< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu




HER HAKKI SAKLIDIR!KİTAPLASTIRMA HAZIRLIKLARI SUREMEMEKTEDİR! Önerileriniz için: dilsizmutercim@hotmail.com

İntifadah!

// YORUMunuz için ::

SENİ BANA KILAN

// YORUMunuz için ::


SENİ BANA KILAN

İçimi bu kadar yakmak için

Hasreti bu kadar içten anlatman

Hatta hasretin kendisi olman

Şart değildi bir tanem

Şart değildi bu denli yanman hasrete

Elden ne gelir ki

Pervanesin işte

Bildim bileli öyleydin

Dertleri meşk edinen

Bir ateş delisiydin gördüm göreli

Kaderindi

Mahkumdu elin

Naçardı alnın

Ateş yazındı

Dönüp dönüp yanmak

Yana yana dönmek

Nazındı

Ne bahar yaşadın ne kışın oldu bu yüzden

Ne masalın ne bebeklerin

Ne de

Uçurtmalar gönderdin yerden

Göğün yüzüne

Ama ben bu yüzden

Yalnız bu yüzden sevdim seni işte

Apayrı başka sevmelerden

 

Yalnız bu yüzden

Müziğinin sesi hıçkırırken içimde

Ve alev bulutları sararken dört bir yanı

Duydum

Okyanuslar üstünde yürüyen

Hıçkırığının sesini

Gözlerinin kıblesini gördüm

Hasretini giyindim yeniden

Bir sevda gibi kuşandım

Derdinin neşesini

Gurbetini

Aşk hevesini

İpekten kanatlarının çilesini

Ateşe raksını kuşandım pervasızca

 

Talihindi belki Rabia

Bu yüzden mecburdun

Mecburuydun hasretin

Aynı sebepten

Hep mecbur kalacaksın belki

İbrahimi yazgına

Bu demek ki bir bakıma

Sınavların hep sevdiğinle olacak –görünürde-

Görünmezde en sevdiğinle bir olana dek

Olana dek

Hasret olacak kaderin

Yakine mahkumsun çünkü

Yarına

Aziz bir muhtaçlık seninki

Korkma

Yazgın yakin çünki

Ne icbar ne irade

İnan ki bir tanem

Yazgı bu seninki

Ve bizimki…

Bu bezmi elestten

Aynı kalemle yazılı olmakdır küçüğüm

Aynı kadere

Aynı yöne düşmüş olmaktır

Takılı kalmaktır yüreği

Geldiği yere

Döneceği yere hem de

İşte budur seni bana yakın kılan

Ne zamandır anlatamadığım da

Budur sana işte

Gerisi lafı güzaf

Irağa bürünen mesafeler

Arpa boyu gurbetlerdir aslında

Tayyı beceremediğimizdendir uzaklar

Zaruretler zahmetler

Nimetlerdir

Makamlardır külfetler

Dilenen, hep af

 

Ne hacet

İçimi bu kadar yakmak için

Hasreti bu kadar içten anlatman

Bu denli yakman sözü

Köz olman

Elzem değil ki kadere sui zan

Hasrete gurbete

Çünki

Hiçbir şey sorumlu değildir

Aşinalığımızdan kader kadar:

Sevmek

Aynı kalemle yazılı olmakdır

Ve seni bana kılan bir tanem

İnan

Ezelden alnımıza vurulan

Bu yazgıdır zaten!

Apayrı başka sevmelerden!


Dr. Selma Karışman


“yerini yadırgayan eşyalar gibi”

// YORUMunuz için ::

“Balkonlarınız çok yüksek sizin baş döndürüyor,
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor...” Birhan Keskin


Dünyalar savaşının şehrin can damarlarına doğru aktığı, o görünmez tufanın hergün yeniden ve yeniden vurup geçtiği bir şehirin gettolarından, baş döndüren yüksek balkonlarına ve gözden kaçan karanlık kuyularına bakıyorum. Dünyayı değiştirme isteği eşyayı anlama istidadını çiğnediğinden beri, içimizde fokurdayan mağma, yüreklerimizi ısıtacağı, kirlerimizi yıkayacağı yerde, yuvalar yıkıyor.

Türkiyede  sadece ulaşabildiğim istatistiklere yansıyan kısmıyla her yıl  5-14 yaş arası  50 çocuk intihar ediyor. Hemen her ülkede çocuk intiharları toplam intihar oranlarının % 10’unu geçiyor.

