdilerde geceden ve gündüzden arakladığım ufak zaman dilimlerini kendime kaylule kılmaya çalışıyorum ben de. Genelde başarısız, üçüncü bir hal denemesi... Belki de bir Araf...

Kalbimizin kaderi süreli ve sürekli bir hamillikten yana yazılmış bizim... Bu yüzden sancı varlığımızın tekamül mayası gibi bir şey aslında. Derinlik kazanmak için sancı kaçınılmaz. Hele ki bu modern çağın çelişki patikalarında erdemlice ilermeye çalışan, kötü olmamanın iyi olmaya tekabül etmediğine inananlar için kefir gibi mayalanarak çoğalıyor sanki bu insancıl sızı.

Bir çıban başı gibi toplanıp büyüyor günlerin tortusu. Tonları değişip duran bir kara deliğe, içimin renklerini kaptırmamaya gayret edip, uzanmış öylece askıda yaşıyorum bazı bazı. Yaşamla aramda slikon bir perde kabardıkça kabarıyor böylesi zamanlarda. Burnumun sürtünmesine bile refleks veremeyeceğim kadar kibarca canımı yakıyor bu hal. Neler değişti diye merakla bakıyorum içimin aynalarında çoğalıp, eksilen çehreme. Aslında insanda çoğalıp, eksilen hiç bir şey yok sanırım diye mırıldanıyorum. El yordamıyla dokunduğum, içimin kuytularında evvelden biliyorum sandığım, karşıma bir tepecik gibi çıkan, iç akışımı bozan bazı tümseklerin yok olduğunu görüyorum. Derken kazdığım yahut hazırlıksızca içine düştüğüm düşünsel bir derinliğin sevinci kursağımda, buradan kotardığım, bazen bilincimin tırnaklarıyla kopardığım toprağımın başka bir yerde çıban başı gibi bir tümseğe dönüştüğünü görüyorum yeniden. Anlıyorum ki insanda hiç bir şey eksilmiyor sadece yer değiştiriyor, sonlu içinde bir sonsuzluk sarmalında olumlu ve olumsuzdan yana...

Sürekli resim ve şekil değiştiren bir pazzıl gibi insan. Parçaları denkleştirmeye güç yetirdiğimizi düşündüğümüz demde, bakıyoruz ki biz bu halin üstesinden gelinceye kadar resim kendinden vazgeçmiş yahut, iyi ya da kötü bir başkalaşım geçirmiş. Elimizde yine uyumsuz fani, parçacıklarınızla kalakalıyoruz.



Diyarbakir/Eski Jitem Yakini

Aşksızlıktan yarılmış, zaman fakiri insanlar yarıklarını çamura ve güneşe tutup, kabuğa durmayı yeğliyorlar bu hale kafa yormak yerine. Damarlarımıza dışardan suni enjeksiyonlarla döşenmiş modern mayınları patlatmak gerek. Belki de her şeyi göze alıp kalbimize yeniden akabilmek için... Hırstan avuçları terleyen ve kararmış gözlerle ellerini karınca yuvalarında ufalayan, kamçısı kendinden menkul hayat haltercileri bu trajediye nasıl anlam giydirsin. Bu sızıyı okunaklıca nasıl görsün kırışmış alnımızın baş köşesinde?!.

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek

 



Eski Bir Kapkaççı ile Has Bi Hal:)

// YORUMunuz için ::


…/yaşayacak yer açın onlara

ve düşünmeyin onlar adına

hep aynı kitapları okutmayın!

keşfetsinler şafağı, bırakın!

ve kendi öpüşerini tadımlasınlar

barış içinde aşk ve özgürlük adına/...


Pablo Neruda


Ona bir mahalle bakkalı önünde sokak lambasının altında oturuken rastladım. Kırmızı gıda boyasına boyalı haşlanmış yumurta satan bakkallardan birinin önünde... Mahallenin delisi elindeki oyuncak silahla çocuklara ateş edip kahkahalarla gülerken, ikisini birden kadraja almıştım. Sonrasında bu semtte en çok hangi vakit ve nerede çocukları bulabileceğimi sormuştum kendisine. Birazdan okul çıkış vaktinin geleceğini, o vakit buraların çocuk cennetine döndüğünü söylemiş ama bu dar, labirentvari mahallelerde tek başıma dolaşmamın güvenli olmayacağını, istersem bana biraz eşlik edebileceğini eklemişti. Plansız şekilde ilerlediğimden ve de bazen bir yerde çokça oyalandığımdan, yerine göre evlere girdiğimden teşekkür edip uzaklaşmıştım oradan.

