http://www.fileden.com/files/2007/2/25/821027/sadik%20g%C3%BCrb%C3%BCz_pencere.mp3< Tek kişilik gizli empatik örgüt! Bir delinin akıllıca sözleri ve bir akıllının delice düşleri! - Blogcu





"İsterler ki kağıtlarına sığsın düşüncelerim, saksılarına duygularım!" "Oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu!"

Çeçen Aile 1 Aydır Gözaltında!

// YORUMunuz için ::

 


1 yıl önce Türkiye`ye sığınan Cezayir vatandaşı L.A. ile eşi Luiza Uzueva 4 çocuğuyla birlikte 1 aydır Kumkapı`daki Yabancı Şube`de gözaltında... Bakın hem de ne şartlarda...

Luiza Uzueva 30 yaşında 4 çocuk annesi bir Çeçen. Cezayir vatandaşı olan eşi ve 4 çocuğu ile birlikte bu yılın başlarında Türkiye'ye gelen Luiza Uzueva 4 yavrusu ile birlikte tam bir aydır Kumkapı'da Yabancılar Şubesinde gözaltında tutuluyor.

Baba L.A.Grozni'de İslam Üniversitesinde Öğretim görevlisi olarak çalışmış ancak "baskıcı" ve "zorba" uygulamalardan dolayı çeşitli ülkelerden geçerek emin bir liman gibi gördükleri için Türkiye'ye sığınmışlar.

Vizelerinin bitmesine yakın bir zaman kala ikamet izni için başvuru yapan aile 24 Kasım 2009 tarihinde İstanbul Çarşamba'da ki evlerine yapılan polis baskınında gözaltına alınmışlar.



ŞANTAJLA GÖZALTI

Polislerin evlerine baskın yaptıkları esnada evde çocuklarıyla yalnız bulunan Luiza Uzueva "bir evrak imzalayacaksın ve serbest bırakılacaksınız" denilerek Kumkapı Yabancılar Şubesine götürülmüş ancak 4 çocuğu ile beraber demir parmaklıklar arkasına atılmış. Olay esnasında evde olmayan baba L.A.'ya da "aileni serbest bırakmamız için imza atman gerek" denilerek çağrıda bulunulmuş ve Yabancılar Şubeye gittiğinde o da gözaltına alınmış.

ÇOCUKLAR UYGUNSUZ ORTAMDA TUTULUYOR

Abdul(13), Sumaya(12), Sukhayla(11) ve Salah(10) adlarındaki dört çocuğuyla beraber aile bir aydır gözaltında tutuluyor. 13 yaşında ki Abdul babası ile birçoğu adi suçlara karışmış yabancıların bulunduğu erkekler koğuşunda, kızlar Sumaya, Sukhayla ve küçük erkek kardeşleri Salah anneleri ile birlikte yine uygunsuz kadınların da bulunduğu kadınlar koğuşunda tutuluyor.

 


"ÇOCUKLAR PSİKOLOJİK TRAVMA GEÇİRİYOR"

İMKANDER'e müracaat eden Luiza Uzueva`nın erkek kardeşi İ.U.'dan bilgi alan İMKANDER Başkanı Nuray Bezirgan bugün Kumkapı Yabancılar Şubesine giderek görevlilerden aile hakkında bilgi almaya çalıştığını söyledi.

Bezirgan; sorunun Ankara'dan kaynaklandığını ve ailenin 3. bir ülkeye gönderilmesi konusunda aileye baskı yapıldığını, baba L.A.'dan da kendilerine yardım edilmesi ile alakalı bir mektup aldıklarını belirtti. Bezirgan aile fertlerinin hiçbir kanunsuzluğa bulaşmamış ve ikamet izni için başvurularını yaptıkları halde, polis ekiplerince evleri basılıp çoluk çocuk nezarethaneye götürülmelerinin ve bir aydır da başka bir ülkeye gitmeleri konusunda ısrar edilmesinin uluslar arası hukuka ve insan haklarına aykırı bir durum olduğunu kaydetti.

Küçük kızlardan birinin astım ve kulak iltihabı yüzünden devam eden tedavisinin bir aydır sekteye uğradığını ve çocukların psikolojik travma geçirdiklerini aktaran Bezirgan, "buradan yetkililere sesleniyorum, kardeş toprağıdır denilerek kendisine sığınanlara karşı yürütülen bu olumsuz politikalar Çeçenleri ve bizleri derinden yaralamaktadır. Küçücük çocukların fiziksel ve manevi olarak uygun olmayan bir ortamda uzun süredir tutulmalarına derhal bir son verilmelidir." dedi.