İçinde yaşamaya çalıştığım bu şov şehirde sadece bu hafta sonu  cinnet geçiren sivil insanlar tarafından yine tanımadıkları sivillere karşı 40 silahlı saldırı gerçekleştirildi. Okullar açıldığından beri 23 çocuk okul arkadaşları tarafından silahla taranarak öldürüldü. Bir çoğu kendisini öldüren gençle ölmeden önce bir defa dahi göz göze gelmemişti. Her birinin hayattayken oturduğu sınıf sıraları ve ayakkabıları şehir merkezinde toplanıyor. Denilebilir ki, bu “öğretim” yılında bir sınıf öğrenci topluca katledilmiş. Kaçımız tek suçlunun, okuduğu okulda çevresini yaylım ateşine tuttuktan sonra kendisini de vuran genç olduğuna inanarak rahatlayabilir ki? İnsanlığa dair bir umut ki; kızı vurulan bir anne hiç görmediğim bir sebat libasına bürünmüş haliyle; kızını vuran gencin kendisini öldürmesine de üzgün olduğunu, psikolojik problemleri olan gence kızgın olmadığını söylüyor… Biliyor ki dünyanın diğer ülkelerine salgın gibi yayılan filimler ve daha niceleri çıkış ülkelerinde de kanal/izasyonlarla gençleri zehirlemekten geri durmuyor.

İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır./Rum 41

İnsanlar sigorta şirketlerinden büyük meblalarda paralar alabilmek için evlerini, iş yerlerini, eskiyen arabalarını gözlerini kırpmadan ateşe veriyorlar artık. Çıkan yangınlar komşu evlere sıçrayıp birçok masum insanın incinmesine, hayatlarını kaybetmelerine vesile olabiliyor. Hatta ki; gözü dönmüş kişiler aile fertlerinin hayat sigortalarının iştah kabartan rakamları için ailelerinden bir ferdi öldürüp, kaza süsü vermeye yeltenebiliyorlar. Son yıllarda artan yangın ve benzeri olaylar nedeniyle sigorta şirketlerinin araştırmalarını daha titizlikle yapmaya başlaması, insanlığın vardığı içler acısı noktanın tahminlerimizden daha da vahim olduğunu gösteriyor bize…

“İyi bir işle mükafatı nesne ile gölgesi gibi birbirinden ayrılmaz. Zihindeki mükafat onu sadece önemsizleştirir.” Hal böyle olunca kötü bir işle cezası da uhrevi kısmın yanısıra eşzamanlı bir boyuta da sahiptir. İnsanoğlu Kutsal Kitaplardaki bir helakın hala kendini bulmadığının şaşkınlığını yaşamasın, zira hergün kendi kazdığımız çukurlarda helak oluyoruz.Yine bu dünya denen garaib yerde, Darwin’in evrim teorisini bir kez daha çürütürcesine insanlar; hayvandan insana evrilerek değil, hayvandan da aşağı zillet çukurlarına devrilerek değişiyorlar.

Gelenekselci partileri “özgürlük” adına açtıkları savaşlara dair eleştirmeleriyle toplumun takdirini kazanan Demokrat kanadın, savaş karşıtı söylemlerinin dillere pelesenk gerekçesi olarak neredeyse sadece ve sadece savaş için toplanan vergilerden dem vurduklarını, yerle bir edilen ülkelerin, tarumar olan yuvaların, vurulan masum insanların mevzu bahis bile edilmediğine demeçlerinde şahit oldukça, seçilenden, seçmene bir çoğunun ağızlarından köpükler çıkartarak akıtılan onca kanın neden hala kendi ülkelerindeki benzin fiyatlarında bir iyileşme yaratmadığından dem vurduklarını gördükçe; “yerini yadırgayan eşyalar gibi” kıvranıp duruyorum…

Ellerimizin gölgelediği hayatın çehresi aydınlanmak için yine ellerimize bakıyor.  Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi; “İnsanların çoğu özgürlüğü kolaylıkla güvenlik ve hazla değiştirebilirler! Bazı insanlar için özgürlük aşırı bir yüktür. Bu insanlar özgürlüğün ve direnişin en büyük düşmanları, mutlu köleler olarak" yolumuzdan geri koymaktalar bizi. Bu mutlu kölelerin açıkta kalan özgürlükleri, adaleti açıkta kalmış güç sahiplerinin ayakları altında, zulmün hakimiyetine doğru birer basamak olageldikçe ve bizler sol yanımızdaki kanlı madeni işlemenin hakkını vermedikçe, dudaklarımızdan dökülenleri ellerimize yansıtmadıkça, adaletin hakimiyeti ve bu yolda ilerlemeye çalışanlar, yenilginin varlıklarına gölge gibi yapışmasına mani olamayacaklardır.

Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek

KALBİMİN İNCİR BAHÇESİ SÜKÛTUMUN GİZLİ LEHÇESİ

// YORUMunuz için ::



Neslihan'a ve aşka...