Sokaklarda dolaşırken aklıma sürekli bir cümle gelip, bilincimi gıdıklayıp durdu. Orhan Pamuk’un edebi yönüne pek aşina olmasam da Amed için söylediği, hayli sevdiğim bir cümlesiydi bu... Evlerinde kaldığım abla, kendisinin Diyarbakır’a geldiğinde vardığı bir kanaati paylaştı benimle. Şöyle demiş yazar; “Tanrı sanki bütün çocukları bir tuzluğa doldurmuş ve sonra da Diyarbakır’ın tepesinden aşağı dökmüş!” Diyarbakır’ın çehresine yakışabilecek en güzel tanımlardan biri, belki de ilki bu olsa gerek. Uzun zamandır yerinde ve edebi bir tanımlamaya dair bu kadar imrenmemiştim.

İşte ben de gökten bereketlice serpilmiş, varoşların rengarenk ara sokaklarının tadı, tuzu mesabesindeki çocukların izini sürdüm de durdum bütün gün. Pek çok güzel muhabbet ve tefekkürden sonra soluklandığım Hasan Paşa Han’ının üst katındaki, her gece ayrı bir güzelliğe rastladığım, sahiplerinden ve çalışanlarından Amed’e dair çok şey öğrendiğim ve misafirperverliklerini dilendirmeden geçemeyeceğim (bir reklamı hak ediyorlar:) Zin Cafe’ye doğru yola koyulmuşken hayli dar bir sokakta elektirikler kesildi. Gün görmüş teyzelerin, ablaların sabahtan beri kolumdan çekiştirip, “Bir başına buralarda ne arıyorsun, makinanı çalarlar, dikkat et buralar tekin yerler değil.”  Şeklindeki uyarıları haliyle her köşede kendisini tekrarlamaya başladı...

Onu yine gün ortasında rastladığım yerde otururken buldum. Mahallenin bakkalında çıraklık yapıyormuş. Dönüyor musunuz artık abla, dedi. Evet, karşılığını verdim. Şansınıza elektirikler de kesildi, sizi Kervansaray’a kadar götüreyim, diye ısrar edince, ben de kabul ettim. Yolda yine sanki bu muhitlerin klasik jargonu halini almış emniyetim konusunda beni uyardı. Ben de bu kadar çok dile getirmelerine gerek olmadığını, her şehirde olumsuz vakaların olabileceğini söylerken cevaben dedi ki:

İnsanlar aç abla öyle deme, burda çok kapkaç oluyor. Nerden biliyorsun dersen zamanında ben de çok yaptım ama artık tevbe ettim. Bu noktada beni bir gülme aldı. Hayli belirgin bir tebessümle, gayri ihtiyari dedim ki; tevbe etmene sevindim, iyi yakalanmamışsın:) Ne yakalanmaması abla, iki defa hapis yattım bir defa 3 ay bir defa da 2 ay. Diye cevap verdi. Kendisi tarafından mağdur edilen kişilere de, ona da üzüldüm.

Onun bu samimiyeti ve dürüstlüğü öyle hoşuma gitti ki, içim burkuldu. Buarada işsizlikten yakındı haliyle. İçimden de dışımdan da dua ettim ona. Ama işin en traji-komik ve beni bu satırları yazarken dahi güldüren kısmıysa, eski kapkaççı bir gencin beni yeni, potansiyel kapkaççılardan koruyup, emniyetle işlek yola dek çıkarmak için yol boyu bana eşlik ediyor oluşuydu. Herkese insanlıktan yana kendilerini yeniden inşa edip, ilerlemeleri için yeni fırsatlar verilmesi yönündeki fikrim bu selamlaşma ve tanışma vesilesiyle daha da katmerlendi. Bu sebeple kendisinden bahsetme konusunda izin aldim.

Sabıkalılık bahsi zaten çocukluğumdan beri içimde kabarıp kabarıp duran bir dert. Sistemin ve toplumun sabıkalı insanlara dair bakış açısındaki çarpıklık ve istihdamlarına dair de birkaç kelam etmek isterdim ama sanırım evvela sağlama yapmaya ve öz eleştiriye, düşünce suçu ve sabıkasından başlamak gerek... Önce görünür sabıkası olmadığı halde bilinçlerimizdeki “öteki” sabıkasını üzerlerine giydirdiğimiz insanları, konforlu ezber şablonlarımızda sabıkalı hale getirerek yaraladığımız iletişimlerimiz üzerine düşünmeliyiz. Belki de en güzeli hiç birini ertelemeden tüm bunları eş zamanlı yapmak. Bu günün, yarını daha yaşanabilir kılan eylemlerinin başında geliyor zira bu. Bilincimiz “öteki”ye dair sabıka listesini temize çektikçe biz de özgürleşeceğiz. İnsanlığın kardeşlik ırkına şimdi ve her dem selam olsun...

 

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek


Pablo Neruda'dan

// YORUMunuz için ::



{Diyarbakir/Ali Pasa  Sokak Arasi}

bilmek acı çekmektir. ve bildik;

karanlıktan çıkıp gelen her haber

gereken acıyı verdi bize:

gerçeklere dönüştü bu dedikodu,

karanlık kapıyı tuttu aydınlık,

değişime uğradı acılar.

gerçek bu ölümde yaşam oldu.

ağırdı sessizliğin çuvalı.


pablo neruda



« Önceki ::