Bezirgan "Luiza Hanım'ın gözaltında tutulduğu süre zarfında kaldığı koğuşta başka bir yabancı kadın tarafından tartaklanarak dudağının yarıldığını ve çocukların bu olaydan çok etkilendiğini" sözlerine ekledi.

Daha önce de ikamet izni bittiği için bir Çeçen anne trafik kazası geçiren küçük oğlunu hastaneye götürmüş ve çocuğu sedyedeyken anne gözaltına alınmıştı. 4 gün bir tabure üzerinde adi suçlardan yakalanan kadınların bulunduğu bir hücrede bekletilmiş ve İmkander'in girişimleri sonucunda konunun kamuoyunda duyulmasıyla beraber Çeçen anne çocuklarına kavuşmuştu.

Timeturk

Alternatif Haber Linkleri:

Çeçen Anne Günlerdir Gözaltında!


Nuray Canan ve Ömer Bezirgan, haksız yere gözaltında tutulan Çeçen bir ailenin mağduriyetini medyaya duyurmaya çalışırken gözaltına alındı. Ömer Bezirgan’ın gözaltı sırasında darp edildiği ve Nuray Canan’ın da hakarete maruz kaldığı ifade edildi.

 

Adem'in Çocuklarına Ders Veren Dağ Çocukları

// YORUMunuz için ::



Petra/Yasmin

Bütün sokakları sana çıkan bir kentin
saçlarından uçurtma yapıyorum
öyle bakma çocuk gözlerine kent ayaklanır
öyle bakma!
dağlara asarlar uçurtmaları ve kanatsız kuşları

Bak türküsünü arayan esmer çocukların sesi ne güzel
şimdi kalkıp onları kucaklasam dilime bir tutam saç dolanır
dinime küserim, belki de sana

Söyle şimdi gözüm hangi göğüs kemiğimle bir edem seni
ki adem'in yoluna düşem
çalınmış elma kokusu tenin
söyle hangi yanımla doğurayım seni



Bu dağın türküsüne
bir de kopan saçın ağıdına adem de oturup ağlar
doğurmaz bir daha göğüs kemiğinden hiçbir kadını
söyle hangi yanımla bir edem seni

Unutmaz, utanmaz tarih adını!
bak saçlarımı da kestiler, olsun
umut kesilmez ki... düş bitmez ki...

Jan Ziryan


Her Söz Bir Yanımızı Yağmalar

// YORUMunuz için ::



Ürdün/Petra/Tapınak

Kollarım ve bacaklarım çaprazlama kesilmiş/tir benim, tanınmam için asasını ejderhaya kaptırmışlar tarafından. Onlar ki hakikati örten yanlarını acısına rıza ile, ilahi makasa budatmaya azmetmişlerdir. Şaşırma, ya da şaşır, hayret et… Her söz bir yanımızı yağmalar aslında. Ve belki inşa da ardından gelir. İşte bu yüzdendir bana bazılarınızın aşinalığı. Ki onlar beni çok uzaklardan seçerler. Ve sabırsızlıkla beklerler müşterek yaralarımızla kucaklaşmak için. Hatta kimi topallığıma denk, bana doğru birkaç adım da atar.


Benimse hep bir muhacirlik dövmesi alnımda, kalbimse yağmalanmış bir savaş alanı. Gözlerim ufka mıhlanmış hep gitmelerden yana. Bir beldede attığım demir ağırlaştığında, yani mekana bağlanacak kadar gün doğurup, gömdüğümde korkarım belki de daha nice incinmelerden nasiplenmekten yana. Çünkü bilirim bir insan kendini en fazla alışarak incitir. Alışkanlıktan ibaret konforlu bir hayat inşası oysa kariyer hülyalarının nihai serabı değil midir?!. Belki de bir kısım duyanlar bu yüzden sağır, bakanlar bu yüzden kördürler. Şu rüzgarlı bahçede gölgelikleri tutanların sağırlıkları bu yüzden kader değil. Kader değil! Sağırlık ve körlük bir tercih. Topallıksa baktığını görüp, güç yetiremeyiş sancısıyla insanı dilsizleştiren bir yetişemeyiş.