Biliyorum önlenemez bir hoyratlık seninkisi,
Yüreğime bilerek ve isteyerek kıymıklar batırsaydın eğer;
Belki de çok daha kolay olurdu her şey,
Oysa şimdi bol çakıllı sükutunla
Ve martı çığlığı gözlerinle
İçimin duvarlarını tırmalayıp duran
Aklımdaki ırmakları pıhtılaştıran
Aynı dem mavi bir gökyüzü gibi yüzümde açan
O her sükuta yakışan
Her selamda örseleyensin
Sol yanımdaki kanlı madeni
Ve ey sen…
Ve ey sükutuna bürünüp sakınan
Acıyı her dem kınından çıkarıp
Tüm çığlıkları soyunan…

Aklımı ve yüreğimin sızılarını
Saçlarımı yolarcasına avuçlarımda tutarken
Seni daha az hatırlamak ne kadar avuntur beni
Uzaktaki yakın olmaklığınla…
Bütün acılara sahip çıkmışken
Benim mutluluğum bütün olmazlık
Ters orantılık…
Ah sen;
Kalbimin incir bahçesi
Sükutumun gizli lehçesi
Ve ah sen o martı çığlığı gözlerinle
İçimdeki denizi kurutan
Oysa ben tüm atlarımı tımar edebilir,
Geceleri bir eve sığabilirdim
Sade senin yüzünde gürleyen ve gürleşen
Bir gök olabilirdim…
Bilesin ki önlenemez bir sızı benimkisi,
Sızılarımın sazlığında acılı aminlerimi koklayarak
Söyle yarına kaç gün var?




Hahamlar: "İsrail dünyanın başına bela!

// YORUMunuz için ::


Yusuf el-Karadavi'yi ziyaret eden ve “İsrail dünyanın başına bela, yıkılacak!” diyen Yahudi Hahamlar İsrail'in Filistin’deki katliamlarını sert bir dille kınayarak “Biz Siyonist değiliz!” dediler.

"Siyonizm Karşıtı Yahudiler" hareketinden hahamlar, Katar'ın başkenti Doha'da İslam dünyasının tanınmış düşünürlerinden Yusuf el-Karadavi ile bir araya geldi. İsrail'in yok olması gerektiğini söyleyen Yahudi hahamlar, İsrail'in Filistin'de işlediği katliamları sert bir dille kınadı.

Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Dr. Yusuf el-Karadavi semavi din mensupları olarak Müslümanlarla Yahudiler arasında hiçbir problemin olmadığını Müslümanların düşmanlığının Yahudi milletine değil emperyalist mütecaviz Siyonist harekete yönelik olduğunu vurguladı.

Doha'daki evinde Siyonizm karşıtı İngiliz hahamları
kabul eden el-Karadavi, Siyonizm ve İsrail Devleti'nin kurulmasına muhalif olan Yahudi hahamların iştirak ettiği tüm görüşme, panel ve konferanslara katılmaya hazır olduğunu ifade etti.

El Karadavi'yi ziyaret eden haham heyetinde yer alan Aharon Kohen, İsrael Dovid Weis ve Dovid Sholomo Fidelman Tevrat hocaları olup "Notura Carty" yani "Siyonizm Karşıtı Yahudiler" cemaatini temsil ediyor. "Rabbani Yahudiler" olarak bilinen bu grup kendilerini Siyonist yayılmacılığına karşı Eski Kudüs kentinin koruyucuları olarak
kabul ediyor.

Ünlü Arap televizyonu el-Cezire'nin davetlisi olarak Katar'a gelen Yahudi hahamların ceketlerindeki rozetlerde, "Ben Yahudiyim, Siyonist Değil" yazılıydı.


ORTAK PAYDALAR


Şeyh Yusuf el-Karadavi "Siyonizm düşüncesinin ortaya çıkmasından ve Siyonistlerin Filistin Devleti yerine bir İsrail Devleti kurmaya çalışmasından sonra ilişkiler krize girerek Müslümanlarla Yahudiler arasında çatışma ortaya çıktı." dedi.

Hahamlarla buluşması sırasında Şeyh el-Karadavi İslam ve Yahudilik dini taraftarları aralarındaki ortak paydalarda işbirliği yapmanın önemine vurgu yaparak bu işbirliğinin dört temel esas üzerinde gerçekleşebileceğini söyledi: "Tek Allah'a iman, ateizme karşı durmak, pornografi, modern sapıklıklar ve homoseksüelliğe karşı durmak ile insanlar arasında adaleti sağlamak ve zulümle mücadele etmek."

El Karadavi "Dinlerine ve tahrif edilmemiş Tevrat'a bağlı olan Yahudilerin Müslümanlara çok yakın olduklarını" belirterek "iki dinin de mensupları sünnet olma, helal kesim, domuz etinin haram kılınması, cami ve mabetlere heykellerin konulmaması gibi Hz. İbrahim (as) dininden kalan birçok şiar ve hükümde müttefik olduklarına" işaret etti.

