
Onlar çölün bedevileriydiler bense metropolün... (Dilsizmütercim)

''Aşkla kavrulmuş bir bedeviyim ben
Daha üç beş günlük bir metruğum
Zor kurtulmuşum sevinçlerin elinden,
Cümlesinden kaçmışım cümlelerin
Kaçırılmışım muteber trenlerden...''
Sümeyye Çomaklı
Sahiciydi tebessümleri. Parmaklarına dizdikleri bir kaç parça hediyelik eşyayı satmaya çalışırken size sıkı pazarlık ettirseler de, aldığınız eşyanın ücretine denk bir çay ikramını esirgemezlerdi sizden birkaç kelam ettikten sonra. Zira Suriye'nin büyük şehirlerine de salgın bir hastalık gibi yayılmış materyalist hırstan pek çokları beriydiler. Yüzlerinde tezgahtar gülüşü ve ceplerinde banka hesap nosu yoktur çünkü...
Şam’dan 3 saatlik bir sahra yolculuğuyla varıyorum Tedmur/Palmyra’ya. Akşamdan bana eşlik etmeyi kabul eden küçük kardeşim sabah namazdan sonra uykuyu bana tercih edince yine yalnız düşüyorum yollara. Şehirler arası bir yolculuk olduğundan ve evvelinden Bosna’da şehir içinde yanımda gezdirdiğim pasaportumu kaybettiğimden yanıma almadığım pasaportumu soruyor otobüs şirketi biletimi keserken. Ben de çıkartıp nüfus cüzdanımı uzatıyorum. Zaten artık nüfus cüzdanıyla Suriye’ye girebiliyorsunuz diyor. Yolculuk esnasında sorun çıkma ihtimali varsa eve dönüp pasaportumu alabileceğimi söylüyorum. Birlikte polislerin yanına gidiyoruz. Sağolsun kardeş benim yerime emin olmak için işi sağlama alıyor. Ülke içinde çok sorun olacağını düşünmüyorum ama burda her şeyi bahane edip çok rüşvet döndüğünden işinin ahlakından yoksun birine denk gelirsem bir açık vermemek için temkinli olmakta fayda var diyorum. Daha geçenlerde İspanyol bir aile dostumuzun kapısına dayanıp bir sebep çıkarıp rüşvet istemişler pasaport arasında... Neyse ki bir sorun çıkmıyor. Yolculuk için rastgele seçtiğim otobüs şirketi Türkiyeli Kürt kardeşlerimden çıkıyor. Kurmanci bilip bilmediğimi soruyorlar nüfus cüzdanımı uzattığımda. Ben de çok az, diyorum. Başlıyorlar Türkçe konuşmaya. Biletin üzerinde Dicle Tur yazısını görünce tebessüm ediyorum. Burda çok Kürtlerin bulunduğunu söylüyor kardeş. Teşekkür edip, selamlaşıyoruz. Yaklaşık bir saat sonra Şam’dan Tedmor/Palmyra’ya doğru kalkacak olan otobüse kadar etrafı, insanları kolaçan ediyorum

Anlar
.
Eger,yenıden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadıgım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doguşu izler,
Daha çok dağa tırmanır,daha çok nehirde yüzerdim.
Görmedigim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım oludu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım .
Yeniden başlayabilseydim eger, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.
Anlar,sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eger, hiçbir şey taşımazdım.
Eger yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder,güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eger.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM....
Arjantin-1985
.
Jorge Luis Borges

Emektarlığı ellerine işlenmiş, efkarı yüzüne kazınmış, çilekeş bir amca karşı çaprazımda bir bankta oturuyor. Öyle çilekeş, öyle bıkkın bir hali var ki, boyut değiştirmişcesine uzaklara bakıp düşündüğünden fotoğraf çekimi için müsade istemeye yanaşamıyorum ve çok tercih etmesem de portre lensimi kullanıp birkaç poz çekiyorum. Sonra kalkıp gidiyor önümden geçip, hayatın tortusu paçalarından akıp, bır kısmı önüme, aklıma düşüyor.
Az ileride gölgede üşümeye başlayan bedenimi kandıracak bir kış güneşi ararken küçük bir kız çocuğu ilişiyor gözüme. Sırt çantamın zulasında böylesi durumlar için sakladığım çikolatalardan birini uzatıyorum kendisine. Çikolataya öyle masum ve memnuniyetle bakıyor ki, hala bir çikolatayla mutlu olabilen çocuklara rastlamak beni de onlar kadar sevindiriryor.

Bir cennet kuşu da hemen ön koltuğumda yalnız yolculuk yaptığı, şefkat dolu babasının kucağındaydı. Ufku açık çöle bakmayı bile unuttum bazen onu aynadan izlerken...

Şehirler arası otobüsten inip, dönüşte yaya geçeceğimiz yolları ayak üstü tanıştığımız ve tüm gezi boyunca kendilerine eşlik ettiğim cana yakın Arjantinli çiftle bindiğimiz taksiden ilk karşılama fotoğrafım yine çocuk tebessümleri oluyor...