Akabe/Kızıl Deniz/Musa

Dedim dilimdeki bağı çöz anlasınlar beni, Tuva’da. Anlaşılmaya layık sözlerimi ve yaşamama değecek hallerimi çoğalt ki Rabb, bu sancı kursağımdaki urganı erkence daraltmasın. İşte bu yüzden yalın ayak/larım Kızıl Deniz’de, şehrin adıyla müsamma yaşamaya değer ahidlerimi temize çekmeye çalıştım Ürdün’ün Akabe şehrinde. Ve sonra sürmeli bedeviler gördüm Petra’da. Ayaklarıyla arşa vurarak çoğaltıyorlardı Modern İnsanın serabını. Ondan kana kana içtim, gerçekti, suydu, serindi ve tatlıydı… Mağaralarında yatıp, ekmeklerinden yedim, çaylarından içtim, aynı rüyaları gördüm. Sevinçlerinden ve tasalarından tattım. Huylarından kaptım, suyumda var olanı çoğalttım yani. Ben de heybemdekilerden uzattım. Meryeemo, hazine ve garibe dediler bana. Bende bulunan en büyük cevher belki de buydu. Yani çoğul hüzün… Çoğalan ve seyrelten, sağaltan bir hüzün… Yeterince sebebim var tüm bunlar için. Koca bir Dünya. Paçalarından huzur akıyordu oysa onların. Yatıp ayaklarının dibine nasiplenmek istedim. Yaşlı bir kadın bilgece eğilip, seni kalbinden öpeyim de geçsin, dedi bir kelimeyle. Sadece sustum.

Ürdün/Petra/Sahra/Tuğba

Sözler işittim… Bana sözü sevdiren ve yakınlaştıran, sözü Yaratana. Ve sözler bildim beni kendimden uzaklaştıran. Sözler ki halden hale akleden kalbimi/zi evirip, çeviren. Çoğaldı söyleyecek sözüm ve misli susuşlarım. Hep böyle midir sancısı olanın alnındaki kadim dövme. Karnı burnunda atlar gibi olgunlaşmışken, düşürdüğüm onca şey aklımdan, hep kalbimdeki tokmakların zamansız vuruşundandır. Bu yüzden belki de geceleri yüzümü sadece ateşe verdim. Ateşe verdiğim bir tek yüzümdü. Gündüzleriyse at üstünde rüzgara savurmaktı niyetim, ruhumun kanatlarına inat, bileklerime asılan gam tobalarını. Bir hayat nasıl temize çekilir akıl ve kalp müsveddelerinden. Sordum, soruşturdum, denedim. Ki ben henüz okuma bilmez bir ümmiyim. Aklımı başımdan aldı kainatı hecelemek tutkusu...

Ürdün/Petra

Beni yağmalayan sözler işittim, sözler aldım ve verdim. Beni yağmalayan kelimeler duydum, beni yağmalayan insanlardan. Eskidendi ama ben bu sancıyla pek çok yeni günü de eskittim. Beni inşa eden, tamir eden sözler de vardı aralarında. Yoldaydım. Ve yine yalnız/ca yoldayım. Ve bu yolda oluş, paradokslar cenneti, meyvalarını cömertçe dolduruyor heybeme. Yollardan geçiyorum; bana yolu sevdiren ve yakınlaştıran, yolu Yaratana. Yollar ki halden hale akleden kalbimizi evirip, çeviren. Yolu, yolcuyu ve paradoksu yaratana, insana acısıyla tatlısıyla onu tattırana, ondan etiyle ve tırnağıyla hakikat parçaları koparttırana şükrolsun ki yine yoldayım…

Ürdün/Petra

DilsizMütercim:Meryem Rabia Taşbilek 16-26/12/2009 Ürdün-Suriye


Palmyra/Tedmur/Şehrin ve Çölün Bedevileri

// YORUMunuz için ::




Onlar çölün bedevileriydiler bense metropolün... (Dilsizmütercim)




''Aşkla kavrulmuş bir bedeviyim ben

Daha üç beş günlük bir metruğum

Zor kurtulmuşum sevinçlerin elinden,

Cümlesinden kaçmışım cümlelerin

Kaçırılmışım muteber trenlerden...''