Yusuf el-Karadavi Endülüs'te İslam Hilafet Devleti'nin yıkılmasından sonra Yahudilerle Müslümanların beraber işkenceye maruz kaldığını hatırlatarak birçok İslam kentinin Yahudilere yaşamaları için kucak açtığını bildirdi.

El Karadavi ayrıca Yahudilerin geçen yüzyıl başlarında, Mısır ve yaşadıkları diğer Müslüman ülkelerde çok büyük servet sahibi olduklarını anımsattı.

"İSRAİL DÜNYANIN BAŞINA BELA"

Haham Aharon Kohen, Şeyh el-Karadavi'nin Yahudilerin tarih boyunca İslam devletlerinde hiçbir problemle karşılaşmadığı düşüncesine katıldığını söyledi.

Siyonizme ateş püsküren Kohen, bu hareketi "yaşı yüz yılı geçmeyen zalim ve mütecaviz siyasi bir hareket" olarak değerlendirerek "Tevrat öğretilerine dayanan gerçek Yahudilik Siyonizmin karşısındadır ve onu tanımamaktadır" dedi.

Kohen diğer iki arkadaşıyla birlikte İsrail Devleti'nin varlığına karşı çıkarak bu devleti dünya için bir baş belası olarak nitelendirdi.

Yahudi heyeti ayrıca Filistin toprakları üzerinde İsrail'in yürüttüğü yerleşimci ve yayılmacı politikalara karşı çıkarak Siyonistlerin Filistin halkına karşı zalimane uygulamalarına karşı olduklarını dile getirerek "Tevrat ve Yahudi öğretileri işgali, halkların evlerinden sürülmesi ve günahsız insanların öldürülmesine cevaz vermez" dedi.Kaynak:Timetürk

Diyalog çalışmasına en çok müslümanlar arasında muhtacız!

// YORUMunuz için ::



Özgür Der Genel Merkezi'nin Aşılması Gereken Zaaflarımız üst başlığıyla düzenlediği aylık paneller serisinin 7.'si olan "Zihnimize Yüklenmiş Sınırlar: "Ümmet Bilinci Eksikliği" paneline dair özet metnine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Yine; İstanbul-Zübeyde Hanım Kültür Merkezi'nde düzenlenen ve çokça istifade ettiğim diğer pannellerden biri olan; Yapısal birlikteliğin kuşatıcılığı konu başlıklı panelde; "Birey-Cemaat İlişkisinde Zaaflar"ın daha önce İslami Şahsiyet Eksikliği tartışılmıştı bu kez de Kuşatıcı Yapı Eksikliği boyutu ele alındı. Sabırla buraya tıklayarak okumanızı temenni ederim.



Maide 48 (Medeni 112)  Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.

İnsanlar tarih kitaplarında, akaid kitaplarında geçen mezhep ve benzeri farklılıkların tıpa tıpı olarak, şablonik ayrımlarla karşımıza çıkmıyorlar. Elbette bu eserler vesilesiyle bizden evvel vuku bulan olaylardan, genelde insanların, özelde müslümanların  düştüğü gafletten ve fertlerin yaşantılarından haberdar olup, ibret almaya çalışacağız. Fakat Allah’ın ellerimizi bulaştırmadığı fitnelere dillerimizi bulaştırarak, politik ayrılıkları dilden dile, bin yıldan da öteye taşıyarak bizden sonrakilere miras bırakmak yerine; müşterekliklerimizde buluşup farklılıklarımızı Rabbimizin rızası doğrultusunda nasıl birlikte hayır yolunda kullanabiliriz bunun ardına düşmeliyiz. Zalimlerin tek bir millet gibi çalıştığı bu asırda atomlara ayrılan bu ümmetin bilincini tekrar nasıl birlik olmaya sevkedebiliriz bunun üzerine kafa yormalıyız diye düşünüyorum. Zira dinler arası diyalogdan çok müslümanlar arası diyaloğun eksikliğini yaşıyoruz.


Bakara 213

(Medenî 87) İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.

Bir gayri müslime hakkı tebliğ etme gayesiyle çok daha sempatik olabiliyorken bazılarımız bilinci, itikadı bulanmış, kavli ve fiili dularımızı bekleyen, farklı fikirlere sahip din kardeşlerimize cüzzamlı muamelesi yapıyoruz. Hasan el Benna'nın dediği gibi ittifaklarımızda birlik olup, ihtilaflarımızı maruz görmeli, bununla birlikte elbette halimizle ve kalimizle fiili dualarımızın hakkını verip, hakkı tavsiye etmeye devam etmeliyiz. Ortada tenkid edilecek, red edilecek bazı fikir ve itikatlara  Kitap ve Sünnetteki usullerle yaklaşmak birlikte huzur içinde yaşamamızı kolaylaştıracaktır.