Otobüsle seyir halinde, Tedmur Çölünden bir manzara...
Dağılmış bulutlar dağlar üzerinde gölgeleriyle cilveleşiyorlar...
(Tadmur, İbranice yazılan Yahudilerin kutsal kitabı Tanah'da Davud'un oğlu Süleyman tarafından kurulan bir çöl şehri olarak geçmekteymiş.)
Yoldaşım Alexandra soluğunu tutmuş ibretlik mekanları adımlarken...
Temple of Bel
Fransızlar 1930'lu yıllar boyunca tapınakta bulunan kurşun çivileri, mermi yapımında kullanmak üzere sökmüşler.
Antik Mari şehrinden çıkarılan 25.000 tabletten anlaşıldığına göre Palmira'nın tarihi M.Ö. 19. yüzyıla kadar gerilere, Yunan ve Roma kaynaklarında ise 1. yüzyıldan itibaren kayıtlara rastlanılmış...
Tarihi veriler, tarihi beldeler, ibretlik temaşalar...
İnsanoğlu ardında illa ki bir iz bırakmak istiyor...
Ölümsüzlük tutkusunun iz düşümleri belki de...
İnsanlarının mezarlarının da yaşamları gibi şaşalı olmasını anlayamıyorum.
Anlıyorum da ''anlayamıyorum!''. Olumlu izden kendinden yana umudu kesen beşer hiç olmadı ölümü üzerinden devasa bir iz bırakmak istiyor sanki. Gerçi burdaki bazı mezarlar inananları için tanrılarına atfediliyor bu da ayrı bir konu... Ama illa ki müşterek bir yerde aynileşiyor mevzu...
150 Suri'ye girdiğimiz ''Açık Hava'' müzesinde lavabo kullanımından para alıp keyif çatan cangalozlar... Yol arkadaşlarım etrafı gezerken abdest almam için evlerine buyur ettiler sağolsunlar.
(Otursam şu taşa, bıkkınlık ve heyecanın birbiriyle sürtünerek varlığıma kattığı enerjiyle baksam etrafa. Ve sen çocuk gelip koltuğunun altındaki ekmekten bir parça koparıp çiğnesen. Ben de sana şeker versem. Onu da katsan damağındaki tada. Tıpkı çocukluğumda annemin yaptığı gibi, tüm çürümüş, ezilmiş yarıklarıma bassam o çekerli ekmeği...)
Pek çok öğrenci tören için toplanmıştı. Öğretmenlerinin anlattığına göre;
Almuhdisa for Children adlı okuldan muhtelif yaşlardaki ilköğretim öğrencileri 300 metre uzunluğunda imece usulu resimler yapmışlar Filistinli mazlum kardeşlerine aşina olduğumuz dilin dışında bir dilde ''Selam'' etmek için. Hocaları Guiness Rekorlar Kitabı'na girebileceklerini söyledi. Gönül ister/di ki resimler barış dolu bir dünyaya dair olsa/ydı.
Resim sergisinin açılışına beldenin imamlarından biri de katıldı ama sanki olay ana temasından kopup kendi nüfuslarını güçlendiren bireysel bir propagandaya döndü. Maalesef ki benzer görüntülere Türkiye'de partilerin organize ettiği bu tip mitinglerde de fazlasıyla rastlayoruz. Kendi adıma onca insanı, insanî bazı hassasiyetlerden dem vurarak bir yere davet ettikten sonra parti probagandası yapmak gayri insani, gayri ahlaki bir durum diye düşünüyorum ve bolca miğde bulantısıyla başa çıkmak zorunda kalıyorum!
Baal Tapınağında pek çok dilde akıcı konuşan rehberlerden biri...
Başımızın belası, birinin peşine takıldıktan sonra başka müşterileri kaçırma pahasına potansiyel müşterisinin peşini bırakmayan, işten çok muhabbet için orda olduklarını düşündüğüm kardeşler:)
Roma döneminden kalma tiyatro...

Bursa'dan ayrıldığımdan beri ata binemiyordum. Develerle karşılaşacağımı az çok biliyordum ama bir at, hele ki bunun kadar güzel, mahzun, temiz bir atla karşılaşıp, böyle bir yerde dört nala sahibini çok uzaklarda bırakacak kadar rahatça sürebileceğim hiç aklıma gelmemişti. Allah da at sahibi de çok latifti... Rabbime şükür, kuluna teşekkür edriyorum. Öğrenci indirimi bekliyordum da bu kadarını değil... Eşi şehir merkezine giden Arjantinli dostumun şaşkın bakışları arasında ruhumun zulasından bir kaç yorgunluk daha dökülüp gitti böylelikle...
İkindi namazımı da bi güzel deve üstünde eda ettim ki sormayın...

Tetrapylon
Gök kuşağı ve gün batımını da ekleyip heybemize, bir güzel mekanda kahvelerimizi içip, biraz hayata dair muhabbet esiyoruz Arjantinli yoldaşlarımla. İsanların ülkerin sınırlarından daha vahim olanlarını kalplerinde ve kafalarında barındırdığı bir evrende ''Selam'' ın bereketine şükredip, ''öteki'' kavramı, İslamofobia, göçmenlerlerden ve pek çok konudan bahsettik. Tatlı bir yorgunlukla gece sahradan şehre doğru, kalbimizin damarlarında sahici bir hayat serumu dolaşırken, yeniden ve yeniden daha güzel yenilmek için dönüş yola çıkıyoruz...


Dilsizmütercim:Meryem Rabia Taşbilek/Suriye






Ey çocuk yüzün farkındalık kokuyor ve duruşun cennetten bir fidan vakarında.