Sümeyye Çomaklı


Sahiciydi tebessümleri. Parmaklarına dizdikleri bir kaç parça hediyelik eşyayı satmaya çalışırken size sıkı pazarlık ettirseler de, aldığınız eşyanın ücretine denk bir çay ikramını esirgemezlerdi sizden birkaç kelam ettikten sonra. Zira Suriye'nin büyük şehirlerine de salgın bir hastalık gibi yayılmış materyalist hırstan pek çokları beriydiler. Yüzlerinde tezgahtar gülüşü ve ceplerinde banka hesap nosu yoktur çünkü...



Şam’dan 3 saatlik bir sahra yolculuğuyla varıyorum Tedmur/Palmyra’ya. Akşamdan bana eşlik etmeyi kabul eden küçük kardeşim sabah namazdan sonra uykuyu bana tercih edince yine yalnız düşüyorum yollara. Şehirler arası bir yolculuk olduğundan ve evvelinden Bosna’da şehir içinde yanımda gezdirdiğim pasaportumu kaybettiğimden yanıma almadığım pasaportumu soruyor otobüs şirketi biletimi keserken. Ben de çıkartıp nüfus cüzdanımı uzatıyorum. Zaten artık nüfus cüzdanıyla Suriye’ye girebiliyorsunuz diyor. Yolculuk esnasında sorun çıkma ihtimali varsa eve dönüp pasaportumu alabileceğimi söylüyorum. Birlikte polislerin  yanına gidiyoruz. Sağolsun kardeş benim yerime emin olmak için işi sağlama alıyor. Ülke içinde çok sorun olacağını düşünmüyorum ama burda her şeyi bahane edip çok rüşvet döndüğünden işinin ahlakından yoksun birine denk gelirsem bir açık vermemek için temkinli olmakta fayda var diyorum. Daha geçenlerde İspanyol bir aile dostumuzun kapısına dayanıp bir sebep çıkarıp rüşvet istemişler pasaport arasında... Neyse ki bir sorun çıkmıyor. Yolculuk için rastgele seçtiğim otobüs şirketi Türkiyeli Kürt kardeşlerimden çıkıyor. Kurmanci bilip bilmediğimi soruyorlar nüfus cüzdanımı uzattığımda. Ben de çok az, diyorum. Başlıyorlar Türkçe konuşmaya. Biletin üzerinde Dicle Tur yazısını görünce tebessüm ediyorum. Burda çok Kürtlerin bulunduğunu söylüyor kardeş. Teşekkür edip, selamlaşıyoruz. Yaklaşık bir saat sonra Şam’dan Tedmor/Palmyra’ya doğru kalkacak olan otobüse kadar etrafı, insanları kolaçan ediyorum



Anlar

.

Eger,yenıden başlayabilseydim yaşamaya,

İkincisinde daha çok hata yapardım.

Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.

Neşeli olurdum, ilkinde olmadıgım kadar,

Çok az şeyi

Ciddiyetle yapardım.

Temizlik sorun bile olmazdı asla.

Daha çok riske girerdim.

Seyahat ederdim daha fazla.

Daha çok güneş doguşu izler,

Daha çok dağa tırmanır,daha çok nehirde yüzerdim.

Görmedigim bir çok yere giderdim.

Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.

Gerçek sorunlarım oludu hayali olanların yerine.

Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım .

Yeniden başlayabilseydim eger, yalnız mutlu anlarım olurdu.

Farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.

Anlar,sadece anlar. Siz de anı yaşayın.

Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,

Gitmeyen insanlardandım ben.

Yeniden başlayabilseydim eger, hiçbir şey taşımazdım.

Eger yeniden başlayabilseydim,

İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.

Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.

Bilinmeyen yollar keşfeder,güneşin tadına varır,

Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eger.

Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...

ÖLÜYORUM....

Arjantin-1985

.

Jorge Luis Borges




Emektarlığı ellerine işlenmiş, efkarı yüzüne kazınmış, çilekeş bir amca karşı çaprazımda bir bankta oturuyor. Öyle çilekeş, öyle bıkkın bir hali var ki, boyut değiştirmişcesine uzaklara bakıp düşündüğünden fotoğraf çekimi için müsade istemeye yanaşamıyorum ve çok tercih etmesem de portre lensimi kullanıp birkaç poz çekiyorum. Sonra kalkıp gidiyor önümden geçip, hayatın tortusu paçalarından akıp, bır kısmı önüme, aklıma düşüyor.