En’am 108 (Mekki 55) Onların Allah'tan başka yalvarıp sığındıkları [varlıklar]a sövmeyin 92 ki onlar da kin ve cehaletten dolayı Allah'a sövmesinler: zira Biz her topluma kendi yaptıklarını güzel gösterdik. 93 [Ama] zamanı geldiğinde onlar Rablerine döneceklerdir: O zaman Allah onlara bütün yaptıklarını [en doğru şekilde] anlatacaktır.

Nisâ 65 (Medenî 92) Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.

Bu yıl İstanbul Feshane’de gerçekleşen Kudüs Buluşmasında İranlı bir kız kardeşimin ismimizden önce "Şii" mi "Sunni" mi olduğumuzu sorması beni çok uzun bir müddet üzüntüye sevketti. Aynı şekilde "Sunni", "Alevi", "Şii" ve "Vahhabi" kardeşlerimiz arasındaki diyaloglarda da benzer yaklaşımlar oldukça yaygın. Yine, Ümit adında İranlı bir kardeşimizle; daha tanıştığımız gün saatler süren, hayli bereketli bir tartışmamız oldu. Kendisi konuşmamız esnasında Aşura gününmüz olduğunu öğrendiğinde çok şaşırdı. Konuşmamızın devamında birbirimiz hakkında aslında bizlere telkin edilenlerden çok daha farklı bir portre karşımıza çıktı. Bizim de hazreti Ali’ye diğer 4 halife gibi hürmet gösterdiğimizi sadece birini diğerine tercih etmek, herhangi birini diğerine göre aşırı tazim etme gibi bir yaklaşımımızın olmadığını söyledim kendisine. Zira geçmişte cennetle müjdelenmiş olan sahabenin bile insan olmaklığın doğal getirisi olarak hata işlediklerini paylaştım.


Bakara 134/141 (Medeni 87) Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.

Haşr 10(Medeni 101) Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden once gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!

 Biz sadece söylenilen olayın gerçekleştiğini varsayarak ibret alabiliriz. Lakin şahıslar arasından herhangi birini seçip diğerini yargılamamız bizi süregelen fitnelerin bir zinciri olmamızdan öteye geçirmez... Bu öyle bir fitne ki; dininin sorumluluklarının ardına düşmeyen insanlar, din adına birbirleriyle savaşacak hadde gelmekteler. Aynı toplumda yaşan insanlar aralarına görünmez duvarlar örmekteler. İnandığı dinin inceliklerini tahkik ederek hayatına geçirme azminde olan bizlerin, gıyabımızda tanımadan kanaat sahibi olanlanların bilinçli-bilinçsiz yapageldikleri, radikal, yobaz, örümcek kafalı, islamcı, dinci gibi ithamlarıyla yıllardır canımız yandığından, bu konularda daha kolay empati kurabilmemiz gerekmektedir. Birbirimizi tanımadan ön yargılarda bulunmak yerine kardeşlik için irtibata geçmeliyiz.

Nûr 48 (Medenî 102) Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber'e çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.

Cuma’nın farz olması demek aslında cemaatin farz olması demektir. Zemin ne olmalıdır sorusuna. İslam’ın sabiteleri olmalıdır cevabını verebiliriz. Eğer bizler vahiy etrafında da birleşemezsek hiçbir şey etrafında birleşemeyiz. Dolayısıyla Müslümanları birliğe çağıran herkesin öncelikle vahye çağırması gerekiyor. Kur’an sadece bir tane olduğundan vahyin ayrılık getireceğinden bahsetmek mümkün değildir.

Müslümanlar buluştuklarında Müslümanların bu konudaki şaşmaz, mutlaka olması gereken ilkeleri, birbirleriyle paylaşım içinde olmaları gerektiğinin taktik veya stratejik bir mevzu değil konsept olduğudur. Bunun paradigmadan kaynaklanan bir zorunluluk olduğuna inanmaları lazım gelmektedir. Bugün Müslümanlar bunun taktik bir mevzu olduğunu düşünüyor. Taktik mevzu ortam ve şartlara göre değişebilir. Ama paradigma değişmez. Müslümanların birbirleriyle yüreklerini, sevgilerini, dostluklarını paylaşmaları taktik bir mevzu değildir. Taktik mevzu Müslüman’ın küfredenlerle paylaşımıdır. Müslüman’ın küfredenlerle ilişki biçimi bugün Müslüman’ın Müslüman’la ilişki biçimine dönüşüyor. Müslüman’ın paylaşması gereken değerlerini paylaşma ahlakı taktik ve de stratejik bir konu olamaz. Taktiğe de stratejiye de feda edilemez. Konseptir, yani olmazsa olmazımızdır.(Mustafa İslamoğlu)

Hucurat 10 (Medeni 106) Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.

Malcom X’in de her renk müslümanla omuz omuza gerçekleşen Haccı tecrübe etmesinin akabinde şekillenen yeni, arınmış İslami bakışının yansıması olarak; “Hakiki müslüman; insanları renklerine, ırklarına göre değerlendirmede renk körüdür!” dediğini görürüz.

İnsanları birer öteki kılmaktan öteye gidebilirsek ümmet bilincimiz daha hızlı gelişecektir inşeallah. İslamın bizlere aşıladığı ümmet bilinci farklılıkları bir potada eritip, onları hiçe sayan değil, ilahi bir imbikten geçirip arındırarak hepsini bir bağırda kucaklayarak, en güzel şekilde bu farklıklıkları insanlığın hayrı için kullanmamızı telkin eder… İtidalli bir yaklaşımı hedefleyen her fert için; mezhepsel farklılıklar dışında kalan tüm ideolojik konularda da geçerli yaklaşımımız bu olmalıdır. Birbirimizi tanışmadan dahi sevebilme, kardeş olabilme istidadımız yüreğimizde duruyorken, tanımadan neden buğz edelim?!  Dilsizmütercim...

"Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır." (Hucurat Suresi 13)

Sızı Peri Padişahının Kızı!

// YORUMunuz için ::



Eskimeyenlere Dair Eski Bir Yazı...

         "Bütün şiirlerde; kaldırımları, bütün kaldırımlarda; büyük bir şiiri arıyordum" o şiir şehirde... Ve sonra...? Ben bu şov sehirde ne arıyorum..."Bütün kemikleri kırılmış bir çığlığı yürek diye peşimden sürüklüyorum!..." Uçması yasaklanmış bir kuş olmaktansa; küllerimi savura savura, soluk benizli gardiyanlara inat, deniz bakışlı bir göçmen kuşun kanadına paryalıyorum kendimi... Ve sanki uzun zamandır acıyla bu şehri arşınlamamış da kocaman bir maviliği kucaklamış gibi kollarım delice mavi kokuyor... Fakat giderken götürdüğüm kızıl elmaları koparttığım dallar ağlıyor geride... Kırık bir dal gibi gidiyorum ben de... 'Yeryüzü bu kadar genişken, bize açılan odalar neden bukadar dar!?!' diye beraber düşündüğümüz, inşirahı düşlediğimiz, hayaller dokuduğumuz,  garib dostlarımın aydınlık yüzlerini ıslak yastıklara gömüp gidiyorum... Ve gittikçe bileniyorum...

                                                                                             zaman:biriekimin:kekrebirdemi

        Sesindeki yakınlık... Sesindeki uzaklık... İmtehanım olsun! Özgürlüğü, Anadoluyu, İstanbul'u sever gibi sevdiğim dostum... Som bir dostluk bizimkisi... Mızıkçı değil ama ölesiye hüzünbaz..."Birbirine açılan sokakların, birbirine kapalı çocukları" olmamız için çok uğraştılar ama olmadı... İçimde bir yığın cümle... Elimde bulanık kelimeler... Kırık bir testiden sızabiliyor ancak ifadeler... Ne desem yarım... Ne desem eksik... Hep kahır! Bıkmıyoruz lakin...

        'Acıya dair ne varsa severim, çekmediğim varsa ona da talibim!' derken; bu 'kelam mermileri' kalbindeki karanlık noktadan namluya oradan da yüreğimin tam ortasına dogru akıyordu... Bilemedin!... Bilirim; kanamak hoşuna gidiyor biraz da!... Ama çamuruna şükrettiğim Rabbim'in rızası için kır aklındaki olumsuz, bitap düşüren kafesleri... Belki birgün bulunur bir gevşek parmaklık... Ve şehir ışıklarının okuyla yaralı gecenin titrek bağrında susarak ve susayarak dua et ki: Dünyanın bütün kuşları havalansın aklında...

                                                                          yer:yedikuledekisekizincikulem

SızıPadişahınınKızı:MeryemRabiaTaşbilek

Pişman

İçindeki denizlerde

masallarını avlayan korsanlara vuruldun

sualini abes buldu müneccimler

ezberlenmiş uçurumların kenarında oynuyordum

 

gece sır tutan ağzıyla ağaran günü öptüğünde

solmuş bir gülün izi kaldı senden

nisanları isyana çağıran

Nuhun yarası kadar derin

 

Meryem gibi sakladığın yerlerinde

çıbanlar çıkaran aşkı

kilitledin kalbinin karanlık odalarına

bir bir yırtttın hayal perdelerini

çözülmedik kendin kalınca bulmacanda

takvimlerin yabancısı parmakların

şimdi uslanmadan geriye sayıyor günleri

kehribar bir tesbihin tanelerine dokunur gibi.