Az ileride gölgede üşümeye başlayan bedenimi kandıracak bir kış güneşi ararken küçük bir kız çocuğu ilişiyor gözüme. Sırt çantamın zulasında böylesi durumlar için sakladığım çikolatalardan birini uzatıyorum kendisine. Çikolataya öyle masum ve memnuniyetle bakıyor ki, hala bir çikolatayla mutlu olabilen çocuklara rastlamak beni de onlar kadar sevindiriryor.



Bir cennet kuşu da hemen ön koltuğumda yalnız yolculuk yaptığı, şefkat dolu babasının kucağındaydı. Ufku açık çöle bakmayı bile unuttum bazen onu aynadan izlerken...



Şehirler arası otobüsten inip, dönüşte yaya geçeceğimiz yolları ayak üstü tanıştığımız ve tüm gezi boyunca kendilerine eşlik ettiğim cana yakın Arjantinli çiftle bindiğimiz taksiden ilk karşılama fotoğrafım yine çocuk tebessümleri oluyor...



Otobüsle seyir halinde, Tedmur Çölünden bir manzara...
Dağılmış bulutlar dağlar üzerinde gölgeleriyle cilveleşiyorlar...
(Tadmur, İbranice yazılan Yahudilerin kutsal kitabı Tanah'da Davud'un oğlu Süleyman tarafından kurulan bir çöl şehri olarak geçmekteymiş.)



Yoldaşım Alexandra soluğunu tutmuş ibretlik mekanları adımlarken...



Temple of Bel

Fransızlar 1930'lu yıllar boyunca tapınakta bulunan kurşun çivileri, mermi yapımında kullanmak üzere sökmüşler.



Antik Mari şehrinden çıkarılan 25.000 tabletten anlaşıldığına göre Palmira'nın tarihi M.Ö. 19. yüzyıla kadar gerilere, Yunan ve Roma kaynaklarında ise 1. yüzyıldan itibaren kayıtlara rastlanılmış...



Tarihi veriler, tarihi beldeler, ibretlik temaşalar...
İnsanoğlu ardında illa ki bir iz bırakmak istiyor...
Ölümsüzlük tutkusunun iz düşümleri belki de...
İnsanlarının mezarlarının da yaşamları gibi şaşalı olmasını anlayamıyorum.
Anlıyorum da ''anlayamıyorum!''. Olumlu izden kendinden yana umudu kesen beşer hiç olmadı ölümü üzerinden devasa bir iz bırakmak istiyor sanki. Gerçi burdaki bazı mezarlar inananları için tanrılarına atfediliyor bu da ayrı bir konu... Ama illa ki müşterek bir yerde aynileşiyor mevzu...



150 Suri'ye girdiğimiz ''Açık Hava'' müzesinde lavabo kullanımından para alıp keyif çatan cangalozlar... Yol arkadaşlarım etrafı gezerken abdest almam için evlerine buyur ettiler sağolsunlar.



(Otursam şu taşa, bıkkınlık ve heyecanın birbiriyle sürtünerek varlığıma kattığı enerjiyle baksam etrafa. Ve sen çocuk gelip koltuğunun altındaki ekmekten bir parça koparıp çiğnesen. Ben de sana şeker versem. Onu da katsan damağındaki tada. Tıpkı çocukluğumda annemin yaptığı gibi, tüm çürümüş, ezilmiş yarıklarıma bassam o çekerli ekmeği...)



Pek çok öğrenci tören için toplanmıştı. Öğretmenlerinin anlattığına göre;
Almuhdisa for Children adlı okuldan muhtelif yaşlardaki ilköğretim öğrencileri 300 metre uzunluğunda imece usulu resimler yapmışlar Filistinli mazlum kardeşlerine aşina olduğumuz dilin dışında bir dilde ''Selam'' etmek için. Hocaları Guiness Rekorlar Kitabı'na girebileceklerini söyledi. Gönül ister/di ki resimler barış dolu bir dünyaya dair olsa/ydı.



Resim sergisinin açılışına beldenin imamlarından biri de katıldı ama sanki olay ana temasından kopup kendi nüfuslarını güçlendiren bireysel bir propagandaya döndü. Maalesef ki benzer görüntülere Türkiye'de partilerin organize ettiği bu tip mitinglerde de fazlasıyla rastlayoruz. Kendi adıma onca insanı, insanî bazı hassasiyetlerden dem vurarak bir yere davet ettikten sonra parti probagandası yapmak gayri insani, gayri ahlaki bir durum diye düşünüyorum ve bolca miğde bulantısıyla başa çıkmak zorunda kalıyorum!