Ali Ayçil

Üşümek, yanmış bir evin adamında ne arar?

// YORUMunuz için ::



"kendi sesinin ayazından kaçanlar

tutsun kendini birazdan kar yağar

kar tutsun kendini… ama üşümek

yanmış bir evin adamında ne  arar…"

Şeref Birsel

“Anneciğim bu çok acıtıyor

Küçük kurşunları yok mu bu askerlerin

Küçük çocuklar için?”

Mustafa Burak Sezer



Hemila

// YORUMunuz için ::




 Can Dostum Emilah'a...

belki de saçlarında unuturum hayatı

omuzlarım alışır belki de kafdağına

hemila gök düşüyor


hemila çöl büyüyor


yüreğimi yarım bir ayet gibi bırakma



şimdi her gece düşümde kar yağıyor dağlara

biliyorum gözlerim daha seğrimeyecek


göğüme göçmen kuşlar göndermesen de olur


nasıl olsa çöl yeşerten gözlerini melekler


vebalı bir şairin dilinden dinleyecek



bir tarafım yanmadan yürümez mi bu gemi

hüznü bir bayrak gibi çekmesem gözlerime


adın bir liman olup tutmaz mı ellerimden


hemila bu gök beni


ağlatır demedim mi



beni ayaklarına

akmayan şiirlere


sızılı bir dağ gibi


kanatıp


gitmeseydin


 

Hüseyin Kaya

Aynadan Göğe Bakmak!

// YORUMunuz için ::


Fotoğraf nasipse ileride açacağım Göğe Bakma Durağı adlı

Kitap Kafenin müstakbel duvar kağıdından alınmıştır:)

Herşeyi en ince ayrıntısına kadar tasarladım,

sadece yetkililer içinden tel geçen bir kağıt koleksiyonu istiyorlar,

O da tamam olunca hepinizi dost hanesinden kahve içmeye beklerim:)


ANDREİ RUBLEV, 1966

/../- Andrei Roublev kötülüğe maruz kalan bir dünyada sanatın meşruiyeti üzerine bir film. Kötülük sürekli iş başındayken güzeli yaratma tutkusu niye?

- Tarkovski: Kötülük ne kadar artarsa güzeli yaratma nedenide bir o kadar artacak. Şüphesiz daha güç olacak, ama daha da gerekli.

- Tabi bunun alelade bir sanat olmaması koşuluyla.

- Tarkovski: Ne demek alelade bir sanat olmaması?

- Tanrının dünya projesi ile uygun düşen sanat.

- Tarkovski: İnsan varolduğu sürece yaratma eğilimi de var olacaktır. İnsan kendini insan olarak hissettiği sürece bir şeyler yaratmaya girişecektir. İşte onu yaratıcısına bağlayan şey burada. Nedir yaratım? Neye yarar sanat? Bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: Sanat bir yakarıştır. Bu her şeyi anlatıyor. İnsan sanat aracılığı ile umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevi temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entellektüel analiz olabilirler. Picassonun tüm eserleri bu entellektüel analiz üzerine kurulmuştur. Picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden yapılanması adına boyar. Adının tüm prestijine rağmen itiraf etmeliyim ki sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum.

- Dünyanın bir anlamı olduğunu öne süren sanattan başka sanat yok mu sizce?

- Tarkovski: Tekrarlıyorum, sanat bir yakarma, bir dua biçimidir ve insan yalnızca duasıyla yaşar.

- Birçok insan "Andrei Roublev"de bugünün Sovyetler Birliği'ne, Rusya'nın geçmişte ki manevi yaratıcılığını yeniden bulabilmesi için gönderilen mesajlar olduğunu düşünüyor.

- Tarkovski: Bu mümkün ama benim problemim değil. Bugünün Rusya'sına mesaj göndermiyorum. Zaten hiçbir Rusa hiçbir şey söylemek istemiyorum artık. "Halkıma demek isterim ki... Bütün dünyaya derim ki..." türünden peygambervari erdemler artık beni ilgilendirmiyor. Ben bir peygamber değilim. Tanrının şair olma olanağını, bir katedraldeki inananlardan farklı bir biçimde, yakarma olanağını verdiği bir insanım. Bundan başka ne bir şey söyleyebilirim ne de söylemek istiyorum. Eğer Batı toplumu benim fimlerimde Rus halkına yönelik mesajlar buluyorsa, bu iki halk arasında halledilecek bir problemdir. Benim problemim değil. Benim bir tek kaygım var; Çalışmak, sadece çalışmak.

AYNA (ZERKALO), 1974

- Fransızlar için "Ayna" Proust'un, belleğin dünyasını çağrıştırıyor.