Baal Tapınağında pek çok dilde akıcı konuşan rehberlerden biri...



Başımızın belası, birinin peşine takıldıktan sonra başka müşterileri kaçırma pahasına potansiyel müşterisinin peşini bırakmayan, işten çok muhabbet için orda olduklarını düşündüğüm kardeşler:)





Roma döneminden kalma tiyatro...



Bursa'dan ayrıldığımdan beri ata binemiyordum. Develerle karşılaşacağımı az çok biliyordum ama bir at, hele ki bunun kadar güzel, mahzun, temiz bir atla karşılaşıp, böyle bir yerde dört nala sahibini çok uzaklarda bırakacak kadar rahatça sürebileceğim hiç aklıma gelmemişti. Allah da at sahibi de çok latifti... Rabbime şükür, kuluna teşekkür edriyorum. Öğrenci indirimi bekliyordum da bu kadarını değil... Eşi şehir merkezine giden Arjantinli dostumun şaşkın bakışları arasında ruhumun zulasından bir kaç yorgunluk daha dökülüp gitti böylelikle...



İkindi namazımı da bi güzel deve üstünde eda ettim ki sormayın...





Tetrapylon



Gök kuşağı ve gün batımını da ekleyip heybemize, bir güzel mekanda kahvelerimizi içip, biraz hayata dair muhabbet esiyoruz Arjantinli yoldaşlarımla. İsanların ülkerin sınırlarından daha vahim olanlarını kalplerinde ve kafalarında barındırdığı bir evrende ''Selam'' ın bereketine şükredip, ''öteki'' kavramı, İslamofobia, göçmenlerlerden ve pek çok konudan bahsettik. Tatlı bir yorgunlukla gece sahradan şehre doğru, kalbimizin damarlarında sahici bir hayat serumu dolaşırken, yeniden ve yeniden daha güzel yenilmek için dönüş yola çıkıyoruz...





 Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek/Suriye

Can Yanığı

// YORUMunuz için ::




bir yara en derin günündeyken

en ücra odalardayken ışık

solmuşken eski bir yaz sonrası


adım hercai


çıkarıp kendimi sizden


boşluğa asmaktayım



zaman dalında kurtlanan kiraz

ince bir sızıya saklanır gibi gizliden


binlerce ses


binlerce suret


yaslanır gibiyken omzuma


unuttuğum bir şey var


-ne zamandır aklımda-


küçük bir ukde belki


belki yarım kalan bir hesap


hiç biri değil belki de –olsun-


almaya geldim



okurken uyukladığınız hayat –benim-

kurşun bir ayraçla bölüp tam ortasından


bir türlü bitiremediğiniz


vedalar


ayrılıklar


kendine hayrı olmayan hoşçakallar


-bunlar da benim-



ben ki zincire son halkayım

dünyadan ağır


bir kıvılcım kadarım can yanığı


sürme çekmekteyim kör noktalarınıza


koynunuza zehrini tomurcuğun


ve sizden aldıklarımla şimdi


kendimi bir şey sanmaktayım



Sevda Zeynep Karadağ



Hurufatına Muhtaç Olmadığımız Kahvenin Kudreti

// YORUMunuz için ::



(Nusaybin/Mezar Taşı Ayrıntı)

Ağlamaktan astarı eskimiş yüzünü bükülüp düştüğü yerden kaldırdığında yüzüme çarptı bakışları. Elinin altındaki çaput üzerinde parmaklarını gezdirirken, avuçlarının içini dolduranın; gördüğüm bohçadan daha hacimli bir şey olduğundan emindim. Sessizce ağlarken gök mavisi bir libası çıkarıp bohçadan, incitmekten çekinen bir edayla naifçe okşadı defalarca. Gözlerinin altında oluşan torbalar yüzünü yıkayan yaşların mislini daha hüzünbaz demler için saklıyor gibiydi sanki.

Onu böyle görünce ben de ağlamaklı olmuştum. Oysa daha yeni tanışmıştık ve ne sevinçlerimiz ne de sızılarımız aşikar ve aşinaydı birbirine. Ama bir insanın olabileceği en insani anlardan birini paylaşıyorduk birbirimizle. Bu yeterliydi. Neden ağladığını bilmediğim biriyle, acısı varlığımda yankı bulduğu için ağlamaya başlamıştım ben de. Bir bohça eşyayı az evvel gözlerimin önünde istifleyip, birilerine verilmek üzere ayırmıştı. Fakat bu mavi pijamalarda düğümlenmişti kursağında biriken zehirli suskunluk. Güveyliğiydi, dedi tirek bir sesle. 32 yıl evvelinden bu güne sahibinden -daha- sağlam ulaşmış bir hatırat. Kendi elleriyle dikmiş vefat eden eşi, terziymiş. Yetim büyümüş ve çocukluğunda yıllarca etrafta birilerinin yuvasına sığınmaya çalışırken ciğerleri hayli hırpalanmış. Son yılının yarısını hastanede yatarak geçirmek durumunda kalmış.

Bütün eşyaları birilerine vermek için topluyordu. Öteden beri insanların ölen yakınlarının kıyafetlerini yakma, atma adetini, bu denli ölümle yüzleşemeyişi bir türlü algılayamadığımdan bir müddet sessizce izledim. Sonra daha evvel vefat eden birinin kıyafetleri kendilerine verilmek üzere uygun görülen yakınımdaki insanların psikolojilerini düşündüm. Normalde bu kıyafetleri giymede bence bir gariplik olmasa da, pek çokları bu eşyalara minnet etmezken kendilerinin bu eşyalar için uygun kişi olarak görülmesinin yaşattığı hissiyat biraz buruk olsa gerek. Bu düşünceleri kafamda bir yerde mayalanmaya terkedip, zar zor bir kaç parça eşyayı bırakmaya ikna ettim onu. Şimdi çok derin ve bir vakitte kendisini bulacak sükunete çarpana dek sürekli genişleyerek devam edecek acının şiddetiyle tüm izleri gözden ırak etmeye çalışsa/n da sonrasında özleyeceksin ona dair her şeyi, eşyalarını, kokusunu. Bugün yüreğini dağlayan ayrıntılar o vakit de sızılı bir hasret gideriş için gözünün ve gönlünün arayışıyla içini yakacak. Pişman olacaksın muhtemelen, dediğimde bana hak verdi buruk bir kabullenişle. Ve bir bohça eşyayı kendisi ve evlatları için ayırdı.

Kilis'te beni evinde ağırlayan abla, yıllar önce komşu teyzenin evinde temizliğe yardım ederken, ziyarete gelen genç terzi meğer latife olsun diye ikram edilen kahveden fal bakarmış. Evdeki herkes için kahveleri üzerinden birkaç kelam ettikten sonra sıra kendisine geldiğinde bu ilk defa karşılaştığı bey; seninkini yarın sabah bakacağım, şimdi değil, deyip onu hayli hayrete düşürmüş. Bütün gece komşu kızıyla şakalaşıp bu cümlenin anlamı üzerine düşünüp, alay etmişler akılları sıra. Ama sabah olduğunda mavi pijamanın sahibi genç, annesiyle beraber yüzü şimdilerde hüzne teslim olan bu hanımın kapısına dayanmış kahve içmek için. Ve o gün aslında hurufatına muhtaç olmadığımız kahvenin başlı başına hatrı, kudreti devreye girmiş ve sözlenmişler birbirleriyle.

İçimin aynaları tam bu sevgiden yana ışımış, dikkatle dinlerken, abla tüm bu anlattıklarına bir ayrıntıyı daha ekledi ve dedi ki: Çok başka severdi beni. Oğluma vasiyet etti, her ne sebeple olursa olsun şayet benim ölümümden sonra evlenmeye kalkarsa vurun onu, diye...

İrkiliyorum bu cümleyle... Tutkunun; şefkat ve sevgiyi pratikte olmasa da imgesel manda gölgede bıraktığını hissettiğim bu demde iliklerime dek üşüyorum. Başkasının sevgisi ve acısı üzerine konuşmak haddim değil belki ama tutkunun sevgiyi boğduğunu çokça gördüm. Şefkat, aşkı boğan tutkunun parmakları arasından sızıyordu...

Dilsimütercim:Meryem Rabia Taşbilek 


« Önceki ::