- Tarkovski: Proust için zaman zamandan öte bir şey. Bir Rus içinse bu bir problem değil. Proust için daha çok yayılmak, açılmak sözkonusu. Biz Ruslarsa kendimizi korumak zorundayız. Rusya'da çocukluk anıları, geçmişle hesaplaşmak, pişmanlık üzerine yoğunlaşmış çok güçlü bir edebiyat geleneği vardır.

- "Ayna"da bu gelenekten mi?

- Tarkovski: Evet, zaten bu film Rus seyircisi arasında birçok tartışmaya yol açtı. Bir gün filmin gösteriminden sonra, halka açık olarak düzenlenen tartışma iyice uzamıştı. Gece yarısından sonra salonu temizlemekle görevli temizlikçi kadın geldi ve artık salonu boşaltmamızı istedi. Filmi daha önce görmüştü ve tartışmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü anlamıyordu. Bize, " Aslında herşey çok basit: Birisi hasta düşer ve ölümden korkmaya başlar. Birden başkalarına yaptığı kötülükleri hatırlar. Özür dilemek, kendini afettirmek ister" dedi. Bu basit kadın herşeyi anlamış, filmdeki pişmanlığı kavramıştı. Ruslar içinde bulundukları zamanı yaşarlar. Edebiyat da yalnızca bu zamanla yapılır ve basit insanlar bunu çok iyi anlar. "Ayna" bu anlamda biraz da Rusların öyküsüdür. Pişmanlıklarının öyküsü. Salondaki eleştirmenler filmden hiçbirşey anlamadıkları halde, ilköğrenimini bile bitirmemiş bu kadın bize kendi gerçeğini, Rus halkının pişmanlığı gerçeğini söylüyordu.

NOSTALGHIA, 1983

- Tarkovski: Nostalji bütün bir duygudur. Diğer bir değişle, kendi ülkemizde, yakınlarımızın yanında, mutlu bir aileye rağmen nostalji duyabiliriz. Çünkü ruhumuzun kısıtlandığını hisseder, onu istediğimiz gibi geliştiremeyeceğimizi anlarız. Nostalji, dünya önündeki bu güçsüzlüktür. Maneviyatını başkalarına iletememenin acısıdır. "Nostalghia" nın kahramanını hasta düşüren illet, dost edinememenin, insanlarla iletişim kuramamanın acısıdır. Bu karakter, maneviyatın özgürce yaşanabilmesi için "sınırların kaldırılması gerektiğini" söyler. Daha genel olarak modern yaşama uyum sağlayamamış karakteri yüzünden acı çeker. Dünyanın sefaleti karşısında mutlu olamaz. Bu toplumsal sefaleti üzerine alır, ama aynı zamanda dünya ile arasına bir mesafe koyarak yaşamak ister. Onun sorunu tamamen merhametinden gelir. Bu merhamet duygusunun canlı örneği olmayı başaramaz. Diğer insanlarla birlikte acı çekmek ister, ama bunu da tam anlamıyla başaramaz.

- Kahramanınıza acıların üstesinden gelebilmesi için verebileceğiniz bir reçeteniz var mı?

- Tarkovski: Köklerine, kaynaklarına inanması gerek. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne için yaşadığını bilmesi, yani sürekli olarak yaratıcısına bağımlılığını hissetmesi gerekir. Aksi takdirde, eğer Tanrı düşüncesi aşılırsa, insan hayvana döner. İnsanı hayvandan ayıran özellik, bağımlılık duygusu, kendini bağımlı hissetme özgürlüğüdür. Bu duygu maneviyat yoludur. İnsanın talihi, maneviyata giden bu yolu durmaksızın geliştirmesindedir. Bağımlılık insanın tek şansıdır. Zira yaratandaki bu niyet, bu mütevazi bilinç, bir üstün yaratığın yaratıcısı olmaktan başka bir şey değildir. Bu inanç, dünyayı kurtarabilme gücüne sahiptir. Köle yaşamını yerine getirmek gerekir. Bu ilişki son derece basittir. Anne-baba-çocuk ilişkisine benzer. Bir başkasının otoritesini tanımak gerekir. Bu saygı, bu kölelik, insana kendini tanıma, kendi içini görme gücünü verir. Bu, ortodoks rituellere göre yakarma diye adlandırdığımız, ama aynı zamanda benim sinema eserimin de aldığı biçimdir. Bununla birlikte, kendimi henüz bu yakarma idealini gerçekleştirmekten uzakta sayıyorum./.../

"Les mardis du cinema", France Culture,
Röportajı Yapan: Laurence Cosse, 7 Ocak 1986
Fransızca'dan Çeviren: Güven Güner, Eylül 1993, İstanbul
Röportajın tamamı için tıklayınız::

« Önceki :: Sonraki »